Kedidir o kedi 🐈

1140 Words
Akşam saatlerinde evin içinde tam bir kaos hâkimdi. Ben deli gibi oradan oraya koşturuyordum. Masanın üstündeki dağınıklıkları topluyor, sehpanın üzerindeki kupaları alıp yıkıyor, halıyı düzeltiyor, sonra tekrar bozuyordum. Halit ise… gayet sakindi. Tavan arasına çıkmış, kutuların arasına yaslanmış, bana yukarıdan sesleniyordu. “Hanımefendi, bu kadar telaşa lüzum var mı? Bir anne gelecek, cenk meydanına değil!” “Sus!” diye bağırdım sinirle yukarıya bakarak. “Annem bir ordu gibidir, hazırlıklı olmalıyım!” Tam o sırada kapı zili çaldı. Donup kaldım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Ellerim buz kesmişti. “Of Allah’ım… başlıyoruz…” diye fısıldadım. Derin bir nefes aldım, saçlarımı düzelttim ve kapıya yöneldim. Kapıyı açtığımda karşımda annem Sibel duruyordu; kocaman bir gülümseme yüzünde, elinde bir çanta ve heyecanlı bir bakış vardı. “Duru! Ah, kızım…” dedi, bana doğru bir adım attı. Kollarını açmıştı. “Anne… hoş geldin…” dedim, sesi titrek, kalbim deli gibi atıyordu. Bir yandan Halit’in tavan arasında gizlendiğini hatırlıyor, bir yandan da annemin onu fark etmemesi için dualar ediyordum. “Ayyy, evi ne güzel temizlemişsin Duru… Sırf bu yüzden geldim, biliyor musun? Bu evi çok özlemiştim, merak ettim; son durumunu, hangi şartlarda yaşıyorsun diye,” dedi annem. “Ne iyi yaptın, anneciğim… İyi ki geldin,” dedim, gülümseyerek. Annem çantasını koltukların birine bıraktı, üstündeki şalı çıkarıp şöyle bir etrafa baktı. Benim gözümse hâlâ yukarıdaydı. Tavan arası… Halit’in nefes alışı bile duyuluyormuş gibi geliyordu bana. “Yemek yaptın mı?” diye sordu annem, mutfağa doğru yönelirken. “Yaptım, tabii ki yaptım,” dedim hemen. Sesim normal çıkmaya çalışıyordu ama boğazımdaki düğümden titrek duyulmuştu. Annem masadaki örtüyü düzeltti, sonra bana döndü. “Kızım… yalnız yaşamak sana iyi gelmiş. Daha derli toplu olmuşsun.” Gülümsemeye çalıştım, dudaklarım gerildi. İçimden “Keşke gerçekten yalnız olsaydım,” diye geçiriyordum. O sırada yukarıdan çok hafif bir gıcırtı geldi. Ben donup kaldım. Kalbim sanki ağzıma gelmişti. Annem hiçbir şey duymamış gibi dolabı açıyordu ama ben kulaklarım uğuldayana kadar o sesi duymuştum. “Çay koyayım mı sana?” dedim panikle, bir şeyler yapmam gerekiyordu. Annem gülümsedi. “Koy bakalım, hadi. Senin ellerinden çay içmeyi özlemişim.” Ben mutfağa geçtiğimde ellerim tir tir titriyordu. Çaydanlığı ocağa koyarken içimden sürekli fısıldıyordum: “Halit, ne olur ses çıkarma… Ne olur…” Annem çayını yudumlarken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. “Biliyor musun Duru, bu evde her köşenin ayrı bir hatırası var. Sanki yıllar önceki ben yine buradayım,” dedi. Ben de zoraki bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. İçimdeki gerginliği saklamaya çalışıyordum. Çay kaşıklarını bile fazladan ses çıkarmasın diye yavaş yavaş karıştırıyordum. Bir süre annemle havadan sudan konuştuk. Mahalleden, eski komşulardan bahsetti. Ben de sürekli başımı sallayıp karşılık veriyor, ama kulaklarım yukarıya dönüktü. Sonra birden… tak diye bir ses geldi. Net, kısa ama fazlasıyla duyulur bir ses. Çay bardağını dudaklarına götüren annem kaşlarını kaldırdı. “Bu da neydi?” dedi, şaşkın bir sesle. Benim kanım çekildi. Gözlerim istemsizce tavana kaydı, hemen ardından toparlandım. “Şey… şey anne… fare olabilir,” dedim, sesim telaşlı çıkmıştı. Annem yüzünü buruşturdu. “Ayy, sakın öyle bir şey olmasın. Tavan arasında mı acaba?” dedi, yerinden kalkmaya yeltenerek. Ben hızla önüne geçtim. “Yok yok! Sakın çıkma, ben zaten fark etmiştim. İlaçlatacağım en kısa zamanda. Boşuna kendini yorma.” Annem bana kuşkuyla baktı. “Hadi canım… sen korkarsın fareden. Nasıl fark ettin ki?” Boğazımı temizledim, elimle saçımı geriye attım. “Geçen gün birkaç ses duydum. Şimdi yine oldu işte. Ben de eminim artık. İlaçlatırım, merak etme.” Annem bir an daha bakakaldı, sonra omuz silkti. “İyi, öyle diyorsan. Ama