Eve girdiğimde Halit’in surat asıklığı hâlâ devam ediyordu. Koca savaşları görmüş adam, sanki mahalle arasında misketini kaybetmiş çocuk gibiydi. Koltuğa çökmüş, yüzünü başka yana çevirmişti.
“Cidden böyle mi yapacaksın bana?” dedim. Sesim yumuşaktı, çünkü biliyordum gönlünü almak için bir şey yapmam gerekiyordu.
Omuz silkti. “Ne bileyim… Küstüm sana işte beraber kahve içicez dedin başkalarınıda çağırdın! ”
Gülmemek için dudağımı ısırdım. Sonra yanı başına oturup fısıltıya yakın bir sesle sordum:
“Boşver onu şimdi! Peki, yarın nereye gidiyoruz biliyor musun?”
Göz ucuyla bana baktı, ama hâlâ inat ediyordu.
“Nereye?” dedi, belli belirsiz bir merakla.
“Çanakkale’ye.”
Başını çevirdi, gözleri açıldı. “Çanakkale mi?… Benim… benim oralar mı?” Sesi bir anda titredi.
Başımı salladım. “Evet, senin oralar. Hem de uçarak gidiyoruz.”
Halit kaşlarını öyle bir kaldırdı ki sanki alnında kalıcı çizgi kalacaktı. “Uçarak mı? Sen bana masal mı anlatıyorsun? İnsan kuş değil ki uçsun. Bizim zamanımızda uçak dediğimiz, gökte vızıldayan kocaman böceklerdi. Onlardan kaçmak için sipere girerdik… Şimdi içine mi bineceğiz yani?”
Gülmem pat diye çıktı. “Evet Halit, içine bineceğiz. Hem de seni pencere kenarına oturtacağım, bulutları daha iyi göresin diye.”
Adamın yüzü o an görülmeye değerdi. Çocuk gibi şaşkın, bir yandan da inanmaz bir ifadeyle bakıyordu. Dudaklarının kenarı titredi, sonra kısık bir sesle mırıldandı:
“Allah Allah… Bizimle dalga geçiyor olmalısın.”
Halit hâlâ yüzüme inanmaz bir ifadeyle bakıyordu. Dudakları kıpır kıpırdı ama çıkacak cümleyi toparlayamıyordu. Bir an iç çekip kafasını salladı.
“Benim aklım yetmez sizin bu işlerinize. Uçakmış, bulutmuş… Vallahi masal gibi,” dedi.
Omzuna dokundum. “Göreceksin Halit, çok seveceksin. Ama şimdi yatıp dinlenelim. Sabah erkenden kalkacağız.”
Kendi kendine söylenerek odasına gitti. “İnsanın kanadı olmadan uçması… Allah Allah… Çocukluğumda biri söylese taşlardım yeminle,” diye mırıldandı.
Ben gülerek peşinden baktım. Battaniyesine girip sırtını dönünce de anladım ki, aslında içten içe meraklanmıştı.
🌙
Sabah ezanıyla birlikte evde bir telaş başladı. Ben çantaları hazırlamıştım ama Halit’in hâlâ gömleğinin düğmeleriyle savaştığını görünce kahkahamı zor tuttum.
“Böyle mi bineceğiz uçağa?” dedim, düğmeleri çaprazlamış haline bakarak.
“Ne bileyim ben!” diye homurdandı. “Savaşta gömlek düğmelerini kim saymış ki, uçağa binerken mi sayılacakmış?”
Sonunda toparlanıp yola koyulduk. Taksiye biner binmez Halit camdan dışarı bakmaya başladı. Her zamanki İstanbul trafiğini görünce bile şaşırıyordu, havalimanına vardığımızda ise ağzı iyice açık kaldı.
Koca bina, ışıklar, koşuşturan insanlar, elinde bavuluyla acele eden yolcular… Halit bir an bana dönüp gözlerini kocaman açtı.
“Burası neresi? Ordu karargâhı mı bu?”
“Hayır Halit,” dedim gülerek. “Burası havalimanı. Şimdi buradan uçağa bineceğiz.”
Adamın yüzündeki heyecan, korku ve merak birbirine karışmıştı. Dudaklarını büküp kısık sesle mırıldandı:
“Ben her şeye dayanırım da… göğe çıkmaya hazır mıyım, işte ondan emin değilim.”
Check-in sırasına girdiğimizde Halit etrafına baka baka ilerliyordu. İnsanların ellerindeki biletleri, pasaportları görünce kaşlarını çattı.
“Biz de mi bunlardan alacağız?” dedi.
“Bizimkiler hazır, merak etme,” dedim.
Görevliye belgeleri uzattım. Halit’in bakışları bir an görevliye kilitlendi. Kadının bilgisayara hızlı hızlı basışına şaşkınlıkla bakıp bana eğildi:
“Böyle tahtaya yazmadan nasıl hesap yapıyor bu?”
Ben kahkahamı bastıramadım. Kadın da gülümseyip boarding kartlarımızı uzattı.
Güvenlikten geçerken ise işler iyice karıştı. X-ray cihazından geçerken kemerini çıkarmasını istediler. Halit’in gözleri faltaşı gibi açıldı.
“Kemerimi neden alıyorsunuz? Pantolon düşerse rezil olurum!” diye itiraz etti.
“Abi, sadece cihazdan geçerken çıkartacaksınız, sonra geri takabilirsiniz,” dedi görevli sabırla.
Halit homurdanarak kemerini çıkardı, ama cihaz ötünce daha da gerildi. Ayakkabılarını da çıkarmasını isteyince dayanamayıp bana döndü:
“Bu yolculuk mu, yoksa esir kampı mı? Vallahi ayakkabıyı da alırlarsa çıplak kalacağım!”
Ben kahkahalarla eğiliyordum, çevredeki yolcular da gülümseyerek bize bakıyordu. Neyse ki sonunda tüm kontrol bitti ve kapıya doğru yürümeye başladık.
Uçağı ilk gördüğü anda Halit’in nefesi kesildi. Devasa gövde, kanatlar, motorların uğultusu… Çenesi düşecek gibi açıldı.
“Bu… bu koca demir nasıl kalkacak göğe? Bu kadar insanı taşıyacak ha?” diye fısıldadı.
“Birazdan göreceksin,” dedim heyecanla.
Uçağa adım attığımızda koridordan geçerken koltuklarda oturan yolcuları görünce mırıldandı:
“Resmen deve kervanı gibi… hepsi bu kutunun içine doluşmuş.”
Yerimize oturduk. Halit, emniyet kemerini takmakla uğraşırken hostes yanımıza geldi, nazikçe gösterdi. Halit şaşkınlıkla kemere bakıp bana eğildi:
“Şimdi uçacağız diye beni bağladılar. Düşersek bağırıp kaçamayalım diye mi?”
Motorlar çalışıp uçak hareket etmeye başladığında Halit’in eli sıkıca elime yapıştı.
“Ne olursa olsun bırakma!” dedi.
Burnumun direği sızladı, hem gülüyor hem de onun heyecanına ortak oluyordum. Uçak hızlanıp göğe yükseldiğinde Halit gözlerini kapattı, dudaklarından kısık bir dua döküldü:
“Ya Rabbim… kanatsız kullarını da göğe çıkartıyorsun… Bize de selamet ver.”
Uçak yükseldikçe Halit pencerenin önüne kaydı. Başını yana eğip camdan dışarı baktığında gözleri kocaman açıldı. Bulutlar öyle beyaz, öyle yumuşak görünüyordu ki sanki onları elle tutmak mümkünmüş gibi duruyordu.
“Duru… bu… bu ne böyle?” dedi, sesi hem hayranlık hem de şaşkınlıkla titriyordu.
“Bulutların üstü, Halit,” dedim gülerek. “Görüyorsun, daha önce böyle bir şey gördün mü?”
O bir an sessiz kaldı, sadece derin bir nefes aldı, sonra gözlerini bana çevirdi:
“Hayır… hiçbir zaman… böyle bir şey… Bu… inanılmaz…”
Ben hafifçe gülümsedim. “Güzel değil mi? Bazen gökyüzü bize en basit şeylerle hayranlık verir.”
Halit kafasını camdan çekip bana baktı, yüzünde çocuk gibi bir ifade vardı. “Duru… buraya gelmek… buna değermiş,” dedi yumuşak bir sesle.
Hostes tepsilerle dolaşmaya başladı. Halit ilk başta ne olduğunu anlamadan önümdeki koltuğa gözlerini dikti.
“Hanımefendi… bu… ne yapıyorlar?” dedi şaşkınlıkla, sesi hafif titrek.
“İkram servisi, Halit. Yemek ve içecek dağıtıyorlar,” dedim gülerek.
Hostes yanımıza geldi, tepsiden kahve ve küçük atıştırmalıklar sundu. Halit, tepsiyi görünce biraz geri çekildi, sonra gözlerini büyüterek bana baktı:
“Bana mı verecekler?”
“Tabii, Halit. Alabilirsin,” dedim tebessümle.
Halit usulca fincanı eline aldı, ama öyle bir dikkatle tutuyordu ki sanki bir antika değerindeymiş gibi davranıyordu. Ben içten içe gülmeye başladım.
“Bak, Halit… kahveyi böyle tutmana gerek yok. Normalde fincanı elinle alırsın, sonra içersin,” dedim.
Halit gözlerini bana dikti, ciddi ciddiye:
“Ben… ben böyle yapmayı tercih ederim, hanımefendi. Hem… çok değerli görünüyor.”
Gülmemi tutamadım. “Ah Halit… her şeyi rol yapar gibi ciddiye alıyorsun, değil mi?”
Halit kafasını hafifçe eğip, şaşkın ama tatlı bir ifade ile:
“Ruhumun alışkanlıkları böyle ve sanırım şirin de oluyorum, değil mi?”
Bu sevimli cümleyle kahkahamı tutamadım.
Ve o an, uçak bulutların üstünde süzülürken, Halit’in o eski savaş anılarından tamamen uzak, saf bir hayranlık ve merak dolu hâli, bana çok tatlı geldi.