Halit’in anlattıkları bittiğinde, kelimeler boğazıma düğümlendi. Gözlerim doldu, istemsizce yanaklarıma birkaç damla düştü.
Halit, fark edince hafifçe kaşlarını kaldırdı.
“Lütfen… ağlamayınız.” dedi, o kendine has, biraz ciddiyet biraz da şaka karışımı tonuyla.
“Sen böyle şeyler anlatırsan ben nasıl ağlamayayım?” dedim burnumu çekerek.
“Ee, ben ne yapayım? Anılarımın telif hakkı yok ki, kısaltıp ‘mutlu son’ versiyonunu satayım.”
Gözlerim yaşlı olmasına rağmen gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
“Mutlu son mu? Senin hikâyen resmen dram festivali.”
Halit, bir süre sustu, sonra başını yana eğdi.
“Sizi ağlatmak da bir başarıdır ama ben daha çok güldürmeyi tercih ederim.”
“Güldür o zaman.” dedim, kolumu göğsüme kavuşturarak.
“Olmaz, şimdi değil. Bugün fazla yoruldunuz. Hem bu gözler böyle şişmişken yarın nasıl bana bakacaksınız?”
“Sana bakmak için yüzüme bakım mı yapmam lazım?” dedim kaşlarımı kaldırarak.
Halit sırıttı, sanki bu küçük zafer ona yetmiş gibi.
“Yok, ama benim yanımda güzel görünme zorunluluğunuz var.”
“Sen var ya…” dedim, ama cümleyi bitiremeden o gülerek sözümü kesti:
“Tamam, tamam… Bugün yorucu bir gündü. Uyuyalım.”
Ben daha bir şey demeden battaniyesini çekti, başını yastığa koydu. O rahat tavrına bakınca sinirlenir gibi oldum ama içten içe huzur veriyordu.
* * * * *
Ertesi sabah, mutfağın mis gibi kızarmış ekmek kokusuyla uyanmıştım. Saçlarım tam anlamıyla “geceyle kavga etmiş” gibiydi. Halit çoktan masayı hazırlamış, hatta peynirleri bile düzgün dilimlemişti. Ciddiyetle peynir dizen bir adam görmek, sabah sabah beni gereksizce güldürdü.
“Günaydın.” dedim, sandalyeye otururken.
“Günaydın… bu kadar erken kalkacağını tahmin etmemiştim.” dedi, çayımı uzatırken.
“Mail sesine uyandım,” dedim ağzımda hâlâ uykulu bir gülümsemeyle. Telefonumu gösterdim. “Seçmeler için tarih gelmiş. Rol bilgileri de…”
Kaşları hafif kalktı. “Hangi rol?”
“Biraz ilginç. Bir prensesi oynayacağım ama prensesimiz hafif deli, kendi kendine konuşuyor, sürekli yanlış anlaşılmalar yaşıyor.”
Halit gülümsedi. “Yani seni seçmişler, gayet isabetli bir karar.”
Kaşlarımı kıstım. “Henüz belli değil… ama bu şimdi iltifat mı, yoksa…?”
“Tamamen iltifat.” dedi ama o hafif alaycı bakışıyla.
Kahvaltıdan sonra salona geçtik. Rol için prova yapmam gerekiyordu. Senaryo sayfalarını açtım.
“Bak şimdi, sen prensesin en yakın korumasısın.” dedim ona.
“Ben mi? Yani ben mi oynayacağım?”
“Evet. Hem zaten ciddi duruyorsun, tam koruma tipi.”
Kollarını göğsünde kavuşturdu. “Peki prensesim, emriniz ne?”
“Oo… bu kadar hızlı role girmen iyi. Ama bak, bu sahnede beni tahttan indirmeye çalışan kötü cadıya karşı çıkıyorsun. Hazır mısın?”
“Her zaman.” dedi, sonra ciddi bir ses tonuyla, “Onu buradan sağ çıkarmam, prenses.”
Bir an, role fazla kaptırıp gerçekten korunduğumu hissettim. Ama gülmemek için kendimi zor tutarak, “Tamam tamam, abartma.” dedim. O ise sahneye devam etmekte ısrarcıydı.
Halit, gözlerini kısarak bana doğru bir adım attı. “Prensesim, lütfen geri çekilin. Tehlikeli olabilir.”
“Halit, kötü cadı o değil, o sadece bir sandalye.” dedim gülerek.
“Farketmez, şu anda senin etrafında 2 metre güvenlik alanı ilan ettim.” diye ciddi ciddi konuştu.
Sonra, sanki gerçekmiş gibi, yanıma geldi ve omzuma elini koydu. Yüzü fazla yakındı. O kadar ki nefesini duyabiliyordum.
“Bu kadar yaklaşmana gerek yoktu.” dedim, kaşlarımı kaldırarak.
“Yaklaşmam lazımdı, çünkü düşman gölgelerde olabilir.” dedi ve etrafa teatral şekilde bakındı.
“Gölgeler mi? Halit, burası salon, en büyük düşmanımız sehpanın köşesi.” dedim gülerek.
O anda ciddiyetini bozup kocaman sırıttı. “Tamam, kabul. Ama rolüme fazla kaptırdım.”
Ben de gülmemek için dudaklarımı ısırdım. “Sen oyuncu falan olsaydın, kesin herkes sahnede sana gülerdi.”
“Bence gülerlerdi ama sonra bana aşık olurlardı.” dedi, bu kadar kendine güvenen bir ifadeyle ki, gözlerimi devirdim.
“Evet, kesin. Önce gülerler, sonra ‘bu adam fazla özgüvenli’ diye kaçarlar.”
Halit kahkaha attı. “Yine de bu prova fena gitmedi.”
“Senin koruma versiyonun biraz fazla romantik.” dedim farkında olmadan.
Bir an sustu, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. “Belki de öyledir.”
İçimde hafif bir sıcaklık hissettim ama hemen senaryo sayfalarına dönerek konuyu değiştirdim. “Tamam, hadi şu sahneyi baştan yapalım. Ama bu sefer iki metre değil, en az beş metre mesafede duruyorsun.”
“Olmaz, prensesim. Beş metre uzaklıktan kimseyi koruyamam.”
“İşte tam da bu yüzden seni saraya almıyorlar Halit.”
İkimiz de kendimizi sahne provası yerine çocukça bir oyun oynuyormuş gibi hissediyorduk.
“Bugünlük bu kadar prova yeter,” dedim, elimdeki telefonu masanın kenarına bırakıp derin bir nefes alarak. “Beynimin içi repliklerden uğuldamaya başladı.”
Halit hafifçe gülümsedi. “Fena değildin ama, özellikle o ‘dram’ kısmında bayağı inandırıcıydın.”
“Evet, çünkü o sahnede karakter, günlerdir uyumamış bir haldeydi… Tıpkı benim gibi,” dedim gözlerimi devirmeden edemeyerek.
“Tamam o zaman, bir kahve molası hak ettik,” dedi.
“Kahve mi?” dedim, kaşlarımı kaldırarak. “Hadi ya… Demek beni ikna etmek için repliklerin arasında kahve sözcüğünü gizlemişsin.”
Halit güldü. “Hayır, bu tamamen doğaçlama. Ama itiraf edeyim, senin kahveye olan zaafını bilmesem asla bu kadar kolay olur muydu emin değilim.”
“Peki o zaman, kahve bahanesiyle provadan kaçtığını itiraf ettin,” dedim, ayağa kalkarken. “Hadi bakalım, kahve benden.”
Mutfağa geçtik. Kahve makinesinin başına geçerken dönüp ona sordum,
“Siyah mı, sütlü mü?” dedim, ama cevabı beklemeden dolaptan sütü çıkardım.
“Siyah… ama sen süt koymak istiyorsun, belli,” dedi tezgâha yaslanarak.
Göz ucuyla ona baktım. “Çünkü senin gibi sert kahve içenler, ikinci yudumda pişman olurlar,” dedim.
“Ben mi? Asla,” dedi iddialı bir sesle. Gülümsedim. Daha o bitirmeden sütü bardağa eklemiştim bile.
Bardağı önüne koydum. “Afiyet olsun… ama beğenmezsen suç bende değil, kahvede,” dedim.
Bir yudum aldı, hafifçe gülümsedi. “Maalesef beğendim. Demek ki suç sende değilmiş.”
Kahvesini yudumlarken bana bakıyordu. Sanki birazdan söyleyeceği şey, kahveden çok daha sertti.
“Duru…” dedi, sesi alçalmıştı.
“Ne oldu?” diye sordum, bardağı elimde tutarken.
Bir an sustu. Gözlerini gözlerime kilitledi bir şey söyleyecek gibi oldu sonra sustu. “ Hiç… öylesine dedim.” dedi.