bak ihmal etme, bu evde fare istemem. Hem sana da zararı olur.” Ben başımı salladım. İçimdeki korku dalgaları hâlâ dinmemişti ama dışarıdan sakinmişim gibi görünmeye çalışıyordum. “Tamam anne, merak etme. İlgileneceğim,” dedim, sesi mümkün olduğunca rahat çıkarmaya çalışarak. Annem hâlâ dudaklarını büzmüş, ama yavaş yavaş kabullenmiş gibiydi. Biraz daha sohbet ettik, ben de onun sevdiği tatlılardan çıkarıp önüne koydum. Yorulmaya başladığı belliydi. Göz kapakları ağırlaşıyor, oturduğu yerde başı hafifçe yana kayıyordu. “Anne, hadi sen biraz dinlen. Yatak odana geç, ben toparlarım burayı,” dedim yumuşak bir sesle. “İyi olur aslında… yol yorgunuyum biraz,” diye mırıldandı. Omzuna şalını atıp odasına doğru gitti. Arkasından baktım, kapının kapanma sesiyle derin bir nefes aldım. Bir süre sessizce oturdum. Kalbim hâlâ hızla çarpıyordu. Yukarıda, tavan arasında, annemden gizli yaşayan o kişiyi düşünmek bile mideme taş oturmasına yetiyordu. Ama annem uykudayken bir fırsatım vardı. Hemen mutfağa geçtim. Dolabı açtım, sessizce ekmek dilimledim, biraz peynir, birkaç parça meyve ekledim. Küçük bir tabak hazırladım, yanına da bir şişe su aldım. Her şeyin sessiz olması gerekiyordu. Tabak kenardan çınlamasın diye havluyla sardım, sonra ayak uçlarımda merdivenlere yöneldim. Tavan arasına çıkan kapağı açtığımda ahşap hafifçe gıcırdadı. Dişlerimi sıktım, annemin uyanmadığından emin olmak için bir süre kulak kesildim. Sessizlik hakimdi. Yavaşça yukarı tırmandım. Loş, tozlu ve karanlık bir ortam… ellerim titriyordu. Tabakla suyu köşeye bıraktım. Gözlerim karanlığa alışırken, gölgelerin içinde belli belirsiz bir hareket gördüm. “Yemeğin burada…” diye fısıldadım, sesim neredeyse çıkmıyordu. Bir anlık sessizlikten sonra, karanlığın içinden derin bir nefes sesi geldi. Benim de boğazım düğümlendi. “Sen misin?” dedim titreyerek. Halit’in sesi duyuldu, kısık ve alaycı: “Kim olacak? Hortlağın ta kendisi.” Kalbim hızla çarptı. “Halit! Allah seni bildiği gibi yapsın! Ruhluktan hortlaklığa mı terfi ettin? Ödümü kopardın!” Halit hafifçe güldü. O gülüşünde hem yorgunluk hem de eğlence vardı. “Bizim zamanımızda cephede top sesinden irkilmezdim de, senin elinde bir tabakla gelişin yüreğimi hoplattı. Demek hâlâ savaş alanındaymışım gibi yaşıyorum.” Kaşlarımı kaldırdım, sinirle tabağı önüne bıraktım. “Seninle uğraşılmaz vallahi. Bir daha böyle yaparsan yemek falan getirmem.” Halit hemen ciddileşti, tabağa dikkatle baktı. “Yok, sakın öyle deme. Allah razı olsun. Bizim vakitlerde ekmeğe muhtaçtık, şimdi senin getirdiğin şu sıcak lokma bana ziyafet gibi geliyor.” İçimde birden hem hüzün hem de merhamet kabardı. “Ayy beni ağlatacaksın yine Halit.” dedim sessizce. Önündeki tabağı hemen aldı, gözlerinin parladığını gördüm. Daha ilk lokmayı alır almaz öyle bir mutlulukla çiğnedi ki dayanamayıp sordum: “Sen hep böyle iştahlı mıydın?” Halit ağzı doluyken eliyle bana sus işareti yaptı. Sonra çatalı tabağa bırakıp güldü: “Yemek yerken bana soru sorma. Eskiden de böyleydim, arkadaşlarım hep dalga geçerdi. ‘Halit’in iştahı top mermisi gibi, durdurulmaz’ derlerdi.” Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. “Top mermisi mi?!” “Evet, Birinci Dünya Savaşı’ndayız sonuçta… Bizim mizah anlayışımız da öyleydi.” dedi, göz kırparak. Ben elimle yüzümü kapattım. “Aman Allah’ım… Ruhluktan hortlaklığa terfi etmen yetmiyormuş gibi, şimdi de savaş fıkrası yapıyorsun. Ödümü kopardın Halit!” Halit gülerek tabağına geri döndü. “E sen istedin, iştahımı sordun. İştahlıyım iştahlı… Hem söyleyeyim, yemek yapmayı da bilirim ben.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ciddi misin? Yani sen yemek yapıyorsun, ben de tabak mı yıkıyorum?” “Gayet mantıklı bir iş bölümü bence.” dedi. İkimiz de aynı anda güldük. Ben kahkaha atarken, o bana bakıyordu. Bakışı, sanki yıllardır sofrada böyle gülüşüyormuşuz gibi sıcacık ve alışılmıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD