Kim bu yabancı ? 👽

1054 Words
“Buzdolabı şu…” dedim, mutfağa girip kapısını açtım. Soğuk hava yüzüme vurduğunda Halit’in gözleri büyüdü. “İçinde kış mevsimi var sanki…” “Evet,” dedim alayla, “bu modern dünyanın küçük sihirlerinden biri.” Ellerini arkasında bağlayarak dikkatle içine baktı. Sanki orada savaş haritası inceliyordu. Yumurtaları, sütü, domatesleri tek tek süzdü. Tam ona süt kutusunu anlatmaya çalışıyordum ki telefonum titredi. Arayan isim ekranda belirince gülümsedim: Cemre. Cemre’yi uzun zamandır görmüyordum. Çocukken İstanbul' a her geldiğimde mahallede birlikte oyunlar oynardık. “Aaa Duru! Ben yakındayım, sana uğrasam olur mu?” dedi telefonda. Bir an durdum. Gözlerim Halit’e kaydı. Onun gri tişört-eşofman kombinine. Ve hâlâ çıplak ayaklarına. “Olur…” dedim tereddütle. “Ama… şey… biraz tuhaf bir misafirim var.” “Sen zaten tuhafsın,” diye güldü Cemre. “Yarım saate oradayım.” Telefonu kapattığımda Halit hâlâ buzdolabına bakıyordu. “Misafirim gelecek,” dedim. Başını kaldırdı, kaşlarını hafif çatarak, “O halde ben odanıza çekileyim mi?” “Yok, çekilme. Sadece… normal davran.” “Ben zaten normalim.” İşte orada içimden, Senin normalin 1915’in normali Halit… diye geçirdim. Kaşlarını kaldırdı. “Peki ya sizin normaliniz?” “Ne olmuş benim normalime?” dedim kollarımı bağlayarak. Göz ucuyla hâlâ elimde tuttuğum telefonu işaret etti. “Bana tuhaf diyorsun ama sen de az önce kulağına bir alet dayayıp onunla konuştun. Yani… sesini bir kutuya hapsettin. Bu pek normal değil.” Bir an duraksadım. Onun ciddiyetle söylediği şey bana komik geliyordu. “Telefon bu. İnsanlarla konuşmaya yarıyor.” “İnsanlarla konuşmak için insanlara gitmek gerekmez mi?” diye sordu, sanki evrensel bir kuralı hatırlatıyormuş gibi. Kahkaha atmamaya çalıştım. “Artık gerek yok. Modern dünyada mesafe diye bir şey yok. Sesimiz böyle havadan gidiyor.” Halit başını salladı, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. “O zaman ikimiz de normal değiliz hanımefendi.” Tam bu sırada kapı zili çaldı. Cemre erken gelmişti. Ben içimden, Evet, şimdi asıl tuhaflık başlıyor… diye geçirdim. Kapıya doğru yürüdüm. Zili ikinci kez çaldı. “Geliyorum!” diye seslendim. Zinciri taktım, kapıyı araladım. Karşımda, uzun zamandır görmediğim, çocukluk arkadaşım Cemre. Yüzünde o kocaman gülümsemesi. “Duruuu! Kız seni görmeyeli evrim geçirmişsin resmen!” diye sarıldı. “Evet, evrim… öyle diyelim,” dedim hafif gergin bir gülümsemeyle. Ayakkabılarını çıkarırken gözü hemen salona kaydı. Ve orada, gri tişört ve eşofman altı giymiş, ama hâlâ oturuşundan ve bakışından “burası benim karargâhım” havası saçan Halit. Cemre durdu. Gözlerini kısmış, hafifçe başını eğmiş, Bu kim? der gibi bana baktı. “Arkadaşım… şey… misafir,” dedim aceleyle. Halit yerinden kalktı, inanılmaz resmi bir şekilde başını eğdi. “Hanımefendi, evimize hoş geldiniz,” dedi tok bir sesle. Cemre bana bakıyor, sonra ona, sonra tekrar bana. “Bu… tiyatrocu mu?” dedi alçak sesle. Halit kaşlarını kaldırdı. “Hayır, askerim. Emriniz olursa—” “HAYIR!” dedim yüksekçe bir sesle. “Şey… yani hayır, şu an tatilde. Normal takılıyor.” Cemre, elindeki çantasını koltuğun yanına bırakırken hâlâ gülümsemeye çalışıyordu ama gözlerinden merak fışkırıyordu. “Duru… bana anlatman gereken şeyler var.” Halit ise, sanki hiçbir şey olmamış gibi, masadaki boş bardağı alıp bana uzattı. “Hanımefendi, misafiriniz su ister mi?” Cemre bana doğru eğildi ve fısıldadı: “Bu çocuk 1900’lerden gelmiş gibi mi konuşuyor?” Ben ise içimden, Hayır Cemre… 1900’lerden gelmiş gibi değil. 1900’lerden gelmiş zaten… diye geçirdim. Cemre, salona şöyle bir baktıktan sonra bana dönüp kaşlarını kaldırdı. “Durucum… sevgilin olduğunu bilseydim pat diye gelmezdim. Kızım bir haber verirdin,” dedi hafif sitemle. Ben elimdeki bardağı tezgâha koyarken neredeyse boğuluyordum. “Ne? Hayır! O… sevgilim değil!” “Eee? Kim o zaman?” diye dirseğini mutfak tezgâhına dayadı. “Nerede tanıştınız? Hangi arkadaşın tanıştırdı? Ne zamandır görüşüyorsunuz? Bana niye anlatmadın?” “Cemre… durum… biraz karışık,” dedim. “Karışık mı? Yani yasak aşk gibi mi, yoksa ‘birkaç hafta sonra ayrılırız’ gibi mi?” dedi gözlerini kısarak. “Hayır! İkisi de değil,” dedim hızlıca. “Peki ya…” Cemre kafasını hafif yana eğdi, sesi alçaldı, “bu adam niye böyle tarih kitabından fırlamış gibi konuşuyor? Yoksa… rol mü yapıyor?” O an Halit, salondan seslendi: “Hanımefendi, buzdolabının kapısını açmayı başardım! Lakin içindeki ışık kendi kendine yanıyor, bunu bilginize arz ederim!” Cemre gözlerini iyice büyütüp bana döndü. “Bu ne diyor?” Elimle alnımı kapattım. “Hiç… sen boş ver. İçerideki ışığı kapatmayı bilmiyor işte.” Cemre hâlâ beni sorgular gibi bakıyordu. “Duru, bana doğruyu söyle. Bu çocukla nerede tanıştınız?” Ben de başımı öne eğip fısıldadım: “Rüyamda…” Cemre kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani?” “Boş ver… uzun hikâye.” Cemre’nin bakışları iyice dedektif moduna geçmişti, adeta Sherlock Holmes’ün “Kız Kıskanç Versiyonu.” Halit ise mutfaktan elinde avokadoyla geldi, sanki savaş meydanında ganimet bulmuş gibi mutlu. “Bunu kabuğuyla mı yersiniz?” diye sorunca Cemre’nin ağzı hafif aralandı. “Hayır Halit, kabuğu soyuluyor,” dedim hızlıca. Sonra Cemre’ye döndüm. “Şey… biz çıkalım mı?” dedim, gözlerimi hafifçe kısarak. “Hem hava alırız, biraz yürürüz. Şu köşedeki kafeye gideriz belki.” Cemre hâlâ Halit’e bakıyordu. “İyi olur,” dedi ama sesi hâlâ sorgulayıcıydı. “Hem… yolda bana her şeyi anlatırsın.” “Tamam,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Halit, biz birazdan geliriz. Evi yakma, buzdolabıyla kavga etme, ve… lütfen mutfak musluğuna kılıç çekme.” “Merak etmeyin hanımefendi, o musluk dediğiniz şeyin bana zararı dokunmaz,” dedi ciddi ciddi. Cemre çantasını omzuna takarken bana eğildi, fısıltıyla, “Kızım bu adam kesin tiyatrocu değil. Ya tarih profesörü ya da… çok garip bir şey.” Kapıyı kapatırken, içimden “Keşke sadece profesör olsaydı,” diye geçirdim. Cemre yanımda durmadan konuşuyor, sorular soruyor, “Nereden tanıştınız? Neden sana böyle hitap ediyor? Gerçek adı Halit mi? Hangi tiyatroda oynuyor?” diye peş peşe sıralıyordu. Ben ise “Hı hı… aynen… öyle işte…” gibi otomatik cevaplar veriyordum. Aslında ne dediğinin yarısını bile duymuyordum. Aklım tamamen evdeydi. Halit’in buzdolabını tank sanıp içine dalması, televizyon kumandasını fırlatma taşı gibi kullanması, ya da en kötüsü kargocu geri dönüp “Abi gerçekten kimdi o?” diye sorması… Hepsi olasıydı. Sokakta yürürken elim sürekli telefonuma gidiyordu. Her an haberlerde Büyükçekmece'de müstakil bir tahta bina alev aldı haberleri görmeyi bekliyordum. Cemre, “Duru beni dinliyor musun?” dediğinde fark ettim ki, beynim tamamen başka adreste… evde… Halit’in olduğu adreste. İçimden derin bir nefes verdim. Eğer bu sabaha kadar evim benim güvenli alanımsa - artık değil.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD