Bir ömür yetmez ki, sana doymaya...
Ah be dünya, bizi niye koydun bu darlığa?
Kırıldı kanadım, kaldım boşlukta,
Benim yerim yok artık bu aydınlıkta.
(Müslüm Gürses)
"Zamanın durduğu o taş odada, biri avucundaki cam kırıklarıyla sızısını dindirmeye çalışırken; diğeri ruhuna vurulan 'çürük' mührünün ağırlığı altında eziliyordu."
Karan’ın odadan fırtına gibi çıkarken arkasında bıraktığı o devasa ahşap kapının çarpılma sesi, sadece bir gürültü değil; konağın asırlık taş duvarlarında yankılanan, her bir odada yankısı sönmeyen bir idam hükmüydü. O sert darbe, tavanlardaki tozları Işık’ın saçlarına dökerken, genç kadın sanki tüm dünyası başına yıkılmış gibi olduğu yere, soğuk taş zeminin üzerine yavaşça diz çöktü.
Işık, bedenen oradaydı ama ruhu sanki boşlukta süzülüyordu. Elini istemsizce yere,
Karan’ın öfkesinin kurbanı olan o parçalanmış saatin enkazına uzattı. Avucunun tam ortasına batan, zehirli bir kıymık kadar keskin olan o küçük cam kırığının etine girmesiyle vücuduna elektrik çarpmış gibi oldu. Sıcak kanın, sinsi bir sızıntı gibi bileğine doğru yol alışını izledi. Canı yanıyordu ama elini çekmedi. Aksine, camı daha derinlere itmek istercesine avucunu sıktı. Çünkü o küçük, somut sızı; zihninde dönüp duran o devasa uğultuyu, Karan’ın o zehir zemberek sözlerini bastıran tek dayanaktı.
Tam o andan itibaren, Işık’ın yıllarca eğitimini aldığı profesyonel zihni, bir savunma mekanizması olarak devreye girdi. Acıyı bir veri seti olarak kullanmaya başladı. Bir psikolog olarak biliyordu ki;
insan zihni, katlanamadığı duygusal acıyı somutlaştırmak için fiziksel acıya sığınırdı.
Şu an yaptığı şey, Karan’ın yarattığı kaosu kendi kanıyla mühürlemekti.
"Sen bir bedelsin!" demişti Karan. "
Bir gölgesin!" demişti.
Işık, bir uzman soğukkanlılığıyla bu sözleri analiz etti.
Reaksiyon Oluşturma (Reaction Formation).
Karan, hissettiği yoğun çekimin ve suçluluk duygusunun tam tersini sergileyerek hayatta kalmaya çalışıyordu. Ona bir "eşya" gibi davranıyordu çünkü onu bir "insan" olarak kabul ederse, kurduğu o çelik savunma hattı çökecekti. Ama Işık, o yakıcı saniyeleri tekrar tekrar zihninde canlandırdığında başka bir şey görüyordu.
Karan’ın demir pençeyi andıran elleri kendi bileğini kavradığında, o sarsılmaz "Çelik" adamın parmak uçlarındaki o gizli, o çaresiz titremeyi hissetmişti.
Bu, basit bir öfke titremesi değildi. Bu bir **"Somatizasyon"** du.
Zihnindeki o Asperger kaynaklı aşırı yüklenme ve geçmişin travmaları, Karan’ın parmak uçlarından sızıyordu. O titreme, Karan’ın ördüğü duvarların arkasındaki depremin habercisiydi. Karan, Işık’ı sürüklerken aslında bir kadını değil, kendi ruhunun ağır enkazını taşıyordu.
Işık, yerdeki kırık saatin akrep ve yelkovanını, sanki kendi hayatının kayıp zamanlarını topluyormuş gibi büyük bir titizlikle parmaklarının arasına alırken, sesi odanın loşluğunda bir fısıltıdan çok bir kehanet gibi yankılandı:
—Korkuyorsun Karan... Öyle bir korkuyorsun ki, bu gaddarlığın, bu hödüklüğün aslında senin sığınağın. Klasik bir kaçınma davranışı sergiliyorsun. Kaçıyorsun çünkü ilk defa o susturamadığın gürültü dışarıdaki mermilerden, babanın hakaretlerinden ya da o pusulu dağlardan gelmiyor. O gürültü artık tam içinden, o buz tutmuş kalbinin kırılma sesinden geliyor.
Gözlerinden bir damla yaş, yerdeki kanlı cam kırığının üzerine düştü. Işık o an anlamıştı; Karan onu sadece Mardin’e, o karanlık konağa sürüklememişti. Karan, Işık’ı kendi cehennemine, çözülmesi imkansız bir "Sınır Kişilik" labirentine ortak etmişti. Genç kadın, avucundaki yarayı umursamadan ayağa kalktı. Omuzları dikti ama kalbi hiç olmadığı kadar yorgundu.
"Gürültünü duyuyorum Karan," dedi kapıya doğru bakarak. Artık ona sadece kurbanı olarak değil, onun zihnindeki kilitleri tek tek açacak olan o anahtar olarak bakıyordu.
"Ve o gürültü bizi ya tamamen yok edecek ya da bu cehennemden çekip çıkaracak."
Dışarıda rüzgar, Mardin’in dar sokaklarında ıslık çalarken; içeride, bu odanın sessizliğinde iki yaralı ruhun, birbirine tutunmadan ayakta kalmaya çalıştığı o büyük savaşın ilk perdesi kapanıyordu. Işık, elindeki kırık saat parçalarını masanın üzerine bıraktı. Zaman artık Karan için de, onun için de durmuştu; şimdi sadece hissedilen o yakıcı gerçeklik ve Işık'ın Karan'ın ruhuna attığı o ilk profesyonel neşter kalmıştı......
Mardin’in o kadim, her taşına bin yıllık sırlar ve kanlı intikam yeminleri sinmiş sokakları üzerime geliyordu. Konağın avlusu sanki bir mezar odasıydı; Işık’ın o keskin, ruhumun en ücra köşelerini tarayan bakışlarından kaçmak için kendimi gecenin buz gibi kucağına attım. Siyah cipin motoru, içimdeki o zincirlerinden boşanmış canavarın sesiyle birleşip Mardin’in dar sokaklarında kükrerken, direksiyonu tutan ellerimin eklemleri beyazlamıştı. Direksiyonu değil, sanki o gece bizi pusuya düşürenlerin boğazını sıkıyordum.
Mezopotamya ovasının sonsuz bir deniz gibi ayaklarımın altına serildiği o ıssız uçurumun kenarında durdum. Aşağıda Mardin, can çekişen bir hayvanın son nefesi gibi cılız, titrek ışıklarla parlıyordu. Rüzgar yüzüme çarptıkça zihnimdeki gürültü bir anlığına yerini o hastane odasındaki sessizliğe bıraktı. Albay Reşat’ın o babacan, ama cellat hükmü taşıyan sesi kulağımda çınladı:
"Seni emekli etmek zorundayız Karan... Bu
rapor senin çürük raporun........
"Hayır!" diye kükredim; sesim değil, sanki ruhumun enkazı bağırdı. Vatanım uğruna toprağa verdiğim Elif’imin acısı, karnında benimle birlikte gömülen o doğmamış bebeğimin bitmek bilmeyen özlemi bir dev gibi üzerime çöktü.
Az önce dik duran, "Çelik" denilen o bedenim bir anda bana ihanet etti; ayaklarım beni taşıyamaz hale geldi. Mardin’in sert rüzgarı yüzümü döverken, yavaşça dizlerimin üzerine çöktüm. Gözlerimden akan yaşlar sicim gibi yanaklarımdan süzülürken, bu kez daha derinden, ciğerim sökülürcesine haykırdım. Sesim uçurumun karanlığında yankılanırken hıçkırıklarım öfkeme karıştı:
"Ben bir kahraman değilim! Ben artık babamın dediği o 'eksik' adamım... Ben üniformasız bir cesedim!"
