Ben Ali Rıza oğlu Halit 🌟

1035 Words
Ben, Halit. 1890 senesinin soğuk bir kış gecesinde, İstanbul’un arka sokaklarından birinde dünyaya geldim. Bizim ev dediğin, duvarları rutubetten kabarmış, ahşap iskeleti gıcırdayan, rüzgâr esti mi her delikten içeri soğuğu buyur eden bir yerdi. Annem hep “Allah’ın verdiğine şükür” derdi, biz de başka türlü yaşamayı bilmediğimizden ses etmezdik. Babamı pek hatırlamam. Hatırladıklarım, sabah namazına kalkar kalkmaz giydiği o eski setresini ve kapıdan çıkarken başıma dokunup, “adam ol” deyişini kapsar. O zaman ne demek istediğini tam anlamasam da şimdi anlıyorum. Babam, ben sekiz yaşındayken, bir kış günü soğuktan ve yoksulluktan düşüp gidenlerden oldu. Ne doktor görebildi ne de ilaç yüzü. Bizim evde yas tutmak diye bir şey olmadı, çünkü yas bile fakir işi değildi; karnın açken gözyaşına vakit ayıramazdın. Beş kardeştik biz. İki ablam, ben, benden küçük iki erkek kardeşim. Ben ortanca olmanın garip halini o yaşta tattım. Abla dediğin hem yarı anne, hem sırdaş olur. Erkek kardeşler ise senden güç bekler. Babam ölünce, annem tek başına kalınca, iş bana düştü. Daha çocuk sayılırdım ama pazarda çıraklık yapmaya başladım. Önce yük taşıdım, sonra ayakkabı boyadım, kimi zaman da balıkçıların yanında kasaları indirdim bindirdim. Mektep mi? Gittim elbet… Hem de büyük bir hevesle. Harfleri öğrendiğim ilk gün, içimde bir ateş yanmıştı. “Okuyup yazarsam, dünyayı tanırım” diye düşündüm. Lakin ekmek parası ağır bastı. Mektebe devam edemedim, ama okuma yazmayı sökecek kadar kaldım. Gerisini kendi kendime öğrendim; kimden bulursam kitap, gazete, mektup, hepsini okudum. Gece kandilin ışığında, gündüz iş arasında… Gençliğim, çalışmakla, evin eksiklerini tamamlamakla geçti. Bizim mahallede herkes birbirini tanırdı. Fakirlik ayıp değildi, ama boş durmak ayıptı. Ben de boş durmadım. Herkes “Halit çalışkan delikanlı” derdi. Belki de bu yüzden esnaf beni severdi; kimi zaman ekmeği bedava verirdi, kimi zaman “sen yarın getirirsin” derdi. O günlerde hayata dair en büyük hayalim, kardeşlerimin karnını doyurmak, anneme yük olmamaktı. Ama insan kalbine söz geçiremiyor. Mahallenin başındaki çeşmenin orada, annesiyle su doldurmaya gelen bir kız vardı. Zeynep… Uzun siyah saçlarını omuzlarının üzerinden geriye atışı hâlâ gözümde. O yaşta bile, onu görünce yüreğim bir başka çarpardı. Bizim yaşlarımız yakındı. İlk kez bana bakıp gülümsediğinde, içimde anlam veremediğim bir sıcaklık oldu. Zeynep’le öyle uzun uzun konuşamazdık; mahalle dediğin yer laf üretir. Ama göz göze geldiğimizde anlaştığımızı bilirdik. Babası sert mizaçlı bir adamdı. Mahallenin ileri gelenlerinden, hali vakti yerinde. Bizim gibi yoksul bir oğlana kızını verecek biri değildi. Bunu ben de biliyordum. Ama bilmek, hissetmeyi engellemiyordu. Bir gün, cesaret edip ona bir mektup yazdım. Kâğıdın köşesine ismimi yazmaya kıyamadım, sadece “bir dost” dedim. Hislerimi olduğu gibi anlatmadım, ama satır aralarına gizledim. “Sizi çeşmenin başında gördüm, gülüşünüz bana umut oldu” dedim mesela. Mektubu bir vesileyle, mahallenin küçük çocuklarından biriyle ulaştırdım. Ertesi gün, avucuma katlanmış bir kâğıt bırakıldı. Zeynep’ten… O günden sonra aramızda mektuplar gidip gelmeye başladı. Ne çok ne de açık sözlü… Ama her satırda birbirimizi daha iyi tanıdık. O bana bahçelerinden, kitaplardan bahsederdi. Ben ona çalıştığım günlerden, küçük kardeşlerimin yaramazlıklarından söz ederdim. Aramızdaki o sessiz bağ, hayatın yükünü hafifletirdi. Ama içimde hep bilirdim: Bu, kolay bir hikâye olmayacak. Babası, kızı için başka planlar yapıyordu. Bizim gibi bir evin oğlunu, hele ki cebinde beş kuruşu olmayan birini, kapısından bile içeri sokmazdı. O yüzden duygularımı yüksek sesle söylemektense, kâğıt ve kaleme döktüm. Yazmak, hem cesaretim hem de sığınağım oldu. Gençliğim böyle geçti. Gündüz ekmek peşinde, gece hayal peşinde… Kimi zaman elim nasır tutmuş, sırtım terden sırılsıklam olmuş halde eve dönerdim. Ama yastığa başımı koyduğumda, cebimde sakladığım mektuplarımı çıkarır, satır satır okurdum. Şimdi geriye bakınca, o günlerdeki yoksulluk bana acıdan çok, sabrı öğretti. Babasızlık, erken büyümeyi… Zeynep ise, kalbimin atmayı hiç bırakmayacağı o ilk kıvılcımı. Ama herkes bilirdi ki, bu aşk öyle kolay kolay filizlenmezdi. Zeynep’in babası, mahallede sözü geçen, biraz da sert mizaçlı bir adamdı. “Ben kızımı memleketin en iyi ailesine gelin veririm,” derdi. Babam hayatta olsaydı, belki daha cesur konuşabilirdim, ama o günlerde cebimde ekmek parası bile zor duruyordu. Bir yaz akşamı, çeşme yolunda Zeynep’le konuştuk. Hava ılık, gökyüzü turuncuya dönmüştü. Zeynep, gözlerini kaçırarak fısıldadı: “Babam beni, kasabadan bir tüccarın oğluyla evlendirmek istiyor.” O an sanki yüreğime hançer saplandı. Ne diyeceğimi bilemedim. Elini tutmaya cesaret edemedim ama sesim titreyerek konuştum: “Zeynep… Sana söz veriyorum. Şimdi bir fırtına yaklaşıyor, memleketin dört bir yanında cephe çağrısı var. Çanakkale’ye gideceğim. Ama Allah bana ömür verirse, döndüğümde ilk işim babanın karşısına çıkmak olacak. O zaman ne olursa olsun seni isteyeceğim.” Gözlerinden yaşlar süzüldü, hafifçe başını salladı. “Bekleyeceğim,” dedi. O söz, o çeşme başındaki bakış… Yüreğime kazındı. Artık hayatım sadece çalışmak, kardeşlerime bakmak değildi; artık bir dönüş sebebim vardı. Çanakkale için askere çağrılar artıyordu. Mahalledeki gençler birer birer gidiyordu. Gidenlerin çoğu geri dönmüyordu ama biz yine de “Allah yazdıysa bozsun” diyerek umutla uğurluyorduk. Annem, adımı yazdırmak istediğimi duyunca önce karşı çıktı: “Halit, zaten babasız kaldınız, şimdi sen de gidersen bu ev kime kalır?” dedi. Başımı öne eğdim. “Ana, bu vatan bizim değil mi? ” dedim. O, benim gözlerime bakınca ne demek istediğimi anladı. Ağzından başka söz çıkmadı, sadece ellerimi tuttu. O eller, çocukken saçımı okşayan ellerdi. Şimdi titriyordu. Askeriyeden teslim tarihi geldiğinde, mahalleli uğurlamaya çıktı. Zeynep de oradaydı, kalabalığın gerisinde, başında beyaz tülbentiyle… Yüzünü tam göremedim ama ellerinde bir şey tuttuğunu fark ettim. Yaklaştım, kalabalığın içinde sessizce avucuma katlanmış bir kâğıt bıraktı. “Cephede oku,” dedi fısıltıyla. O gün o mektubu açmadım. Tren bizi İstanbul’dan alıp Gelibolu’ya götürürken, çantamın içinden çıkardım. Zeynep’in ince yazısıyla şu cümle yazılıydı: “Dön, Halit. Bana dön. Seni bekleyeceğim.” O an yüreğim öyle hızlı attı ki, trenin gürültüsünü bastıracak sandım. Cepheye vardığımızda, hayat tamamen değişti. Artık sabah güneşini, temiz suyu, sessiz geceleri özler olmuştum. Her fırsatta Zeynep’e mektuplar yazdım. Ona savaşın acılarını anlatmadım, korkularımı da… Sadece “Buradayım. Sana dönmek için yaşıyorum,” dedim. Her mektubun cevabı aylar sonra gelirdi. Onun yazılarını görmek, içimi ısıtan tek şeydi. Bir defasında bana, bahçelerindeki gülün hâlâ açtığını, her sabah ona baktığında beni düşündüğünü yazmıştı. Geceleri uyumadan önce hep aynı hayali kurardım: Eve döneceğim, üstümde toz toprak… Ama kapıdan içeri girdiğimde annem ağlayarak sarılacak, kardeşlerim boynuma atlayacak. Sonra doğru Zeynep’in evine gideceğim. Kapısını çalıp, babasının gözlerinin içine bakarak diyeceğim ki: “Ben döndüm. Sözümü tutmaya geldim.” Ama cephede her gün, o hayalin bir adım daha uzağa düştüğünü hissettim…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD