Eve geldiğimde saat oldukça geç olmuştu. Mahalledeki sessizlik, yavaş yavaş evlere çekilen insanların huzuruyla doluydu. Kapıyı açar açmaz içeri süzüldüm, ayakkabılarımı hızlıca çıkardım. Salona doğru yürürken, gözlerim bir anda orada, kanepenin üzerinde duran bir siluete takıldı.
“Halit mi o?” diye fısıldadım kendi kendime.
Evet, tam da o. Gözleri kapalı, kolları göğsünde, derin bir uykuya dalmış gibiydi. Daha önce hiç böyle görmemiştim onu. Sabah kahvaltısında sohbet ederken bile uykudan hiç bahsetmemişti. “Ben zaten uykudan uyanmış bir varlığım” demişti ama burada, sessizce uyuyordu.
Üstündeki kıyafetler biraz dağınıktı; tişörtü hafifçe kalkmış, ayakları yumuşak terliklerin içinde uzanıyordu. Gözlerimle onu incelerken, içimde garip bir yumuşama hissettim.
“Gerçekten burada...” diye düşündüm. “Ve işte şimdi uyuyor.”
Yavaşça yanına gittim, kolunu hafifçe sıvazladım.
“Halit... uyan,” dedim ama sesim çok hafifti, neredeyse rüyalarda fısıldanan bir kelime gibi.
Bir süre hiçbir tepki vermedi. Sonra, hafifçe gözlerini açtı, şaşırmış gibi bana baktı.
“Hanımefendi, siz... geç geldiniz,” dedi.
“Evet, dışarıdaydım. Cemre ile uzun süredir görüşmüyorduk açık hava iyi geldi,” diye cevap verdim.
Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
“Güzel,” dedi. “Dışarıda olmanız, kalbinizin kapılarını açmak için iyi bir adım olabilir.”
Bir an sustuk. Ben hala onun gözlerinde o eski, gizemli duyguyu arıyordum.
“Yarın tavan arasını temizlemeye başlamak istiyorum,” dedim, düşüncelerimi toparlayarak. “Belki orada bir şeyler bulurum. Belki de sizinle ilgili...”
“Memnun olurum,” dedi Halit. “Geçmişin sırlarını ortaya çıkarmak, kalbinizin anahtarlarını bulmak için güzel bir başlangıç.”
“Kanepeyi açalım, üstüne temiz çarşaf ve yumuşacık bir yastık koyayım, sen de rahat rahat uyu,” dedim, göz ucuyla Halit’e imalı imalı bakarak.
O da hafifçe gülümseyip cevap verdi:
“Ben de bilmiyordum böyle uyuyabildiğimi. Burada, sizi beklerken öylece uyuyakalmışım meğer.”
“Vallahi hiç fark etmedim,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Ama artık uyku moduna geçmen iyi oldu, hem ben rahat ederim hem sen dinlenmiş olursun.”
Halit, gözlerini kısarak esprili bir şekilde cevap verdi:
“Demek ki ben, sıradan insanlardan farklıyım. Uyku bile bende özel bir etkinlik.”
Gözlerimle onu süzdüm, “Tabii canım, sen başka dünyalardan geliyorsun, uyku bile farklı olur tabii.”
Salondaki hafif loş ışıkta Halit’in yüzünde beliren o hafif tebessüm, evin içine garip bir huzur yaydı. Belki de bu kadar absürt bir durumun ortasında, birbirimize alışmaya başlamamızın ilk adımıydı bu.
****
Sabahın ilk ışıkları yavaş yavaş odaya sızarken, gözlerimi zor da olsa açtım. Halit hâlâ kanepede, uyuyor gibiydi ama garip bir şekilde huzur doluydu ortam.
Yavaşça kalktım, mutfağa geçip kahvaltı hazırlamaya başladım. İki yumurta kırdım, biraz peynir, zeytin ve domates tabağına koydum. Kahve makinesini çalıştırırken, Halit salona geldi, gözleri uykulu ama mutlu görünüyordu.
“Günaydın, uyandın mı nihayet?” dedim gülümseyerek.
“Ben zaten hep uyanığım, hanımefendi. Ama sizin uyku modunuzun ne zaman biteceğini merak ediyorum,” dedi hafif takılır gibi.
Kahvaltıyı hazırlayıp sofraya oturduk. Arada bir gülümsüyor, arada bir susuyor, birbirimize bakıyorduk.
Kahvaltı bitince, “Peki,” dedim, “hazır mısın tavan arasına çıkmaya? Söz veriyorum bu sefer bir ruh daha gelmez.”
Halit, kaşlarını kaldırarak, “Bu sefer beraber mücadele ederiz hanımefendi,” dedi.
Bir kahkaha patlattım. “Seninle olan mücadelem bitti çünkü değil mi?”
O da gülerek, “Baksanıza, artık ben bile ruh olmayı bırakıyorum,” dedi.