"Üstüme basıp geçmeyin,
Ben de insanım.
Eksikse bir yanım,
Bilin ki acımdandır."
Kelimeler ağzımdan birer kanlı mermi gibi döküldü. O an orada sadece bir asker diz çökmedi; o an orada bir adamın dünyası, üzerine vurulan o 'çürük' mührünün ağırlığı altında bin parça oldu.
Yazarın anlatımıyla....
[ Karan, o dumanlı tepede Mardin’in sönmeye yüz tutmuş ışıklarına bakarken, cebindeki telefonun metalik soğukluğu bir anda o güne, o steril ve sessiz hastane odasına fırlattı onu. Zihnindeki gürültü bir anda kesildi, yerini askeri bir hastanenin ağır antiseptik kokusuna ve koridorlardaki bot seslerine bıraktı.
Hakkari'nin o sarp kayalıklarından helikopterle alındığında bilinci kapalıydı. Gözlerini açtığında ise karşısında Mardin'in güneşi değil, Ankara GATA'nın o soğuk, antiseptik kokulu tavanı vardı. Hayatının en ağır yenilgisini o beyaz koridorlarda, bir kağıt parçasının üzerinde alacaktı."
O gün, Karan yatağında her zamanki gibi bir heykel disipliniyle, sırtı bir milim bile eğilmeden oturuyordu. Gözlerini karşı duvardaki bir çatlağa sabitlemiş, saniyeleri askeri bir hassasiyetle sayıyordu:
1001, 1002, 1003...
Bilinci yerindeydi ama ruhu o kalleş pusunun dumanları arasından henüz çıkamamıştı.
Kapı yavaşça açıldı. Gelen, Karan’ın babası yerine koyduğu, ona dağlarda hem komutanlık hem babalık yapmış olan Albay Reşat’tı....
Albay, içeri girdiğinde adımları her zamanki o sert, vakur ritminden uzaktı; sanki omuzlarında koca bir tugayın yasını taşıyordu. Elindeki o ince, beyaz dosya... Karan’ın idam fermanıydı.
Albay, yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. Bir süre sustu. Bakışlarını Karan’ın o ifadesiz ama derin bir acı barındıran gözlerinden kaçırdı. Babacan bir tavırla, sanki bir askeriyle değil de öz oğluyla konuşuyormuş gibi elini Karan’ın sağlam olan dizine koydu.
"Karan... Evlat," dedi Albay. Sesi, bir kayanın parçalanırken çıkardığı o boğuk hırıltı gibiydi.
"Biliyorum, şu an tek istediğin o dağlara, çocuklarının yanına dönmek. Elif’in yarım kalan hesabını sormak istiyorsun, anlıyorum."
Karan, gözlerini duvardan ayırmadan, buz gibi bir sesle cevap verdi:
"Görev hazır olduğumda başlar komutanım. Yaralarım iyileşiyor. Fizyoterapi süreci biter bitmez timin başına döneceğim."
Albay Reşat yutkundu. Boğazına bir yumru oturdu. Elindeki dosyayı sıkarken, Karan’ın o sarsılmaz iradesi altında ezildiğini hissetti.
"Bak evlat," diye başladı Albay, sesi titriyordu.
"Sen bu vatanın gördüğü en keskin göz, en sağlam tetiksin. 'Çelik' lakabını sana biz değil, gösterdiğin o insanüstü disiplin verdi. Ama o patlama... O sarsıntı sadece bedeninde değil, zihninin o hassas dengesinde de bir şeyler bırakmış."
Karan yavaşça başını çevirdi. Bakışları Albay’ın yüzünde bir bıçak gibi gezindi.
"Ne demek istiyorsunuz komutanım? Ben deli
miyim?"
Albay derin bir iç çekti, gözleri dolmuştu.
"Hayır evlat, asla. Doktorlar buna 'Asperger' diyor. Senin o dehanın, o muazzam dikkatinin ve disiplininin aslında bir parçasıymış bu. Ama bu travma sonrası, yaşadığın o ağır krizler ve zihnindeki o gürültü... Ordu prosedürleri katıdır Karan. Seni artık sahada, o yoğun stresin altında 'riskli' görüyorlar."
Albay, titreyen elleriyle dosyayı açtı ve o kara leke gibi duran kağıdı Karan’ın önüne bıraktı.
"Seni emekli etmek zorundayız Karan. Bu rapor... Bu senin terhis belgen değil, bu senin 'çürük' raporun."
O an odadaki hava çekildi. Karan, o kelimeyi duyduğunda beyninde bir bombanın patladığını hissetti.
"Çürük....."
Babası Hazer Ağa’nın çocukluğu boyunca kulağına fısıldadığı o zehirli kelime, şimdi en çok güvendiği yerden, devletinden bir mühür olarak gelmişti.
"Çürük mü?" diye fısıldadı Karan.
Sesi o kadar alçaktı ki, sanki içindeki o devasa binanın yıkılışını sadece kendisi duyuyordu.
"Ben... Ben vatanım için Elif'i toprağa verdim komutanım. Ben doğmamış evladımın mezarını dağda bıraktım da geldim. Şimdi bana 'sen artık işe yaramazsın' mı diyorsunuz?"
Albay Reşat ayağa kalktı, gözyaşlarına engel olamadı. Karan’ın omuzlarını tutmak istedi ama Karan kendini geri çekti.
"Karan, yapma böyle... Sen bir kahramansın," dedi Albay hıçkırarak.
"Hayır!" diye kükredi Karan.
Gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Ben bir kahraman değilim! Ben artık babamın dediği o 'eksik' adamım. Ben üniformasız bir cesedim!"
Karan, o an masanın üzerindeki her şeyi; bardakları, serum setlerini, o lanet olası raporu bir el hamlesiyle yere savurdu. Odada cam kırıklarının ve öfkenin gürültüsü yankılanırken, Karan’ın zihnindeki o meşhur gürültü ilk kez bu kadar yüksek perdeden bağırmaya başladı.
"Git buradan komutanım!" dedi Karan, sesi bir hırıltıya dönmüştü.
"Bana acıyarak bakma! Bana 'çürük' diyen bir dünyada, ben artık kimseye merhamet etmeyeceğim."
Albay odadan çıktığında, Karan yatağına çöktü. Ellerine baktı... O eller artık bir silah tutamayacak, bir düşmanı nişangahına alamayacaktı. O artık ordunun "çürüğü", babasının "yüz karası" ve toplumun dışladığı bir "hasta"ydı. İşte o gün, Karan’ın içindeki o şefkatli çocuk ebediyen sustu ve yerini Mardin’in tozunu, kanını ve öfkesini kuşanmış o gaddar "Çelik" adam oldu.....]
.....Albay’ın odayı terk etmesinin üzerinden iki asır geçmiş gibiydi. Oysa sadece iki gün olmuştu. Üniformam, ruhum ve gururum o hastane odasının zeminindeki cam kırıklarıyla birlikte süpürülüp atılmıştı. Ben artık bir asker değil, devletin mührüyle tescillenmiş bir "çürük"tüm.
Tam o an, beş yıldır sesini bile duymadığım, Elif’le evlenmek istediğim gün beni evlatlıktan reddeden babamın araması ekranıma düştü.
Açmadım. Telefonu ters çevirdim. O masanın üzerinde titredikçe, babamın öfkesini odamda hissediyordum.
Aramadı; dövdü o telefonu sanki. Katır inadı vardı onda, ama bende de dağların sertliği...
Cevap vermedim.
Bir süre sonra zihnim Berfin’e kaydı. Yeğenim... O konakta bana bir "canavar" ya da "eksik" gibi bakmayan tek insandı. Onu arayıp sesini duymak, belki biraz nefes almak istedim.
Ama telefon ekranında "Annem" yazısını görünce, nefesim boğazımda düğümlendi. Babamın cesaret edemediği yerlerde annem devreye girerdi. Açtım.
"Karan’ım... Annecim... Başın sağ olsun oğlum."
Annemin titreyen sesini duyunca içimde bir yerler koptu. O biliyordu. Elif’i, karnındaki o hiç doğmayacak bebeğimi sadece ona anlatmıştım. Telefonun öbür ucundaki hıçkırıklar, benim dökemediğim gözyaşlarım gibi odanın sessizliğini parçaladı. Sustum. Onun sakinleşmesini, o asıl darbeyi vurmasını bekledim. Çünkü bu konaktan gelen hiçbir haber, saf merhamet taşımazdı.
"Oğlum... Berfin kayıp. Görkemli aşiretinin oğlu Cihan kaçırmış kızı. Baban 'namusum' diyor, abin Kerem konağı bastı, kan davası kapıda. Aşiret reisleri berdele hükmetti Karan. Görkemli aşiretinin kızı Işık’la senin evlenmen gerek. Ne olur gel... Bana bu yaşımda iki evlat acısı birden yaşatma."
Annem kapattığında, zihnimdeki gürültü bir anda binlerce desibele çıktı. Berfin... O daha çocuktu. Ve şimdi benim üzerimden bir pazarlık yapılıyordu. Akşamına babam aradı.
Bu kez açtım. Küfürlerini, aşağılamalarını, o zehirli "çürük" imalarını bitirmesini bekledim. Sustum, sustum... Ve o an, içimdeki o asker öldü, yerine Mardin’in yeni reisi uyandı.
"Kabul ediyorum baba," dedim buz gibi bir sesle. "Ama bir şartla. O konağın anahtarını, ağalığı, yetkiyi, üzerindeki ne varsa bana devredeceksin. Yoksa o çok sevdiğin itibarın yerle bir olur. Abim Kerem ortalığı kan gölüne çevirir, sen de reissiz kalırsın. Ayrıca unutma; hala devletin adamıyım, bana ettiğin hakaretlerle seni o yaştan sonra hapse attırırım."
Hattın öbür ucundaki o boğuk hırıltıyı, o yenilmişlik hissini iliklerimde hissettim. Mecbur kabul etti. Telefon suratıma kapandıktan saniyeler sonra "bedelim" olacak kızın resmi geldi. Işık Görkemli. Bir doktor... Bir psikolog... Ve kaderin en acı şakası; Elif’e bir ikiz kadar benzeyen o yüz....
İstanbul Havalimanı’nın o devasa tavanı, üzerime çöken Ankara göğü kadar basıktı.
Işık’ı gördüm. Elinde valizi, pasaport kontrolüne doğru bir kuğu gibi ama ürkek adımlarla yürüyordu. Özgürlüğe, İsviçre’ye, babaannesine verdiği söze sadece birkaç metre uzaktaydı. Ama onun özgürlüğü, benim yeğenimin ve iki aşiretin kanına bedeldi.
Hızla arayı kapattım. Uzun zamandır taşımadığım o sivil kıyafetlerin içinde bile omuzlarım askeri bir nizamla dikti. Elim, onun ince bileğini kavradığında bir demir pençe gibi kilitlendi.
"Benimle Mardin’e geliyorsun," dedim. Sesim bir emirdi; tartışmaya kapalı, sonu gelmiş bir hikaye gibi.
Işık, bir anda irkilerek döndü. Gözlerinde sadece şaşkınlık değil, devasa bir nefret ve özgürlüğü elinden alınan bir aslanın hiddeti vardı. "Asla!" diye bağırdı. Terminaldeki insanlar durup bize bakmaya başladı.
"Sizin o kanlı törelerinize kurban olmayacağım! Ben bir doktorum, ben özgür bir kadınım! Bırak beni!"
Onu kalabalığın arasından kenara çektim. Gözlerinin en içine, o elaların derinliğine baktım. Hayatımda ilk kez birine bu kadar dürüst oldum ama bu bir rica değildi, bir yıkımın ilanıydı.
"Bak Işık," dedim, sesimi alçaltarak. "Bu dünyada düzeni bozulan tek şey benim zihnim değil. Abin bir ateş yaktı ve o ateş senin aileni de, benimkini de yutacak. Eğer o uçağa binersen, yarın sabah Mardin’de morglar dolacak. Gelmezsen kan dökülecek."
Işık, valizini bir savunma kalkanı gibi kendine çekti.
"Dökülsün! Ben bu adaletsizliğin, bu çağdışı saçmalığın parçası olmayacağım!" dedi ve elini kurtarmaya çalıştı.
İşte o an, içimdeki o "kontrolcü" canavar, o prosedürlerin ve kuralların dışına itilmiş yaralı asker uyandı. Bileğini bir daha bırakmamak üzere kavradım. Işık’ın "Bırak beni! İmdat!" çığlıkları terminalin cam duvarlarında yankılanırken, çevredeki güvenliklerin hareketlendiğini gördüm. Ama cebimdeki o "özel görev" kimliğini onlara gösterdiğimde, zaman onlar için durdu.
Işık’ı terminalin parlak zemininde sürüklerken, genç kadının direnci benim sert gövdemde eriyordu. Onu dışarıdaki siyah minibüsün içine bir eşya gibi, bir borç senedi gibi fırlattığımda; gözlerinde gördüğüm o saf nefret, zihnime bir mühür gibi kazındı.
Minibüsün sürgülü kapısı metalik bir öfkeyle kapandı. İçeride kalan o basınçlı havada, Işık bir köşeye büzülmüş bana bakıyordu. Ben ise direksiyona geçmedim, onun tam karşısına oturdum. Yaralı omuzum zonkluyordu, zihnimdeki gürültü her şeyi bastırıyordu ama Işık’a bakarken tek bir şey düşündüm:
Bu yolun sonu uçurumdu ve biz o minibüsün içinde, uçurumdan aşağı el ele düşmeye başlamıştık.Araç hızla havalimanından uzaklaşırken, Işık karşımda bir kafese hapsedilmiş, pençelerini çıkarmış yaralı bir aslan gibi duruyordu.
"Bırak beni! Durdur şu arabayı!" diye feryat etti. Sesi kulak zarımı bir matkap gibi deliyordu. Yumruklarını sert göğsüme, omuzlarıma, dizlerime ardı ardına indiriyordu. Darbeleri vücudumda patlıyor ama hissetmiyordum. Vücudum bir zırhtı benim, ruhum ise çoktan nasır tutmuştu. "Sen kim olduğunu sanıyorsun? Ben bir eşya değilim! O ilkel törelerinize, o kanlı pazarlıklarınıza beni kurban edemezsin! Asla senin karın olmayacağım, anlıyor musun? Ölürüm de o konağa girmem!"
Ben ise bir heykel gibi kıpırtısız oturuyordum. Gözlerimi karşıdaki boşluğa sabitlemiştim. Zihnimdeki o uğultu, o Asperger'in getirdiği aşırı yükleme (overload) sinyalleri beynimin içinde çığlık atıyordu. Sadece sayı sayıyordum:
21, 22, 23... Eğer durursam, bu kadını bu minibüsten aşağı fırlatabilirdim. Ama o durmuyordu. Nefreti, sesinden odaya yayılan bir zehir gibi kanıma karışıyordu.
"Bana bak! Yüzüme bak!" diye bağırdı. Yakama yapıştı, beni sarsmaya çalışıyordu. Gücü bana yetmiyordu ama öfkesi devasaydı.
"Seni hayatım boyunca affetmeyeceğim. O berdeli mezara götüreceksin. Senin eşin olmayacağım, senin dokunduğun kadın olmayacağım! Senden nefret ediyorum Karan!"
Sabrım, zihnimdeki o ince cam ip gibi çatlamaya başladı. Saymayı bıraktım. Tam o anda Işık, bir anlık boşluğumu yakaladı ve hızla giden minibüsün kapı koluna asıldı. "Ölürüm daha iyi!" diyerek kapıyı araladı. Rüzgar içeriye devasa bir uğultuyla, tozla ve gürültüyle dolarken, kendini o kara asfaltın boşluğuna bırakmak üzereydi.
"Işık, hayır!"........