Bozcaada 🦋

924 Words
O gece uykum yine huzursuz geçti. Gözlerimi kapattığımda kendimi rüyada 1910’lu yıllarda bir bahçede buldum. Karşımda uzun siyah saçlı, hüzünlü bir kadın vardı: Zeynep. Yüzünde acı ve keder okunuyordu. Adeta bana fısıldıyordu: “Benim de kalbim kırıldı… Babam, beni sevmediğim biriyle zorla evlendirdi. Çok acı çektim, Duru… Anlatabileceğim tek şey bu, ve seninle… belki hislerimiz birbirini anlayabilir.” Gözlerim doldu, rüyadaki sessiz ağlaması benim de içimi burktu. Onun acısı o kadar gerçekti ki, kalbim sıkıştı. O an fark ettim; Halit’in geçmişiyle ve onun yaşadığı savaş acısıyla bağlantı kurmam, şimdi Zeynep’in acısı ile birleşiyordu. Daha tam kendime gelemeden hafifçe kapı çalındı “Duru… ben çok acıktım. Kahvaltıya inelim mi?” diye Halit’in sesi geldi dışarıdan, samimi ama nazik bir tonda. Yatağımın kenarına oturdum, burnumu çekip gülümsedim. “Tamam… geliyorum,” dedim, rüyanın ve uykunun etkisini hâlâ üzerimde hissederek. Kapıyı açtım, Halit hafifçe gülümsüyordu. “Sen in, ben bir duş alıp geleceğim,” dedim, saçlarım hâlâ hafif dağınık, dün geceki kıyafetlerim üzerimde. “Dün biraz fazla kaçırdım içkiyi,” diye itiraf ettim, utangaç ama samimi bir tonda. Halit kaşlarını kaldırdı, gözlerinde hem eğlenceli hem de hafif meraklı bir ifade vardı. “Hmm… anlaşıldı. Peki, o zaman kahvaltıyı seni beklemeden başlatırım,” dedi ama gülümsemesi bir türlü kaybolmuyordu. Duşumu hızlıca aldım, saçlarımı kuruttum ve tepede toparlayıp otel odasından aşağı indim. Kapıyı açar açmaz gözlerim Halit’in masada kahvaltısını iştahla yediğini gördü. Yumurta, peynir, zeytin, taze ekmek… Hepsi önündeydi ama Halit öyle bir iştahla yiyordu ki sanki birkaç gündür hiç yemek yememiş gibi. Gülümseyerek seslendim: “Vay canına… Dün gecenin hâlâ etkilerini hissediyorum, ama sen nasıl kadar iştahlısın?” Halit başını kaldırdı, bana hafif bir bakış attı ve dudaklarının kenarında hâlâ bir tebessüm vardı. “Ah Duru, yemek yemeden güne başlamak… o da nasıl olur?” dedi. “Sen yoktun, o yüzden hemen yola koyuldum.” Ben de masaya yaklaştım, kahvaltı tabağından bir parça alırken içimden gülüyordum; bu kadar ciddi ve titiz görünen Halit’in iştahla yemek yemesi, insanı hem şaşırtıyor hem de eğlendiriyordu. “Halit, sen gerçekten asker değil oburmuşsun bence.” dedim kahkahayı patlatarak. Halit ağzındaki ekmeği yuttu, kaşlarını kaldırıp ciddi bir ifadeyle, “Ben savaşırken aç kaldım bazen ama düşmanı da yendim.” dedi. Gözlerim faltaşı gibi açıldı, “Ama burası savaş değil, kahvaltı salonu!” dedim. “Fark etmez,” dedi gayet ciddi bir tonla. “Her ortamın bir stratejisi vardır. Burada da stratejim: tabağı boş bırakmamak.” İçimden kahkaha patladı, ama elimle ağzımı kapatmaya çalıştım. “Biraz daha böyle devam edersen otelde senin heykelini dikecekler: Aç asker Halit.” O da gülerek, “Sen de hemen yanına geçersin: Sarhoş prenses Duru.” dedi. Kahvaltı masasının üstünde küçük bir meydan savaşı yaşanıyordu resmen; ama silah yerine kaşık çatallar, top yerine zeytinler vardı. Ben peynirden bir parça alırken gözlerimi kıstım: “O peynirden bana bırakmazsan bu bir savaş ilanıdır Halit.” Halit hiç bozuntuya vermeden peyniri aldı, tabağıma koydu ve eğilip kulağıma fısıldadı: “Merak etme, ben senin ordundayım.” Kalbim bir anlığına hızlı atmaya başladı ama belli etmemek için hızlıca ekmeğe uzandım. “O zaman askerim, kahvaltıdan sonra yeni bir cepheye gidiyoruz.” Halit merakla baktı. “Nereye?” “Bugün son günümüz Çanakkale’de… Hep şehitlikleri gezdik. Seninle biraz da nefes almak, denizi izlemek istiyorum. Ne dersin, adalara gidelim mi?” dedim. Halit kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Adalar mı?” “Evet,” dedim heyecanla. “Bozcaada mesela… Hem tarih kokuyor, hem deniz kenarında otururuz. Bir günlüğüne kaçamak gibi düşün.” Bir an durdu, gözlerini denize bakan camlara dikti. “Savaşta denizi hiç böyle görmedim… Hep duman, hep gürültü… Ama sen diyorsan, gidelim. Belki bana da iyi gelir.” Gözlerim parladı. “Harika! O zaman kahvaltıyı bitir, feribota yetişeceğiz.” Halit gülerek tabağını kenara itti. “Komutan sensin. Ben askerliğe devam.” Otelden çıkıp sahile doğru yürüdük. Hava biraz serin ama güneşliydi; rüzgâr saçlarımı dağıtırken, Halit etrafı sanki ilk defa görüyormuş gibi hayranlıkla inceliyordu. Feribota bindiğimizde üst kata çıktık, denize karşı oturduk. Ben çantamdan güneş gözlüğümü çıkarırken Halit hâlâ etrafı inceliyordu. “Baksana… Denizdeki yolcu gemileri, motorlar… Bizim zamanımızda ancak birkaç kayık olurdu. Şimdi koskoca şehir gibi deniz,” dedi hayretle. Gülmeden edemedim. “Daha neler göreceksin, Halit. Senin için her şey sürprizlerle dolu.” Rüzgâr yüzüne vururken gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. “Biliyor musun, Duru… Şu an savaş değil de hayatın kendisiyle savaşıyormuşum gibi geliyor. Ve ilk defa pes etmeyi istiyorum.” Sözleri kalbime dokundu. Ona bakarken hafifçe omzuna dokundum. “İyi ki yanımdasın.” Feribot ağır ağır Bozcaada’ya yaklaşırken, denizin ortasında o küçük yolculuğun bile ikimize ayrı bir dünya açtığını hissettim. Feribottan inip ada sokaklarına adım attığımızda taş evlerin arasından gelen begonvil kokusu etrafı sarmıştı. Gökyüzü masmaviydi, denizle aynı renkte parlıyordu. “Burası… başka bir dünya gibi,” dedi Halit, gözlerini kaldırıp evlerin pencerelerinden sarkan çiçeklere bakarken. Onun yan profilini izledim bir an. Çenesinin sertliği, gözlerinin hayranlıkla parlaması… Kalbim istemsizce hızlandı. “Evet… başka bir dünya gibi,” dedim ben de ama gözlerim ondan ayrılamadı. Bir kafeye oturduk. Güneş tam karşımızda denize batmaya hazırlanıyordu. Garson iki bardak limonata getirdi. Halit bardağını eline aldı, önce kokladı sonra bir yudum aldı. “Ekşi ama… ferah. Tıpkı senin gibi,” dedi gülümseyerek. Bir an donakaldım. Halit’in bakışları çok içtendi, öyle boşuna söylenmiş bir söz değildi bu. Kalbimdeki kapının incecik aralığına hafifçe dokunduğunu hissettim. Başımı çevirdim, denize baktım, dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme. “Sen de… hiç düşündüğüm gibi biri değilsin, Halit.” Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurunca elini uzattı, sakince saçlarımı yana itti. Parmaklarının teması tüylerimi ürpertti. Göz göze geldiğimizde kelimeler boğazıma düğümlendi. O an içimde bir şeyler kıpırdadı; istemeden, farkına bile varmadan Halit’e kapım aralanıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD