BİTMEK BİLMEYEN

1824 Words
Gökyüzündeki Ay köyün tamamını hüzünlü beyazlığı ile aydınlatırken karanlık ormanın içerisinden gelen bir ses tüm sesleri bastırdı. Yavaşça köye doğru yaklaşan feryadın sesi. Köy halkı teker teker evlerinden çıkmaya başladığında ormanın içinden gelen Marcus belirdi. Üstü başı kanlar içerinde kalmıştı, gözleri kıpkırmızı, boğazı mosmor. Koşarak üvey annesi ve babasının yanına gitti. Laydia ve Carl evlerinin önünde onlara doğru gelen oğullarını izliyordu. Marcus yaklaştıkça yürekleri yerinden çıkarcasına çarpmaya başladı. Marcus sonunda yanlarına geldiğinde Carl onu omuzlarından tuttu ve gözlerinin içine baktı. "Marcus!"               Marcus hiçbir şey söylemiyordu, Laydia yanına kadar geldi. "Maleia nerede?"               Ağzını açamadı, kızlarının öldüğünü söylemeye cesareti yoktu. Bu sırada Laydia çılgına döndü. "Maleia nerede dedim Marcus!"               Marcus gözlerini Laydia'ya çevirdi. İşte o anda Laydia anlamıştı her şeyi. Bir annenin yüreği dünyadaki tüm cadıların gözlerinden daha iyi görürdü. Laydia dudaklarını buruşturdu, ağlamamak için kendini zor tuttu, ardından gelen bir tokat Marcus'un yüzündeki deriyi yerinden sökercesine sertti. Tokadın etkisi ile yere düşen Marcus bir an duraksadı. Carl Laydia'yı sakinleştirmek için bile uğraşmadı. O da anlamıştı ne olduğunu, güzeller güzeli kızları artık yoktu. "Yaratık!" Diye bağırdı Laydia. "Kızımızı öldürdün!"               Laydia aniden arkasında bekleyen köylü halka döndü. "Marcus denen bu yaratık kızımı öldürdü! Evime geldiği günden beridir köyümüze bir felaket çöker oldu! Cadının öfkesi herkesi yok etti!"               Laydia bunları söylerken köylülerin arasından onu haklı bulan sesler yükselmeye başladı. Aniden tırmığı eline aldı, yerde duran Marcus'a saplayacağı sırada Carl onu kollarından tuttu, "Yapma!". Laydia kocasına kolunu bırakması için bağırırken köylülerden biri elinden tırmığı alarak Marcus'un karnına sapladı. Marcus acılar içinde yerde kıvranırken Carl adama bir yumruk atarak onu uzaklaştırdı daha sonra da Marcus'un yanına giderek tırmığı karnından çıkardı. Kafasına doğru hızla eğildi. "Kaç!"               Marcus bir süre Carl'ın yüzüne baktı, bir defa daha bağırdı "Kaç dedim!" Marcus zar zor yerinden kalkarak oradan uzaklaşmaya çalıştı. Arkasına bakmadan kaçmaya başladı, dayanıklı bir çocuk olmasa hemen oracıkta ölebilirdi. Başına ne gelirse gelsin, onun aklı Maleia'daydı. Karanlığın içine karıştığında arkasından gelen öfkeli sesleri hala duyabiliyordu. Fakat o an kaçabileceği tek yer olan karanlık ormana girmişti. Üstünde kan kokusu bulunan her canlı için ölüm demekti bu. Marcus'un kızgın köylülerden daha kötü bir belası vardı.               Aradan saatler geçti. Olabildiğince hızlı bir şekilde köyden ve kızgın gözlerden uzaklaşarak karanlık ormanın derinlerine kadar girebilmişti. Ormanı bilmeyenler için bu yol ölüm anlamına geliyordu. Köylüler Marcus'u burada takip edemezdi. Bir ağacın altına kadar geldiğinde vücudunu daha fazla taşıyamadı. Gözleri yavaş yavaş karanlığa karışırken etrafındaki sesleri dinlemeye başladı. Yine periler kahkahalar ile gülüyor ve aralarında Marcus'u konuşuyordu. Ormanın içinden kan kokusuna gelen yaratıklar birbiri ardını izlemeye başlamıştı. Hangi parçayı kimin yiyeceğini planlıyorlardı.               Tüm sesler bir çalının kırılması ile kesildi. Uzaktan bir çalı gibi duyulsada aslında ormanın köklü ağaçlarından birinin yere düşüşüydü. Kocaman bir şey yavaş yavaş akşam yemeğine yaklaşıyordu. Sesler uzaklaşmaya başladığında gözlerinin önündeki çalı kıpırdamaya başladı. Dört ayağının üstünde yavaşça yaklaşırken bir anda ayağa dikildi. Marcus bu yaratığı tanıyordu. Küçükken onunla karşı karşıya gelmişti. Eldwyn. Boynuzları göründü önce, sonra parlayan gözleri. Sarı dişleri ay ışığında parlarken vücudu ile çalıları yardı. Toynakları diyarın atlarındaki toynaklara nazaran devasaydı.               Birkaç metre önüne kadar gelip durdu, ay ışığında parlayan tüyleri, yer yer çürümüş derisi ve üstünden kıl koparmaya çalışan periler rahatça görülüyordu. Tekrar dört ayağının üstüne indi, midesinden gürüldeyerek geldi. Marcus'un hayatta olduğunu biliyordu. Ölmeye yüz tutmuş nefesi gözlerini biraz açmasına yaramıştı. Marcus son gücü ile yerden bulduğu taşı Eldwyn'in yüzüne fırlattı, bu onu kızdırmıştı. Damakları dişlerinden çekildiğinde Marcus sonunun geldiğini anladı. "Maleia.."               Son nefesini sevdiği kıza adadı, gözleri kapandı. Görüşünü kaybetsede yaratığın dişlerinin arasında olduğunu hissediyordu. Tırmık yarasının içine girmiş iltahaplı bir mızrak. Yaratık onu ağaçların arasından yuvasına taşıyordu. Artık Marcus'un sesi de kesilmişti. Ondan geriye sadece boş nefesleri kaldı.               İleriden gelen bir ses aniden yaratığın durmasına sebep oldu. Marcus dişlerinin arasındayken yaratık tekrar gürlemeye başlamıştı. "Sen halledebilir misin?" "Kılımı kıpırdatmam, beni buraya sen getirdin." "Ölmeden almamız gerek, aynı anda yapalım."               Yaratık aniden Marcus'u dişlerinin arasından yere bıraktı. Sertçe yere düştü. "Ölmediyse bile şimdi ölmüştür."               Sonrasında gelen dövüş sesleri tüm ormanda yankılanmaya başladı. Marcus gözlerini biraz açabildiğinde ise hemen önüne düşen yaratığın kolu ile karşı karşıa geldi. Yaratık yerdeydi, vücudu parçalarına ayrılmıştı. Karanlığın içinde iki silüet gördü. Boyları en az iki metre vardı. "Ah, ölmemiş." "Yakında ölür, acele etmemiz gerek." "Bundan sakın babamıza bahsetme!"               Silüetler Marcus'a yaklaştı, tam önüne geldiğinde parlayan siyah zırhı görünür hale gelmişti. Onu tıpkı bir un çuvalı gibi kaldırdı ve omuzuna aldı. Ağzından akan kanlar ormanın zeminini sularken birkez daha gözlerini kapattı.               Ay ışığı kendini sakladığında domuzların arasında uyandı. Evinden çok uzaktaydı. Yaraları sarılmış ve büyük oranda iyileşmişti. Ardından gelen bir kova su ile tekrar ayağa kalktı. "Senin sıran geldi kalk artık!"               Ne olduğunu anlamadı, nerede olduğunu dahi bilmiyordu. Birkaç adam geldi, kollarından tutatarak onu çamurda sürüklemeye başladı. Tahtadan çakılmış bir koridordan geçti, sonunda büyük bir kapıya kadar geldi. İnsanların coşkulu sesleri heryerde yankılanıyordu. Kapı sonuna kadar açıldığında ışık gözlerini kamaştırdı. Toprak bir zemin, daire şeklinde duvarlarla kaplanmıştı. İki adam Marcus'u toprak zemine bıraktıktan sonra kapıdan geri çıktı, kapı kapandığında insanlar hep bir ağızdan bağırmaya başladı. Yüzlerce insan derme çatma kolezyumda toplanmıştı. Marcus onlara bakarken önüne atılan bir kılıç ile geri çekildi. Eski ve çok kullanılmış bir kılıç önünde toprağa saplanmış onu bekliyordu. Üstünden ona sürekli bağıran bir ses saniyeler sonra Marcus'un dikkatini çekti. " Sakın beni yüzüstü bırakma domuz!"               Marcus'un karşısındaki tahta kapı açılırken insanlar hep bir ağızdan bağırmaya başladı. Karanlığın içinden dev bir adam çıkageldi. Vücudunu koruyan tek şey omuzundaki zırhtı. Kel kafası ve kavruk derisi ile toprak zeminde koşarak insanları selamlamaya başladı. Marcus'un önünden geçerken gözlerinin içine nefret ile baktı. Tekrar kapının önüne geldiğinde kılıcı ile omuzundaki zırha vurmaya ve üstüne doğru koşmaya başladı. Marcus üstüne doğru gelen bu koca adama bakarken yukarıdaki adamın bağırması ile kendine geldi. "Eğer ölürsen seni öldürürüm!"               Bütün halk bir anda sesini keserek adamın bağırışını anlamaya çalıştı. "Devam et!"               Marcus eski kılıcı eline aldı, adamın üstüne gelmesini bekledi. Adam dibine kadar geldiğinde kendini sol tarafa atarak darbeden kurtardı. Uzun bir süre böyle devam etti. Yarası tekrar kanamaya başladığında bu düello onun için bitmiş sayılırdı. Adam üstüne doğru gelmeye devam etti, her kılıç onu ikiye bölecekmişçesine hızlıydı. Marcus'un gözleri kendini boşluğa bırakmaya başladığında bir kadının sesini duydu, en derinlerden gelen bir ses, "Maleia'yı hatırla"               Birden gözlerini açtı. Artık saldırı sırası ondaydı. Kafasına doğru gelen kılıcı son anda durdurduğunda karşısındaki adamın gözleri büyüdü. Yüzünü buruşturdu Marcus, tıpkı genç bir kurt gibi hırlamaya başladı. Peşi sıra kılıcını savurmaya başladığında bu kavruk adam artık savunma pozisyonuna geçmişti. Toprak zeminde dakikalarca kılıç salladılar, her darbede kılıçları biraz daha eskiyordu fakat kırılan ilk kılıç Macus'un kılıcı idi. Tam kabzasından kırılmıştı. Durum böyle olduğunda kavruk adam kollarını havaya kaldırdı, birden üstüne doğru gelmeye başladı. Ardı ardına gelen hamleler bir süre sonra kaçınılmaz hale gelmişti. Son kılıç darbesi Marcus'un omzuna isabet etti. Kılıç zamanla körelmişti, yarası derin olmasada sol omzuna aldığı darbe onu çok etkiledi. Ayakta sendelemeye başladığı sıralarda kavruk adam kılıcını yere sapladı ve Marcus'u kollarının arasına alarak sıkmaya başladı. Çatırdayan kemik sesleri gelmeye devam ederken Marcus bir ses daha duydu "Ağzını kullan!"               Marcus acı bağırışlarını bir kenara bırakarak adamın kulağını sertçe ısırdı ve yerinden kopardı, ağzında kalan parçayı yere tükürdü. Adamın kulağının geri kalan kısmını sadece bir deri parçası tutuyordu. Eliyle parçayı tutarak kulağını tamamen kopardı. Öfkelenmişti, öfkeden gözleri kararmıştı. Marcus'un üstüne hızla gelmeye başladı. Marcus son anda kendini kenara atarak adamın yanından geçti, yere sapladığı kılıçı aldı. Tam adam arkasını dönmüşken kılıcını adamın kafasının ortasına savurdu. Kalabalık bir anda sustu. Adamın beyninden akan kanlar yeri sulamaya başladığında gözleri göz çukurlarından düşmüştü bile. Kafasının tam ortasından üst çenesine kadar inen kılıç onun sonu olmuştu. "Gösteri bitti, paraları sökülün!" diye bağırdı adam.               Marcus zaferini kutlayamıyordu. Bilmediği bir yerde hiç tanımadığı insanların arasında ona hiç kötülük etmemiş bir insan ile savaşmıştı. Sonunda ise galip gelen o değil, ona emirler yağdıran başka bir insandı. Yaralarından dolayı yere çöktü birden. Kapıdan gelen mızraklı adamlar Marcus'u sürükleyerek oradan çıkardılar. Kalabalığın sesi yok olmaya başladı, taş merdivenlerden aşağıya indirdiler. Sonunda ise demir parmaklıklar ardına kapattılar. İçerisi kalabalıktı. Sıska birkaç adam köşeye sinmişti. Eski bir asker olduğu her halinden belli olan esmer bir adam, onun yanında uzun boylu ve kilolu başka birisi ve son olarak bıyıkları hariç vücudunun başka hiçbir yerine önem vermemiş o adam duruyordu. "Bakın yuvaya kim gelmiş!" diye bağırdı birden. Gardiyanlar Marcus'u içeri attığında uzun bir süre ona baktılar. Kilolu olan yanına giderek onu kolundan tuttu ve yanlarına çekti. "Şu köşedekilerin yaına gitmek istemezsin, onlar çok ürkünç." "Neredeyim ben?" "Ölüm çukuru, her kölenin gelebileceği son nokta." "Köle mi? Ama ben.." "Seni bir hafta önce getirdiler, yaraların baya kötüydü." "Kim getirdi?" "Köle tüccarı elbette, kim olsun isterdin Kralın kendisi mi?"                Hep bir ağızdan gülmeye başladılar. Marcus kendini duvara dayadı ve omzuna bastırmaya başladı. "Merak etme al bunu bastır."               Eski askere benzeyen ağzından çiğneyip çıkardığı yeşilliği Marcus'a uzattı. Marcus bir süre onun yüzüne baktı. "Çoban otu. Yaralarına iyi gelir."               Marcus elindeki çiğnenmiş otu yarasına bastırdığı anda avazı çıktığı kadar bağırdı. "Acıtmayacak demedim." dedi adam. "Yarına kadar hazır olmalısın, burada son günümüz. Efendi seni de yanına alacak."               Gözlerini biraz dinlendirmek için kapattığında gardiyanların sesi ile uyandı. Adam onu kolundan tutarak havaya kaldırdı. "Gözlerinin içine bakma, ağzını açma, ellerini havada tut." Marcus adamın dediği gibi yaptı. Gardiyanlar içeri girerek hepsinin ellerini kelepçeler ile birbirine bağladı. Daha sonra da Marcus'u getirdikleri yoldan geri götürdüler. Kapı sonuna kadar açıldığında dün olduğundan daha kalabalık bir izleyici onları karşıladı. "Kont'un emri ile, ölüm çukurunun son gününe hepiniz hoş geldiniz!»               Tüm insanlar hep bir ağızdan Kontlarının ismini haykırmaya başladı. Bu olurken Kont insanlardan ayrılmış bir kapıdan içeri girdi. Elini havaya kaldırdığında tüm sesler bir anda kesildi. "Bugün kan içilsin!"               Karşılarındaki kapı aralanmaya başladığında gardiyanlar kelepçelerini çözdüler. Koşarak kapıdan içeri girdiler ve kapıyı sürgülediler. "Son gün demek.. Son gün." "Ne oluyor?" "İsmini sormadım çocuk. Yanımda ölecek olan adamın ismini bilmem gerekir." "Marcus. Benim adım Marcus." "Marcus.. Benim adım Sildar." "Sildar mı? Sen.." "Evet." "Kulakların.. Sivri değiller." "Sivri kulaklarımız babadan geçer, benim babam Elf değildi." "Peki ya o?"               Marcus üçüncü kişiyi gösterdi. Uzun boyluydu ve epeyce kiloluydu. "Onun ismini ben de bilmiyorum, söylemek istemedi. Tek söyleyebileceğim şey savaşırken onun yanında durma." "Neden-"               Aniden büyük ve uzun bir balyoz önlerine düştü, Marcus yerinden kaldırmaya çalışsa da kaldıramadı. Diğer adam hızla gelerek balyozu bir kerede kaldırdı. "İşte bu yüzden. Onu savururken kendini kaybediyor. Kazara ölmek istemezsin."               Ardından bir çift bıçak ve bir kılıç önlerine düştü. Marcus kılıcı eline aldı, Sildar ise bıçakları kuşandı. Karşılarındaki kapı yavaş yavaş açılmaya başladı. "Marcus, o kapının ardından ne gelirse gelsin sakın korkma."               Marcus Sildar'ın gözlerinin içine baktı. Ölmeye hazır bir adamın gözlerine sahipti. Kapı tamamen açıldığında karanlığın içinden bir kükreme geldi. Marcus gözlerini kısarak neyin geldiğini görmeye çalıştı, o sırada Sildar'ın ağzından çıkan kelimeyi duydu. " İmkansız."               Önce ağzı göründü yaratığın, ok kadar sivri kemikten çenesi tüm yüzüne yayılmıştı. Kafasını dışarı doğru çıkardığında gözleri görüldü, bir zeytin kadar küçüktü. Dikenli derisi diyardaki tüm zırhlardan daha sağlamdı. Kuyruğuna kadar devam eden pulları sonunda uzun bir mızrak gibiydi. Yaratık kapıdan çıktığında kuyruğunu rasgele sallamaya başladı. Öyle hızlıydı ki zamanında tepki vererek ondan sıyrılmak imkansızdı. Sildar bıçaklarını yere bıraktı, Marcus'a doğru baktı. "Yaptığımı yap!" Marcus kılıcını sakince yerine bıraktı. Şişman adama döndü bu sefer. "Şef! Sen de bırak!" "Şef mi?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD