Ruh, Replik ve Rehberlik 👻

1056 Words
Evde sessizlik… Yani şöyle, içinde bir asır öncesinden kalma Osmanlı subayı barındıran bir ev için mümkün olan en sessiz hâli. Halit karşımdaki koltukta oturmuş, televizyona bakıyor. Arada bir “Subay gibi davran Halit!” der gibi kendi kendine dikleniyor, sonra ekrandaki dans eden insanları görünce hayretle başını sallıyordu. Ben? Kahvemi yeniden ısıtmaya çalışıyorum. Çünkü soğumuş bir kahve, ne ruhu açar ne kalbi. Ama şu an her zamankinden daha çok kafeine ihtiyacım var. Çünkü şu adam—ya da ruh—artık hayatımın bir parçası olabilir. "Yani şimdi..." dedim kahvemi karıştırırken, "Sen ciddi ciddi buradasın?" Halit yerinden kalktı, ellerini arkasında birleştirip ciddiyetle yaklaştı. “Ciddiyet benim işimdir. Bu cihanı terk eyleyeli bir asır geçti. Lâkin hâlâ sözüm sözdür, niyetim nettir.” Benim gözlerim kısıldı. “Peki, bu kalp işi? Kalbin kilitli, ruhum çıkamaz falan… Bu nasıl oluyor yani?” Halit başını hafifçe yana eğip sesini alçaltarak söyledi: “Ben de tam manasıyla bilemem. Lâkin bir bağ var aramızda. Kalbinizi açarsanız, yolum da açılırmış. Belki de nasip işidir bu... Kader.” Ben kahkemi tutamadım. “Kader, ha? Valla Tinder’a girmedim diye böyle kısmetler çıkacağını düşünmemiştim. Ruh kısmetiymiş meğer.” Halit, Tinder’ı anlamamıştı ama o kısmı hızlıca geçtik. Salonda yürüyüp eşyaları inceliyor, duvarlara bakıyor, arada bir ceketini düzeltiyordu. Elini eski bir radyonun üzerine koydu. “Bu nedir?” diye sordu. “Radyo,” dedim. “Evet, benzetebildim. Bizim zamanımızda da vardı ama... İçinden hanendeler çıkmazdı böyle.” Bu sefer ben içimden dedim: “Evet, bu ruhun içinden de baya karakter çıkacak gibi.” Birden, Halit salonun ortasında durdu ve gözlerini bana dikti. “Müsaadeniz olursa, şu evin hikâyesini de bilmek isterim. Siz niçin bu menzile geldiniz?” Ooo. Hemen bir tirat moduna geçiş yaptım. Sahnedeymişim gibi... “Efendim... Ben Duru. Tiyatrocuyum. Ruhla yaşayan değil, ruhunu sahnede bulanlardanım. Bu ev dedemin. Şimdi bana emanet. Ama en önemlisi: burası benim İstanbul’daki ilk adımım, hayalimin evi. Ve sen de—kusura bakma ama—hayalimin iç mimarı olmadığın hâlde gelip yerleştin.” Halit gözlerini kıstı, sonra bir tebessümle başını eğdi. “Af buyurun, size yoldaşlık edeceğim bir süre. Lâkin sözüne kulak vereceğim bir hanımefendiye denk geldiğim için bahtiyarım.” Ben kahveyi yudumladım. İçimde bir gülme isteği, bir de hafif bir heyecan vardı. Belki de bu saçma hikâyeyi yaşamayı istiyordum, çünkü... eh, hayatımda ilk defa, başrol gibiydim. Sonra Halit, duvarda asılı dedemin eski fotoğrafına gözlerini dikti. Yaklaştı, elini kalbine götürdü. “Bu zat... size çok benziyor. Lâkin bakışlarında bambaşka bir kudret var. Merhum mu?” Ben başımı salladım. “Evet. Dedem. Çok severdim. Bu ev onundu, o da hayatımda bana sahne sevgisini aşılayan ilk kişiydi.” Halit, yavaşça arkasına döndü ve bir ciddiyetle konuştu: “Demek ki kader bir iplik gibi sarmış hepimizi. O vakit... ben size sadece misafir değilim. Rehber de olabilirim. Ruhumun huzura kavuşması içinse, belki birlikte bir yolculuk etmeliyiz.” Ben kalktım, ellerimi iki yana açtım. “O zaman başlıyoruz sevgili ruh arkadaşım. Önce şu tiyatro seçmelerini kazanacağım. Sonra da... belki seni uğurlayacağım.” Halit gözlerini kıstı. “Seçme neye benzer? Harp meydanı mıdır? Komutan var mıdır?” Ben güldüm. “Yok Halit, bu savaş başka... Sahne savaşı. Ama sen de bana çalışırken yardım edebilirsin. Replik ezberletirsin, mimik çalıştırırsın, olmadı moral verirsin.” Halit ceketini ilikledi. “Buyruk verdiniz, görev kabul edilmiştir. 