Tavan arasına çıkmak için merdivenlere doğru ilerlerken, içimde hem korku hem de merak karışımı bir heyecan vardı.
Merdivenlerden yukarı çıkarken Halit biraz arkamda kalıp adımlarını hafifçe tıngırdattı. “Hanımefendi, bu eski ahşap merdivenler biraz gıcırdıyor, sakin olun, uykudaki ruhlar uyanabilir,” diye takıldı. Gözlerimle hafifçe ona gülümseyip devam ettim.
Tavan arasına vardığımızda toz bulutları havada dans ediyordu. Işığı açtım, küçük bir el fenerini de çıkardım cebimden. Halit ise kendi içinde bir ciddiyetle etrafı inceliyordu.
“Bakalım, neler var neler…” dedim, eski sandıkların arasında dolaşırken. Birden eski, yıpranmış bir sandık dikkatimi çekti. “Burası biraz gizemli görünüyor,” dedim.
Halit, sandığın yanına geldi, parmak uçlarıyla kapağı hafifçe araladı. “Bakalım, hanımefendi, tarih konuşacak mı bugün?”
Sandığın kapağını açtığımda içeride sararmış kağıtlar, eski mektuplar ve küçük bir deri defter vardı. Heyecanla bir mektup aldım elime, tarih kısmını okudum: 1913.
“Bu senin mektupların olabilir mi?” dedim, gözlerim parladı.
Halit hafifçe gülümsedi. “Görünüşe göre geçmişimizle yüzleşme vakti geldi.”
Bir yandan sayfaları çevirirken Halit espri yaptı: “Bakın bakalım, bu mektuplarda da size ‘hanımefendi’ diye hitap ediyor muyum?”
Gülmekten kendimi alamadım. “Sen yıllardır bu nazik hallerdesin demek, o zaman ben sana biraz daha ısındım galiba.”
O an, tozlu tavan arasının köşesinden bir hafif esinti geldi. İkimiz de durduk, göz göze geldik.
“Umarım bu esintiyle birlikte başka sürprizler gelmez,” dedim hafifçe ürpererek.
Halit, “Ruhlar ve sırlar dünyasında dans etmek böyle bir şey işte,” dedi, hafifçe şaka yapar gibi.
Elime sarı sarı mektupları aldığımda sadece “1913” yazısını seçebildim, çünkü tamamı Osmanlıca yazılmıştı. “Eee, ben bunları okuyamam ki, ama sen anlarsın herhalde,” dedim Halit’e gözlerimi dikerek.
Elimden mektubu alırken gözlerinin dolduğunu hissettim. “Bir de ‘ağlıyorum’ de, tam olsun,” dedim espriyle karışık.
“Ahh, biraz hüzünlendim doğrusu, hanımefendi. Bunlar benim mektuplarım; Zeynep Hanımefendi’ye yazdığım,” dedi.
Halit derin bir nefes aldı, mektubu özenle açtı ve satır satır okumaya başladı. Sesi hafif titriyordu, ama kelimelerden hissettiğim duygunun ağırlığı daha da büyüyordu.
“‘Sevgili Zeynep Hanımefendi, bu uzak topraklarda her gün seni düşünmekle geçiyor. Geceleri yıldızlara bakarken, gözlerinde parlayan ışığı hayal ediyorum...’” diye mırıldandı.
Ben, Halit’in bu samimi sözlerine kapılmışken, bir yandan da hayretler içinde izliyordum. O eski zamanların aşkını, çaresizliğini, umudunu ve bekleyişini taşıyan satırlar adeta odayı dolduruyordu.
“Bu mektuplar, sizinle ilgili olduğunu düşündüğüm hikâyenin parçaları,” dedim usulca. “Sadece bir asker değilmişsin Halit, aynı zamanda gerçek bir aşkmışsın.”
Halit yüzünü buruşturdu. “Evet, ama o zamanlar bizler için aşk da bir savaş alanı gibiydi. Hem kalpleri hem vatanı korumak zorundaydık.”
Ben tebessüm ettim ve hafifçe ona yaklaştım.
“Belki şimdi zamanı geldi, senin o eski kalbini biraz daha açmanın ve bana hikâyeni anlatmanın.”
Halit gözlerini bana dikti, yüzünde bir belirsizlik vardı.
“Hazırım mıyım, bilmiyorum hanımefendi.”
“Zeynep’in benimle bir bağlantısı olmalı,” dedim, kararlılıkla,
“Ama bunu daha iyi anlayabilmem için önce senin hikâyeni dinlemem gerek.”
O an odada bir sessizlik çöktü; eski mektupların, bilinmezliklerin ve geçmişin gölgesi üzerimize düşmüştü.
Ve ben, içimde tuhaf bir heyecanla düşündüm:
Bu hikâye sandığımızdan çok daha derin, çok daha karmaşık olabilir…