Kutup; Asım ve Nesrin'in oğlu.
"Aşık olduğun birisi var mı?"
Sinem'in şaşkınlığı had safhaya ulaşmışken, tek kelimelik yanıt vererek düşüncelerini çelik zırhla koruyan adamın, sert çehresine baktı.
"Hayır."
Yeşil gözlerinin kuytularında bilinmezliği saklayan adam, yeni bir hayat dersi daha verdi ufaklığına.
"O zaman, senden yalnızca bir şey isteyeceğim."
Sinem, ona doğru eğilen Kutup'a bakarken, sır verircesine fısıldamasına hayret etti.
Bu hareketleri hiçte Kutup Ulusoy gibi durmuyordu.
Üstelik isteyipte yapamayacağı bir şeyler, varmış gibi bir görüntüsüde yoktu.
"Eğer ben bir gün Aşık olma hatasına düşersem, bana sıkı bir yumruk geçir! Ve bu sana yasak, haram lokma Kutup de!"
Sinem, her bir sözünde ayrı bir titreme dalgasına kendini kaptırırken, Kutup geri çekilerek odadan çıkarken yeni bir talimat verdi.
"Duygularını korumayı öğreneceksin, kendini korumayı öğreneceksin. Bir erkek sana haddinden fazla yaklaşırsa bekleme, patlat yumruğu. Bu ben olsamda, Yarın sana ders vereceğim ufaklık."
"Peki, Kutup."
Hiç tanımadığı bir Kutup görünce, çareyi yalnızca tasdiklemekte bulmuştu Sinem.
Ve onun için en iyisi, elbette buydu.
Kuzen olmaları inanılır gibi değildi.
Aralarındaki onca fark, akraba olmalarını bile komik gösteriyordu.
.....................
Dilde kolaydır, Sevdanın yükü. Yüreğin her nefes alışında ezildiğinde, onsuz geçen her saniyede acı zift gibi kalbine döküldüğünde, dile de zor gelmeye başlar sevda ateşi..
Yaş kaç olursa olsun, Aşk her daim acıtır.
Aşk, bile bile yanmak, bile bile yakmaktır...
Aşk, yanarken hissetmemek, küllerinden yeniden doğmaktır.
Aşk, kor kor alevdir... etrafa ışık saçarken, parçalara ayrılmak, ama son demine kadar ışığını paylaşmaktır...
Aşk, masumiyettir, ayrılıktır, hasrettir, acıdır, mutluluktur...
Masumiyetin içinde olduğu Aşk, son nefese kadar birlikte olurken yüreklerde, ayrılığın kıskacında kıvranıp hasret kalmak, mutlu sonsuza kucak açmaktır...
Aşk, iki aşığın kalbinde, vazgeçilmez olan yegane duygudur.
Üç harfe sayfalar kitaplar dolusu yazılar yazılan, ama hiç birisinde yaşamadan anlaşılamayan yer yüzündeki tek histir.
Aşk Mecnun'da ki, Aşk Yusuf'ta ki dir.
Aşk, en büyük ceza, Yusuf'un kalbinde Aşk-ı Bela'dır.
Aşk, Yusuf'un Lügatin 'da Sinem'dir...
......................
Elinin tersiyle yanağındaki ıslaklığı silen Yusuf, beynine doluşan fikirlerle boğulmak üzereydi.
Bugün tam tamına 34 gün olmuştu Sinem Türkiye'den gideli. Nasıl uyuyor, nasıl yaşıyor diye kafayı yiyecekti.
Asım dayısıyla kaldığını biliyordu New York'ta, iyi olduğunu söylüyorlardı.
Ama Yusuf'un kalbi bunlara inanmakta güçlük çekiyordu.
Kolejden eve gidip gelirken kimseyle muhatap olmuyor, Sinem'le alakalı ileri geri konuşanları hiç düşünmeden tartaklıyordu.
Ne eve giden uyarılardan, nede alacağı cezalardan korkuyordu.
Sinem korkuyor diye, sevmiyor diye motor bile kullanmaktan vazgeçmişti deli yürek! Daha ne olabilirdi ki bunun ötesinde?
Nerdeyse her gün, Yusuf'un yanına gidiyordu.
Doktor Onur'la konuşan Sinem, Yusuf'a karşı kendisini suçlu hissettiğinden dolayı arayıp soramıyordu minik Yusuf'unu.
Onu sorumsuzuzlukları yüzünden yalnız bıraktığını düşünüyordu.
Oturduğu kaya parçasının üzerinden buğulu gözleriyle inen deli yürek, artık bir aydır uğraşın sonucuna varacağı için bir nebze olsun mutluydu.
Sinem gittikten sonra pasaport, vize işleri için uğraşmıştı tek başına. Ve üç saat sonra uçağı kalkacaktı. Ailesine haber vermemiş, tek başına çıkacağı bu yolculuk için yanına nakit para haricinde hiçbir şey almamıştı.
Her şeyi, oradaydı. New York'taydı. Canının yarısı, yüreğinin yangını, kalbinde tıka basa aşkı dolu olan Sinem'i...
Telefonunu cebinden çıkartıp, Okyanus'a kısa bir açıklama yaptıktan sonra, benzeri bir açıklamayı da annesine yolladı.
Dersleri çok yoğun olduğu için bunalmış, ve yalnız kalmak istiyordu sözde...
Oysa istediği iki kişilik bir yalnızlıktı.
Ağır adımlarla ana caddeye doğru giderken, bastığı her yer sanki dile gelip "Ona git!" diyordu... Rüzgar bile öyle şiddetli esiyordu ki, sanki oda Yusuf gibi sabırsızdı...
Üç saatin sonunda uçağa binmiş, ve yorucu olan bir yolculuğa adımını atmıştı.
"Geliyorum Belam, geliyorum cezam!"
Yolculuk sona erdikten sonra, New York sokaklarında başı boş dolaşmaya başlamıştı.
Okyanus'un ablası Ceyda sayesinde, Sinem'e nasıl ulaşacağını biliyordu. Ceyda, çok sık olmasa da, bir kaç ay aralıklarla New York'a gelir, Asım amcasında kalırdı.
Yusuf, cebinde yazılı olan adresi parmaklarının arasına hapsetmiş, taksiye binip gidecek cesareti bulamıyordu kendinde.
Tahminen bir saat kadar sonra, Sinem'in özel dersinden çıkış saatiydi.
İçeriğini bilmediği özel bir okula gidiyordu Sinem, ve New York'a geldikten sonra tuhaf bir hal almıştı.
Ya burayı kabullenmişti, yada hor görüldüğü için suskun bir kıza dönüşmüştü.
Her ikiside canını yakardı, tabiatına aykırıydı onun.
Çok çalışkan olmasa da, özel ders alacak kadar kötü olmazdı dersleri. Ve ders çalışmaktan hoşlanmayan Sinem, özel derse asla 'Evet' demezdi. Bu da ona dayatılan mecburiyet diye düşündü.
Daha fazla oyalanmasına müsaade etmeyen kalbi, 45 dakikalık taksi yolculuğundan sonra Sinem'in özel ders aldığı yere getirmişti onu.
Ücreti ödeyip görülmeyecek bir yere geçtikten sonra, hızlı hızlı atan kalbi sanki Yusuf'tan önce ilan-ı Aşk edecek haldeydi.
Dakikalar geçmek bilmezken, Yusuf tek ayağıyla ritim tutuyor, sürekli gözleri kapıyı kolaçan ediyordu. Tek eli cebinde tek eli boynunda, durmadan eziyet ediyordu bedenine.
Kendisini yabancı bir memlekette değil de, Sinem'in yanında gibi hissediyordu.
Sanki semt farklıydı, ve buralar Sinem'in ait olduğu yerlerdi. "Tek ait olduğun yer, benim kalbim olacak" derken, yumruk yaptığı eli kalbinin hizasındaydı.
Düşüncelere dalmışken göz hapsine aldığı büyük kapıda, bir hareketlilik fark etti. Caddenin diğer tarafından izlediği kapıda, bir kaç kişinin ardından uçuş uçuş saçlarıyla, o canlı görünümüyle beklediği Sinem, bambaşka birisi olarak çıkmıştı.
Saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmış, üzerine siyah bir tayt, siyah bir sporcu atleti, spor ayakkabıyla çıkmıştı. Yusuf'un şaşkın gözlerini özlediği bedenden çekmeden bakarken, saçları rüzgarın etkisiyle hareketlenince, uçlarında ki mavi ve soluk pembe renklerini gördü.
Neredeyse tek renklilik saçlarında hüküm sürüyordu Sinem'in.
Yusuf bakışlarını Sinem'in tırnaklarına çevirdiğinde, ojeden yoksun, ve kısa tırnaklarıyla karşılaştı. Tıpkı yüzünde eksik olan o mor dudak kalemi gibi, onlarda yoktu. Bu Sinem değildi de, aklı ona oyun mu oynuyordu?
Sinem'in sıcacık kahvelerine bakarken, sık sık ve kıvrık olan kirpiklerinin gölgelediği yorgunluğu fark etti.
Yüreği sanki kuş olup, gamzesine konmuştu Sinem'in de, bedeni bir kaldırım köşesinde oyalanıyordu.
Sinem, sırt çantasını düzelttiği elini dizlerinin hizasına indirirken, göz kamaştırıcı bir tektaş düştü Yusuf'un yeşillerine.
Deli yüreğin hıçkırığı boğazında yumru olup tıkanırken, ayakları ondan bağımsız olarak hareketlenmişti.
Bir adım atıp diğeri için niyetlendiği esnada, Sinem'le görüş alanının arasına bir araba girdi.
Açık bir dille arabaya küfür ederken, karşıya geçtiğinde gözleri Sinem'i görmek için çıldırıyordu, tıpkı kalbi gibi.
Buraya gelirken tek niyeti, uzaktan olsun Sinem'i görüp, geri dönmekti.
İyi olduğunu gözleriyle görmek, bir nebze hasret gidermek vardı avare aklında.
Ama kalbi amacından şaşmıştı işte, söz geçiremiyordu kendine.
Böyle bir Sinem beklemiyordu, New York'a gelirken.
Arabanın arka tarafına geldiği esnada, Sinem'i yüzünde kocaman bir gülümsemeyle arabadan inen adamla, karşı karşıya buldu.
Sinem'in görüş alanına girmemişti, hala görünmeden gitme imkanı vardı. Ta ki Sinem'i bu tabloda görene kadar!
Sinem, çantasını yere bırakmış parmak uçlarına kalkarak, geniş omuzları olan adamın boynuna sarmıştı incecik kollarını.
Üstelik üzgün olduğu her halinden belli olurken, karşısında ki adam ona sarılmak yerine onu itiyordu kendinden.
Yusuf, aralarında geçen diyaloğu duymak için kulağını kabarttı.
Ama bu mesafeden duyması mümkün değildi.
Adam, Sinem'in omuzlarından tutup geriye doğru iterken, avuçlarını açarak boyunun hizasına getirdi. Üstelik onun parmağında da, bir alyans vardı!
Sinem, az önce sarıldığı adamın açık olan avuç içine yumruk atarken, parmağında ki tektaşı çıkartmış diğer avucuna koymuş, ingilizce olarak sayıyordu karşısında ki adama.
Yusuf, bu tablodan yalnızca çıkardığı şey, Sinem'in karşısında olan adamla bağlarını kopartarak onu kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor oluşuydu. Bir ayda neler olmuştu böyle?
Geldiğini belli etmeden geri gitme kararındayken, Sinem'in karşısında ki adamla göz gelince, hiç düşünmeden olduğu yerden çıkarak Sinem'in yerde ki çantasını aldı eline. Zaten niyeti ne olursa olsun, Sinem'i bu halde bırakamazdı burada...
Ardından Sinem'in bileğinden kavrayarak kendisine çevirirken, saçları yüzüne çarparak birbirlerinin diplerinde bulmuşlardı kendilerini.
Sinem korkuyla kapattığı gözlerini açtığında, inanamazcasına gözlerini bir kaç kez kırpıştırdı.
Dudaklarından dökülen hayret nidası "Yusuf!" olurken, az önce yaşadığı şeyleri unutmuş gibiydi.
Hiç düşünmeden kırıp döktüğü yaralar varken Yusuf'un kalbinde, bu gece belki bir yenisini daha açacaktı.
Yusuf, sıkı sıkı sarılıp bırakmamak isterken, Sinem'in adını başka bir erkek sesinden duyunca, belinden kavrayarak kendine yasladı Sinem'i.
Bu hareketler aşık Yusuf'a ait değildi de, neydi?
"Sinem!"
Yusuf, Sinem'i kolundan tutarak götürürken, bir yandan arkasına bakmasına sinirleniyordu.
"Sinem, yürü gidiyoruz!"
Sinem, arkasında bıraktığı adama bir kaç sinyal vererek sıkıntı olmadığı ifade ederken, Yusuf Sinem'i adeta zorla bir taksiye bindirmeye çalışıyordu.
Amacı Sinem'i o berbat ortamdan bir an önce uzaklaştırmaktı.
O ortamın asıl yüzünü bilmiyor oluşu, tam bir fiyaskoydu!
.......................
"Yusuf, burada olduğuna inanamıyorum."
Sinem, taksiye bindikten sonra kısa bir müddet şaşkınlıkla Yusuf'u izlemişti. Yusuf'sa Sinem'de olan değişiklikleri aklına kazıma derdindeydi. Bir nefes ötesinde, Sevdiği, canı duruyordu.
Sinem, adeta çığlık atar gibi "Yusuuuf!" diye bağırarak, boynuna sarıldı sıkı sıkı.
Dokununca, hissedince, gerçekçiliğine inanmıştı Yusuf'un.
Bu bir rüya falan değildi. Yusuf, kollarının arasında ki zayıflamış olan bedeni canına hapsetmek ister gibi, kokusunu içine çekerek başını boynuna yasladı.
Sinem, normal Sinem olsa, susmaksızın konuşuyor olmalıydı. Peki Sinem neden sadece sarılmakla yetiniyordu?
Şaşkınlıktan mı? Yada bu başka bir Sinem' miydi?
Yusuf, Sinem bedenini geri çekince oda geri çekildi. Az önce yüzük olan parmağına baktı, ardından yer yer yara izi olan ellerine.
Bu asla Sinem değildi! Sinem'in ellerinde tek çizik olmaz, her an bakımlı olurdu.
Yüzünde zerre makyaj olmayan, faklı kıyafetler giyinmiş, ama bu haliyle bile mükemmel olan...
Kimdi bu yabancı?
Sinem, Yusuf'un gözlerine bakarken, ellerini sıkıca tutup Yusuf'a mutlulukla sordu. Ellerinin acısını hissetmiyordu bile o esnada.
"Ne zaman geldin?"
Yusuf, cevap vermeden öylece gözlerinin içine baktı Sinem'in.
Senin kalbinden hiç gitmedim ki, der gibi.
Keşke anlasa diye geçirdi içinden, ben konuşmadan anlasa kalbimin onun için attığını.. aldığım her nefeste ona kavuşmayı ümit ettiğimi, yüreğimin acıdığını, kalbimin böyle atması aslında Aşktan olduğunu...
Sinem, cevap alamayınca, yeni bir soru daha sordu rüya görmediğinden emin bir tavırla.
"Neden geldin, Yusuf?"
İçinde haps etmeye çalıştığı Yusuf, harekete geçince susamadı yüreği.
Dudaklarından firar eden cümleler, Aşık Yusuf'a aitken, Yusuf Kahraman'la alakası yoktu.
Sinem'in ellerini avuçlarının içine alıp, seyir halinde olan taksinin içinde, dudaklarına götürerek, acıtmadan yaralarının üzerine dudaklarını bastırdı. Koyulaşmış olan yeşillerini, kahverengilerin ahenginde kaybederken fısıldadı.
"Belki, birazcık olsun seversin diye Sinem.."
Öhöm öhöm, burada aile var ?
Deli yürekler, küçük bir açıklama yapmak istiyorum.
Sinem'in Anne ve Babası, Yusuf'un Anne ve Babası, son olarakta Sinem'in yanlarına gittiği Nesrin yengesi, ve Amcası.
Bu üçlünün hikayesi profilimde mevcut olan YAREN adlı hikayemde.
Kendileri final olmuş vaziyette, okunmanıza hazır efendim :)
Yorumlarınızı beklerim.