57. Alay’da da böyle başlamıştık her işe.” ------ Kafamın içinde binlerce soru, bir o kadar da saçma cevap dönüp dururken, Halit hâlâ evin içinde dolaşıyor, kendince bir düzen tutturmaya çalışıyordu. Ben ise en sonunda yatağıma kıvrılıp "uyandığımda her şey normale dönmüş olur" umuduyla gözlerimi kapatmıştım. Belki de hâlâ uykudaydım, kim bilir? Rüyaların böylesi görülmüş müydü? İçine tarih düşmüş, göğsüne asker konmuş... Zihnim bulutlu, kalbim yorgun, ama içimde hafif bir kıkırdama hâliyle kendimi uykuya bıraktım. Gece olmuştu. Perdenin ardından sızan sokak lambasının loş sarısı odaya yayılıyordu. Üstümdeki ince battaniyeyi hafifçe sıyırdım, gözlerimi ovuşturarak doğruldum. Hâlâ biraz sersemdim ama rüyam o kadar tuhaftı ki beynim susmak bilmedi. “Ne rüyaydı ama ya…” dedim kendi kendime. Baş ucumdaki telefonuma uzandım, saate bile bakmadan Asya’yı aradım. Bir… iki… üç… açtı sonunda. “Asya!” dedim fısıltıyla ama heyecanla. “Ya bak şimdi... çok saçma ama lütfen gülme tamam mı?” “Ne oldu kız, gece gece korkutma, ne gülmesi?” dedi, sesi uykuluydu ama meraklıydı da. Onu tanırım, bir tuhaflık olduğunu sezmişti hemen. “Rüyamda… yani sanırım rüyaydı… böyle eski zamanlardan kalma bir adam vardı. Asker gibi ama konuşmaları bir garip. ‘Hanım efendi’ falan diyor bana. Evde dolaşıyor, bana bağlanmış ruhmuş, kalbimi açmadan gidemezmiş…” Beklediğim gibi, Asya kahkahayı bastı. “Duru senin beynin gündüzleri de fazla çalışıyor zaten, geceleri bari dinlensin ya…” Burnumu çektim. Hafifçe güldüm ama içim tam rahat değildi. “Ciddiyim ama çok gerçek gibiydi... neyse ya, kapatıyorum şimdi,” dedim ve hâlâ kulağımda olan telefonla salona doğru yürüdüm. Sonra birden… gözüm kanepeye takıldı. Göz ucuyla bakmıştım önce. Ama sonra… ikinci bir kez baktım. Bir daha. Kalbim bir anlığına durdu sanki. Kanepede biri vardı. Halit’ti. Dimdik oturmuştu. Elinde televizyon kumandası. Kıpırtısız. Sessiz. Ve gayet… gerçek. Elimdeki telefon neredeyse yere düşüyordu. “Oha… gerçekmiş…” dedim neredeyse nefes alamadan. Bir fısıltı gibi döküldü ağzımdan. Midem düğüm düğüm oldu, dizlerim hafifçe titredi. Elimdeki telefonu aceleyle kapattım. Bir an yere düşürecek gibi oldum ama sıkıca kavradım. Kalbim göğsümde değil de boğazımda atıyordu sanki. Gözlerim hâlâ Halit’in üstündeydi. Kımıldamıyordu. Gölge gibi… ama gölgeden fazlaydı. Vardı. Gerçekti. Ayağım istemsizce bir adım geri gitti. Halı yumuşaktı ama ayaklarım sanki taşın üstündeydi. “Bu... bu olamaz…” dedim içimden ama sesim çıkmadı. Sadece dudaklarım oynadı. Gözlerimi ovuşturdum, defalarca. Hani bazen çok uykuluyken birini gerçek sanırsın da sonra gözlerini açınca yok olur ya… Ama bu yok olmadı. Aksine bana döndü. Göz göze geldik. Kalakaldım. “Hanım efendi… galiba sizi korkuttum.” Yavaşça ayağa kalktı. Hareketleri yavaş ama belirgindi. Sanki her adımı saygı içeriyordu. O eski Türk filmlerindeki gibi... Ceketini düzeltti. Saçları, yüzü, hâli rüyamda gördüğüm adamdı işte. Aynısı. Kopyası. Gerçek hâli. “Kimsin sen?” dedim, sesim titrekti; burnumun ucu soğuktan üşümüş gibiydi. “Halit,” dedi. “Gündüz de konuşmuştuk ya?” “Sen… sen rüya değil miydin?” dedim şaşkınlıkla. Kendinden emin bir şekilde başını salladı. “Hayır efendim, size izah ettim ya; kalbinizi açmadan ruhum bu evi terk edemiyor.” İçimden bir kahkaha attım ama dışarı sadece burun çekmem yansıdı. Ben kalbimi kapayalı çok oldu Halit… dedim içimden. Hem bir ruha kalp mi açılırmış yahu? Yine neyin içine düştüm ben?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD