Tanıtım
Miğferin Laneti mi, Kısmeti mi?
Kahvemi koymuştum. Köpüğü yerli yerinde, rengi kararında, kıvamı ahlaklı. i********:’a koysan beğeni toplar, ama öyle içmeye kıyamayacağın cinsten de değil. Evim derli toplu, çiçekler canlı. Her şey olması gerektiği gibi. Peki ben?
Ben saçma sapan bir sandığın başında, kendini lanetlenmiş hisseden bir kadınım şu anda.
“Of Duru, sen gerçekten salaksın,” dedim kendi kendime, başımı geriye atarak.
Dedesinden kalan evi temizlemeye gelmiş bir torunun başına ne gelebilir ki? En fazla toz yutarsın, örümcek ağı temizlersin…
Ama miğfer düşmesi?
O da neydi öyle?
Az önce tavan arasındaki o eski Osmanlı sandığını açmaya çalışırken kapağın içinden aşağıya bir şey düştü. Şak diye alnıma çarpan o şey…
Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma, ağır mı ağır bir askeri miğferdi.
Yani… kime neyin miras kaldığına bak?
Kızlara yüzük düşer, bana kask düşüyor.
Ben kafamı tutarken arkamdan bir ses geldi. Net. Erkeksi. Ama çok eski bir Türkçeyle.
“Heyhat! Nicedir hapis kaldım zifiri karanlıklarda. Bağışlayın… Hanımefendi siz… bana mı bakıyordunuz?”
Evet.
Duydum.
Yani beynim duymuş olabilir ama mantığım hâlâ duyamadı.
Kendimi yavaşça çevirdim.
Ve işte orada…
Çok net bir şekilde…
Bir adam duruyordu.
Hayır, hayalet gibi değil.
Gayet gerçek.
Uzun boylu, başında sarığımsı bir şey, sırtında eski bir ceket, elinde bir… ne o, tüfek mi o?!
Ve… bana bakıyordu.
“Ben ölmüş müyüm?” dedim salak gibi.
Adam kaşlarını çattı. “Ne münasebet. Ben şehit olmuşum. Ama bu… bu neresi böyle? Gavur diyarı mı?”
Gavur diyarı mı?
Adam şu an İstanbul’un göbeğinde, dedemin evinin tavan arasında.
Ben ise… kesin kafayı yedim.
“Dur bakayım… Sen kimsin ya?” dedim korkuyla.
Adam dimdik durdu, omzunu gerdi.
“Ali Rıza oğlu Halit. 19. Tümen, 57. Alay. Çanakkale cephesinden. Şehit düştüm. Lakin… bir şekilde size bağlanmışım galiba. Başınıza düşmem kısmet oldu.”
Bana bağlanmış?
Ne alaka?!
İnsan bağlanacaksa modern biriyle bağlansın yani. Ölüyle ne bağ?
Kafamı ovuşturup derin bir nefes aldım. Belki de sadece düşüp bayıldım ve şu an rüya görüyorumdur.
Adam etrafa bakındı. Televizyona yaklaştı, ekrana tıkladı. Korkuyla geri zıpladı. “Bu da ne böyle?! İçinden insanlar çıkıyor!”
“Dur bir saniye. Gerçek misin sen?”
Adam kendini yere bastı. Ciddi ciddi bastı yani.
“Evet. Gerçek gibiyim. Ama… bir ruhum. Bedenim savaş alanında kaldı. Ruhumsa… bir yeminle bağlı kaldı. Kalbini açmadan ruhum gidemezmiş hanımefendi.”
“Pardon da, kimin kalbi kime açılacak? Ruh mu açıyor, ben mi açıyorum?”
Ben daha kendi duygularımı çözemezken üstüme tarihi görev yüklenmiş durumda.
“Ben gitmek istiyorum,” dedim çaresizce.
“Ben de,” dedi Ali Rıza. “Ama demek ki birbirimize lazım olmuşuz.”
Bingo.
Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir ruhla baş başayım.
Kendi aşk hayatım zaten savaş alanı gibiydi, eksik olan bir cepheydi herhalde.
O da tamamlandı.