Mezar 🪦

1043 Words
Uçak Çanakkale’ye indiğinde dışarıdaki serin hava ciğerlerimi doldurdu. Halit pencereden bakarken yüzünde hafif bir buruk ifade vardı; gözleri uzaklara dalmış, sanki yıllar öncesinin tozlu cephe yollarını görüyordu. Ben heyecanla bavullarımızı aldım, “Hadi Halit, otelimize gidelim. Çanakkale’yi gezmek için hazlanırız,” dedim. O, başını hafifçe salladı, hâlâ içinden eski anıları yaşar gibiydi ama sessizce beni takip etti. Taksiye bindiğimizde şehrin sokakları, eski taş yapılar ve sahil boyunca uzanan mavi deniz görünce içim biraz hafifledi; Halit de yanı başımda gözlerini kısarak manzarayı süzüyor, sessiz bir şekilde tebessüm ediyordu. Otele vardığımızda resepsiyon görevlisine kartlarımızı verdik. Halit bavullarımı taşıyacak gibi davrandı ama ben gülerek, “Sen hep böyle nazik misin, yoksa sadece eski zaman askerleri mi böyle ?” dedim. Gülümsemesi hafifti, gözlerinde buruk bir parıltı vardı. Odalarımıza yerleşirken ben eşyalarımı açtım, Halit sessizce pencereye gidip sahile baktı. İçindeki burukluğu fark ettim, “Halit… geçmişin ağır geliyor değil mi?” diye sordum. Başını hafifçe salladı, sonra bana döndü: “Bazen anılar… insanın ruhunu sızlatır, ama bunu görmezden gelmek gerek.” Ben gülerek, “O zaman ben yanındayım, unut gitsin,” dedim. Halit de tebessüm etti; bu kez burukluğu biraz hafifledi ama hâlâ derinliği vardı. Otelin kapısından çıkınca hafif rüzgâr saçlarımızı savurdu. Halit sessizce önümde yürüyordu, gözleri hafif dalgın ama dikkatli; sanki geçmişin izlerini takip ediyordu. “Halit, mezarını nereden arayacağız? Bize bir ipucu verebilir misin?” diye sordum, biraz da heyecan ve merakla. O, derin bir nefes aldı, ellerini cebine soktu ve eski zaman usulü ciddiyetle bana baktı: “1915’te gömüldüğüm yer… Anafartalar civarındaydı. Ama şehir değişti, yollar değişti.“ Yürürken sokak aralarında geziyor, ara sıra Halit’in gözleri uzaklara dalıyor, eski bir siperin izlerini hayal ediyordu. Ben arada bir ona laf atıyordum: “Rahat ol Halit, kaybolursak ben seni bulurum,” dedim, hafif alaycı bir gülümsemeyle. O da bana bakıp hafifçe kaşlarını kaldırdı: “Ben askerim Duru, kaybolmak… benim sözlüğümde yok.” Yürüyüşümüz esnasında birkaç yerli esnaf meraklı meraklı baktı, Halit’in ciddi, eski zaman tavırları ve benim modern şaşkınlığım hoş bir tezat oluşturuyordu. Anafartalar civarına yaklaşırken Halit aniden durdu. Gözleri uzaklarda bir tepeye takıldı, yüzü hem hüzünlü hem de huzurlu bir ifade aldı: “Orası… Sanırım mezarımı görebileceğimiz yer orası,” dedi. “Gerçekten mi?” dedim heyecanla. Kalbim bir an hızla çarpmaya başladı. Halit’in yüzündeki hafif burukluk, geçmişin acı hatıralarını bana bir kez daha gösterdi; ama yanında durmak, elini tutmak, bana güven katıyordu. Tepeye doğru yürürken yollar biraz dikleşti, taşlar ve çamurlar ayaklarımızı kaydırıyordu. Halit önde, asker tavrıyla ama dikkatli adımlarla ilerliyordu; ben arkasında hafifçe sendeleyerek takip ediyordum. “Burası…” dedi Halit, nefesini hafif hırıltılı çıkartarak durdu, “1915’teki siperler buradaydı. Düşmanla ilk karşılaştığımız yerler…” Gözlerimi etrafa diktim. Çamurların arasından hafifçe taşlar ve eski mezar taşlarına benzeyen izler görünüyordu. “Ne kadar değişikmiş… ama senin için hala çok anlamlı olduğu belli,” dedim, hafifçe gülümseyerek. Halit başını salladı, gözleri uzaklara dalmıştı. “Her taş, her çamur bana o günleri hatırlatıyor… Arkadaşlarımı, cesurca savaşan gençleri… ve Zeynep’i.” Zeynep ismiyle yüzü bir an dondu, sonra gözleri bana kaydı. “Ben… Duru… Söz vermiştim, ama dönemedim. Arafta kaldım. Burada kalmamın nedeni de… işte bu, hatırladıklarım, hatırlatmalarım…” Ben hafifçe onun koluna dokundum, “Halit… ben yanındayım. Artık geçmiş değil, bak buradasın benimlesin. Burada seninle olmak bile büyük bir şans.” Halit gözlerini bana çevirdi, yüzünde hafifçe bir tebessüm belirdi, hüzün ve sevinç karışık. “Seninle burada olmak… ilginç… ve tuhaf… ama güzel,” dedi, sesi eski zaman ağırlığını taşırken bir o kadar da yumuşaktı. Gözlerimizi yavaşça tepeye doğru çevirdik. Eski bir taş mezar, üzeri yosunlarla kaplı, ama çok saygı uyandırıcı duruyordu. Halit diz çöktü, ellerini taşın üzerine koydu. “Burada… arkadaşlarım, benim savaş anıları… hepsi… burada.” Ben de yanına çöktüm, sessizce. Rüzgâr hafifçe saçlarımızı savuruyor, kuşlar tepeden süzülüyordu. Komik bir şekilde Halit’in ciddi ve ağır tavırları ile benim modern, şaşkın ama meraklı halim tezat oluşturuyordu. Mezara bakarken bir an sessizlik çöktü. Gözlerimi Halit’in yüzüne çevirdim, içimde tarif edilemez bir merak vardı. “Halit… nasıl… yani… sen… nasıl öldün?” diye sordum, sesi titrek ama merak doluydu. Halit derin bir nefes aldı, gözleri hafifçe uzaklara kaydı. “Birinci Dünya Savaşı’nda… Çanakkale’deydim. 1915’te… düşman ateşi altındaydık. Arkadaşlarımı korumak için… ilerlemem gerekiyordu. Ama… işte, bir anlık…” Bir an durdu, gözlerindeki hüzün derinleşti. “…bir top mermisi… her şey karardı. O an, Zeynep’in yüzü aklıma geldi. Sözümü hatırladım… ama dönemedim. Dönemedim ve… şehit düştüm.” Ben hafifçe dizlerinin dibine oturdum, elini tuttum. “Ama sen… şimdi buradasın.” Halit gözlerini bana çevirdi, hafif bir gülümseme belirdi. “Evet… şu an… geçmişin ağırlığını biraz da olsa unutabiliyorum. Senin yanında… Duru, hayat tuhaf, ama güzel. Yine de… Ait olduğum yer burası değil Duru… Benim huzura ermem gerek!” Ben de hafifçe gülümsedim, “Biliyorum Halit... Merak etme huzura ereceksin..” Halit’in yüzündeki o hüzünlü ifade yavaş yavaş yumuşadı. Gözleri hâlâ derin ama hafif bir alaycılık parladı. “Bak Duru,” dedi, hafifçe omuz silkerek, “ben şehit falan oldum diye üzülmeni istemem. Ama burada, mezarımın başında… hâlâ en iyi koruma görevimi yapıyorum. Yanımda olman gerekiyor, yoksa ben sana laf atacak başka ruh bulurum.” Gülmemek için kendimi zor tuttum. “Laf mı atacak başka ruh? Senin bu ciddiyetin nereye kayboldu?” Halit başını yana eğdi, göz kırpar gibi yaptı. “Ciddiyetim yerinde. Ama şunu bil: Burada, geçmişin ağırlığında bile, senin yanında olmam… bana keyif veriyor. Hatta biraz şirin bile olabiliyorum.” “Şirin mi? Sen birinci dünya savaşında şehit düşmüş bir askersin, şirinlik nereden çıktı şimdi?” diye dalga geçtim. Halit hafifçe omuz silkti, ama gözlerindeki parıltı belli ediyordu. “Senin yanında… her şey mümkün, Duru. Hatta mezar başında bile romantik-komedi sahnesi yazabilirim.” Ben gülmeye başladım, “Yani şimdi mezar başında tiyatro mu yapacağız?” “Belki… ama yalnızca senin için.” dedi, hafifçe yana eğilerek bana bakıp bir şirinlik abidesi gibi durdu. “Hadi ama … Halit. Bırak dalga geçmeyi huzura ermek isteyen sen değil miydin? Nasıl huzura ereceğini bulmamız gerek.” dedim gülümseyerek. Halit’te “ Haklısın.” diyerek ayağa kalktı. Tam gidecek gibi arkamı döndüğümde “ Sen bir şey unutmadın mı? “ dedi. Şaşkınlıkla ne unuttuğumu bulmak için etrafıma bakındım. “ Dua etmeden mi gideceksin yoksa?” dedi tüm ciddiyetiyle. Göz devirip gülümsedim ve dua etmeye başlamadan önce “ En çok senin ruhuna göndereceğim.” dedim ve kahkaha attım. Muzip bir ifadeyle “ Teşekkürler.” dedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD