O gece, uykum ağır ama huzursuzdu. Yatağımda dönüp dururken, bir anda kendimi 1910’lu yılların dar sokaklarında yürürken buldum. Hava soğuktu; rüzgâr tenime çarpıyor, köşe başlarında at arabaları gıcırdıyor, insanlar telaşla evlerine yetişiyordu.
Ve işte o an, çeşmenin başında bir kız belirdi. Uzun siyah saçları omuzlarından geriye atılmış, gözleri parlıyordu. İçim bir tuhaf oldu; kalbim hızlı hızlı atıyordu. O an tanıdım: Zeynep.
Yanına yaklaşırken, içimden bir ses fısıldadı: “Halit sözünü hatırla.”
Gözlerim açıldı. Kendimi odamdaki yatağımda, başım yastıkta buldum. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu, alnım terlemişti. Yanımda Halit duruyordu, hafifçe endişeli bakışlarla bana bakıyordu.
“Hanımefendi… iyi misiniz? Rüyanızda sizi korkutan bir şey mi oldu?” dedi.
Burnumu çekerek hafifçe başımı salladım. “Sadece garip bir rüyaydı. Ama her şey öyle gerçekçiydi ki…”
Halit yavaşça yanımda oturdu, gözleri merakla bana kilitlenmişti. “Merak etmeyin, ben buradayım. Sizi yalnız bırakmam.”
Gözlerimi kapattım, rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi. “Halit… bu rüya, sanki senin geçmişinden bir parça geldi. Zeynep’i gördüm… Ve sanki bir ses fısıldıyordu: ‘Halit, sözünü hatırla.’”
Halit bir süre sessizce bana baktı, gözlerinde hafif bir hüzün dalgası vardı. “Evet… Hanımefendi, o gün Zeynep’e bir söz verdim. Döneceğim, onu isteyeceğim dedim. Ama savaş hayatımı aldı. Ben o sözü tutamadım.”
Kalbim sıkıştı. “Peki… peki Zeynep o zaman ne yaptı? Senin yokluğunda neler yaşadı?” diye sordum, sesi titreyerek.
Halit omuz silkti, ama gözleri biraz uzaklara daldı.
“Bunu… bilemiyorum. Belki aşkı unutamadı, belki de hayat onu başka yollara sürükledi. Ben orada, savaşta… geride kalan her şeyi göremedim.” dedi, sesi hafifçe kırılırken.
O an kararımı verdim. "Tiyatro seçmeleri bittikten sonra senden sonra Zeynep'e neler olduğunu araştıracağız."
* * * *
Sabah gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey Halit’in hâlâ yanımda olmasıydı. O sakin, soğukkanlı hâliyle yatağın kenarına yaslanmış bana bakıyordu.
“Hanımefendi… iyi uyudunuz mu?”
Burnumu çekerek hafifçe güldüm. “Eh, iyi sayılır. Ama şu rüyayı bir kenara bırakacak olursak… “
Birden telefonum çalmaya başladı.
Ekranda “Annem” yazıyordu. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
“Of… şimdi değil,” diye fısıldadım panikle. Halit kaşlarını kaldırıp bana baktı.
Telefonu açmak zorundaydım. “Anne?” dedim, sesim çatallı çıkmıştı.
Sibel’in sesi karşıdan coşkulu ve hızlı geldi:
“Duru! Bugün İstanbul’a geliyorum. Akşam orada olurum. Bir gün kalıp döneceğim. çok özledim seni!”
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Gözlerim hızla Halit’e kaydı. Evdeydi. Annem akşam buraya gelecekti. Nasıl açıklayacaktım?
“Şey… anne… bu akşam mı?” dedim kekeler gibi.
“Evet kızım, bu akşam. Sürpriz olsun istemiştim ama dayanamadım, haber vereyim dedim.”
Elim titriyordu. “Tamam… beklerim,” dedim ama içimden “Ben ne yapacağım?” diye çığlık atıyordum.
Telefonu kapattığım an ellerimle yüzümü kapattım. “Eyvah…”
Halit hemen sesimi duydu. “Bir sorun mu var hanımefendi?”
Başımı kaldırıp ona baktım, gözlerim büyümüştü.
“Annemi… akşam buraya geliyor! Halit, sen hâlâ buradasın… ona ne diyeceğim ben?”
Halit dudaklarını kıpırdattı, hafif bir tebessümle bana baktı.
“Ne var bunda bu kadar paniklenecek? Annen gelecekmiş işte. Güzel… tanışırız.”
“Tanışırız mı?” diye bağırdım fısıltıyla. “Halit, sen delirdin mi? Annem seni bu evde görürse… senin burada kaldığını öğrenirse… ben bittim!”
Gülümsemesi daha da genişledi, kollarını başının arkasında kavuşturdu.
“Abartıyorsun Duru. Hem seninki normal bir anne değil mi? Misafir sevmez mi hiç?”
“Misafir mi?” dedim gözlerim fal taşı gibi açılarak. “Misafir dediğin bir iki saatliğine gelir gider, günlerce kalmaz! Hem de erkek misafir… Ben ona ne diyeceğim?”
Halit sakince doğruldu, sanki her şeyin kontrolü onda.
“Duru, panik yapma. İstersen akşamüstü çıkarım, sabah erkenden yine gelirim.”
Başımı hızla iki yana salladım. “Olmaz! Ruh başına sokaklarda ne yaparsın!”
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Yatağın içinde bir ileri bir geri kıpırdanıp duruyordum. Halit ise hâlâ rahat, hiçbir şey olmamış gibi elini uzattı, parmaklarıyla yanağıma dokundu.
“O zaman tanıştır beni annenle.”
Yutkundum. Dudaklarım titreyerek açıldı.
“Seni hangi sıfatla tanıştırmamı istersin peki? Erkek… ama ruh… ondan zarar gelmez falan mı diyeyim yani?”
Halit hafifçe gülümsedi.
“Hayır, öyle deme. Anneni korkutacak şeyler söyleme.”
“Ee o zaman ne diyeyim? Arkadaşım mı?” dedim kaşlarımı kaldırarak. “Anne bu da arkadaşım, biraz kalacak ama merak etme ruh olduğu için yatağa da ihtiyacı yok mu diyeyim yani?”
Halit kahkaha atacak gibi oldu ama kendini tuttu. Gözlerindeki parıltı belli ediyordu.
“İstersen şimdilik öyle de. Arkadaş… kötü bir şey değil ki.”
Derin bir nefes aldım, kalbim hâlâ karnıma vuracak gibi atıyordu.
“Halit, sen anlamıyorsun. Annem çok farklıdır. Öyle kolay kabullenmez. Hele bir erkeği… hele hele evin içinde görmeyi hiç kabullenmez.”
Halit kaşlarını hafifçe kaldırdı, merakla yüzüme baktı.
“Peki, sen ne düşünüyorsun? Bana göre çözümün var mı?”
Dudaklarımı kemirip odada bir ileri bir geri dolandım. İçimdeki panik artık tavan yapmıştı.
Sonunda ellerimi birbirine vurup pat diye söyledim:
“Buldum! Seni tavan arasında saklayacağız.”
Halit’in yüzü bir an dondu, sonra istemsizce güldü. “Tavan arası mı?”
“Evet!” dedim kararlılıkla. “Orası zaten dağınık, kutularla dolu. Annem asla çıkıp bakmaz. Sen de akşam olduğunda orada takılırsın. Gerekirse sabaha kadar.”
Halit başını yana eğip alaycı bir gülümsemeyle bana baktı.
“Hanımefendi, ben koskoca Osmanlı askeriyim… savaş meydanlarında çarpıştım, siperlerde kaldım. Şimdi mi tavan arasında saklanacağım?”
Kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Evet, tam da şimdi! Çünkü sen savaş meydanında değilsin, benim evimdesin. Ve annem seni görürse hayatımın en büyük savaşı başlar!”
Halit kahkaha atmaya başladı. O kadar içten ve uzun sürdü ki, sinirden ellerimi saçlarıma götürdüm.
“Dalga geçme Halit!” dedim homurdanarak.
O hâlâ gülüyordu. “Affedersiniz… ama düşünmeden edemedim: Bir Osmanlı neferi, zafer için değil, kaynana baskını için tavan arasında saklanıyor…”
Gözlerimi devirdim. “Bak hâlâ espri yapıyor. Halit, bu benim hayat memat meselem! Annem seni görürse var ya…”
Halit gülümsemesini toparlamaya çalıştı, sonra gözlerimle buluştu.
“Peki madem, tavan arası. Sırf senin hatırına. Ama bil ki bu, tarih kitaplarına yazılacak bir kahramanlık değil.”
“Merak etme, tarih kitaplarına değil, benim kalbime yazılacak!” dedim istemsizce. Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz sustum. Yüzüm kıpkırmızı olmuştu.
Halit’in bakışları yumuşadı, dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. Ama hiçbir şey söylemedi. Sadece gözlerimin içine bakmaya devam etti.