BEYAZLAR İÇİNDE BİR KIRMIZI

1328 Words
Aradan uzun yıllar geçti. Marcus artık on dokuz yaşında sağlıklı bir oğlan olmuştu. Üvey ailesi ve Maleia ile geçirdiği yıllar içerisinde insan olmayı öğrenmişti. Yıllarını babasına ve annesine yardım ederek geçirmişti. Çoğunlukla ev işlerinde ilgili olsalarda arada bir babası ile ordu arazisine giderek oradaki askerlere de yardım ederlerdi. Marcus anlayabileceği yaşa geldiğinde askerler arasında bolca vakit geçirmekten zevk almaya başlamıştı. Hatta arada sırada evinden kaçarak askerleri uzaktan izleyebilmek için karşılarındaki küçük tepeye çıkardı. Fakat yinede araan geçen yıllar ona asıl kimliğini asla unutturmadı. O gün cadının kızını nasıl parçaladığını, nasıl bir insana dönüştüğünü ve cadının ailesini öldürerek kapılarının önüne attığını, ve bir de cadının lanetini...               Hava oldukça açıktı, güneş toprağa yukarıdan vurduğunda Marcus evin içine elinde yumurta sepeti ile girdi. Yumurta sepetini hemen bir kenara bıraktıktan sonra evin içinde Maleia'yı aramaya koyuldu. Maleia o sırada arka bahçede yıkadığı kıyafetleri asıyordu. Marcus onu bir süre izledi. Uzun sarı saçları beyaz kıyafetinin üstünden beline kadar salınmıştı, arada esen hafif meltem ise birkaç tel saçını oradan oraya savuruyordu. Marcus yanındaki sepetten kıpkırmızı bir elma aldı, en tatlı yerinden koca bir ısırık aldıkran sonra yavaşça Maleia'nın ayaklarına doğru yuvarladı. Elma yavaşça yerde yuvarlanarak Maleianın ayaklarına kadar gitti. Maleia çimlerin soğukluğu ile sarılmış elmanın ayağına değmesi ile bir süre duraksadı. "Beni bütün gün izleyecek misin?"               Marcus yavaşça doğrularak Maleia'ya doğru yürüdü. Maleia'ya arkasından sarıldıktan sonra altın sarısı saçlarınından gelen taze papatya kokusunu içine çekti. Maleia aniden arkasını dönerek ellerini Marcus'un yüzüne koydu. "Daha ne kadar sürecek?" Marcus, Maleia'nın masmavi gözlerinin içine uzun uzun baktı. "Hangi ayda olduğumuzu biliyor musun Maleia?" "Nisan sonları Marcus." "Bu aylarda ne olduğunu biliyor musun?" "Çiçekler açmaz mı?" "Doğru. Benimle gel sana bir şey göstermeliyim!" Marcus, Maleia'nın ellerinden sıkıca tutarak onu evden çıkardı ve avcunun içi gibi bildiği ormana götürdü. Bir süre ağaçların arasında koştuktan sonra Marcus birden duraksadı. "Gözlerini kapat!" Maleia aniden ellerini gözlerine götürdü. Marcus Maleia'nın kolundan tutarak onu yavaşça yürütmeye başladı. Dakikalar sonra ise gözlerini açmasını istedi. Kalın ağaçların arasından vuran temiz güneş ışığını Maleia hissedebiliyordu. Ve birde çiçeklerin kokusunu.. Maleia'nın hayatında duymadığı kadar güzel kokular burnuna geliyordu. Marcus onu biraz daha yürüttüğünde Maleia pamuktan yapılmış bir zeminde yürüdüğünü sandı. Marcus Maleia'nın arkasına geçti, ellerini yavaşça gözünden çekti. Maleia gözlerine vuran gün ışığı ile bir süre göremese de ne ile karşılaşacağını tahmin etmişti.               Gözleri kendine geldiğinde karanlık ormanın ortasında büyük bir açıklık gördü. Aniden arkasını dönerek Marcus'u öptü. Şımarık bir kız çocuğu gibi çiçeklerin arasında koşmaya başladı. Kollarını iki yana açarak güneşi yüzünde hissederken bir yandan da derince çiçeklerin kokusunu içine çekiyordu. Marcus ise onu izlemekten başka birşey yapmadı. Maleia sonunda yorulduğunda kendini çiçeklerin arasına bıraktı. Bir süre üstünde gezen güneşi izledi ve kafasını Marcus'a doğru çevirdi. Marcus yavaşça Maleia'nın yanına doğru gitti ve birden kendini yere bıraktı. "Çiçekler tıpkı yünden yapılmış bir yatak gibi." Dedi Maleia. "Ve güneş üstümüzü örten bir yorgan kadar sıcak." Macus cevapladı. Maleia ve Marcus yıllardan beri içlerinde büyüttükleri aşklarını yaşamaya başladılar. Bunlar olurken ormanın tüm güzellikleri onlara imrenerek bakıyordu. Aradan birkaç saat geçti. Marcus ve Maleia gelecekleri hakkında konuşmaya başladılar. "Sence çocuklarımız bir kurt mu olur yoksa insan mı?" dedi Maleia. "İnsan olmalarını tercih ederim." "Ya sana benzemezlerse?" "Başka kime benzeyecekler ki?" "Bilmem, belki de ormanın kötü yaşlı kurduna benzerler." "Hayvan şakası mıydı bu?" Maleia gülerek Marcus'un dudaklarından birkez daha öptü. Bir süre birbirlerine bakmaya devam ettiler. Güneş batmaya yüz tutmuştu. Marcus ve Maleia hala birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. "Artık gitmeliyiz." Dedi Marcus. Ve ardından hava tamamen karardı.. Marcus'un hisleri bir insana dönüştüğünden beri hiç bu kadar keskin olmamıştı. Tıpkı o gün karşı karşıya geldiği yaratık gibi bir his vardı içinde. Üstelik yakınlarda böyle bir yaratık dahi yoktu. Güneş karardığında Marcus aniden Maleia'nın bileklerini sıkıca tuttu. Marcus'un yüzündeki sevgi yok olmuş ve yerini bölgesini korumaya niyetli bir hayvanın bakışlarını almıştı. Bu sırada Maleia ise Marcus'a sesleniyordu fakat Marcus'un kulakları yakın alanları dinlemeyi çoktan bırakmıştı. "Seni lanetliyorum küçük insan. Seni ve bu evdeki herkesi lanetliyorum. O kızın sana nasıl baktığını görüyorum! " Marcus aniden çok uzaklardan cadının lanetini duymaya başladı. Vücudu tamamen buz kesmiş haldeydi.. "Maleia kaçmalıyız!" Maleia Marcus'un sesi ile irkildi. Tam kalkmışlardı ki onları durduran başka bir ses oldu, daha çok bir şarkıydı. "Beyaz çiçekler güneşin altında çiçek açtığında gelmeli sevdiğim, gelmeli ve ölmeli. Beyaz çiçekler kırmızıya dönüştüğünde gitmeli sevgili, gitmeli ve ölmeli." Ses ne bir erkeğe nede bir kadına aitti. Marcus'un bildiği hiç bir yaratık böyle bir sese sahip değildi. Aniden ormanın içinden bir karanlık yavaşça çiçeklerin üstünde belirdi. "Onlara ne dendiğini biliyor musunuz?" dedi ses. Marcus ve Maleia buz kesmiş halde karanlığa doğru baktılar. "Kral çiçekleri. Evet basit bir isim değil mi? Onlara bu ismi ben verdim. Her bir çiçeğin kendine has kokusu var biliyor muydunuz? Peki neden olduğunu biliyor musunuz? Onları dinlemek ister misiniz? Her birinin kendine has çığlıkları vardır oysaki. Kral çiçekleri.. Kralları için ölüm tanrısına kurban edilmiş on binlerce ruhu konak bilirler. Sonsuz bir yaşam için verilecek sadece küçük bir bedel. Dinleyin onları olur mu?" Gölgenin konuşmasından sonra çiçeklerin her birinden çığlıklar yükselmeye başladı. Kadın, çocuk ve yaşlıların çığlık sesleri.. Güzel kokular yerini çürümüş et kokusuna bırakmıştı, artık her bir çiçeğin kendine has bir çürümüş et kokusu vardı. "Gördünüz mü? Söylemiştim. Ama ben tüm çığlıkları bilirim. Aralarında bir tanesi eksik. Yıllar önce bana söz verilmiş olan. Bana hak kılınmış olan bir çığlık. Diğerlerinden çok farklı bir çığlık. O beyaz çiçeklerin arasında sarı bir kök olacak denmişti. Cadı, bana kızının yerine onu söz vermişti." Marcus aniden ayağa kalktı. Gölgeye doğru adım atmaya çalışsada yerinden kıpırdayamıyordu. Gölge Marcus'a doğru yaklaştı, ışıksız perdenin ardından bir el Marcus'a doğru uzandı. Marcus vücudundaki bir kasını dahi kıpırdatamıyordu. Aniden Marcus'un ardından Maleia'nın sesi yükseldi. Ayakları yerden kesilmişti ve görünmeyen bir güç tarafından boğazı sıkılıyordu. Yavaşça Marcus'un yanından geçerek gölgeye doğru uçmaya başladı. Masmavi gözleri mosmor olmuştu. Bembeyaz teni ise kırmızılıklar ile kaplanmıştı. Maleia gölgeye ulaştığında, gölge aniden bozuldu. Gölgenin ardından beyaz zırhı ile kocaman bir adam belirdi. Sivri kulakları ve siyah göz bebekleri ile Marcus'a bakıyordu. Saçları kan kırmızınından daha koyuydu. Tırnakları ise beyaz gümüşten yapılmış gibiydi. Çiçeklerin üstüne bastığı anda tüm çığlıklar aniden durdu. "Bana vaadedilmiş olan." Maleia gölgenin önüne geldi. Adam Maleia'yı elleri ile kavradı, Maleia'nın boğulması durmuştu. "Seni tanıyorum." dedi gölge. "Seni lanetlendiğin günden biliyorum. O küçük kız yardım için birilerini çağırmaya çalıştığında daha sözü bitmeden boğazını parçaladığın gün. Bir cadının sözünü bitirmesine engel olmak büyük bir suçtur kurt. Tanrılar nazarında ölümdür. Ve ben Ölüm Tanrısı'nın nazarında sonsuz işkenceye dönüşür." Marcus yıllar önce olan olayları birkez daha hatırladı. Fakat düşünmesi gereken tek şey Maleia idi. Sevdiği kız Ölüm Tanrısı'nın kollarının arasındaydı. "Birşey yapamamak ne kadar zor değil mi Marcus? Adım atmak isteyip atamamak. Maleia'yı kurtarmak isteyip kurtaramamak. Cadının onu benim için işaretlediği gün çoktan ölmüştü. Fakat zayıf bir kilit.. Kırılması gerçekten zor. En güzel gününüzde demişti değil mi? Ah evet, en güzel gününüzde demişti. Cehennemin her yerinde yankılanan o laneti duymuş olsaydın Marcus! Tüm zebaniler toprağa çıkıp kızı almak için kapıları kırmaya çalıştılar. İşte güçlü bir cadının laneti. Gelinlerimden biri.. Ama bir sözü daha vardı cadının.. Neydi o?" Marcus gözlerini kocaman açtı, bağırmak istedi ama bağıramadı. Ölüm Tanrısı Maleia'nın alt ve üst çenesini tutarak birden kafasını ikiye ayırdı. Yerdeki tüm beyaz çiçekler aniden kıpkırmızı olmuştu. Marcus ise çaresizce izlemekten başka birşey yapamıyordu. "Hayır..Hayır! Bu kodar kolay değil elbette." Pis bir gülümseme ile konuştu. Maleia'nın kafası tekrar bir araya geldi. Ölüm tanrısı onu canlandırmıştı. Yerdeki tüm kan tekrar Maleia'nın vücuduna geri çekilmişti. "Elbette bu kadar kolay değil!" Ölüm tanrısı bu sefer Maleia'nın kollarını yerinden söktü, Marcus'un yeterince izlediğine karar verdiğinde onları tekrar birleştirdi. Her defasında Maleia'yı farklı şekillerde öldürüyordu. Kimisi çok uzun sürüyor kimisi ise aniden oluyordu. Ama her defasında Maleia hissediyordu. "Gördüğün gibi Marcus o artık benim. Ama bugün biraz yoruldum.. Onunla oynamaya yarın devam edeceğim sanırım." Ölüm Tanrısı bir kez daha Maleia'yı birleştirdi. Son defa gölgelere karışmadan önce Marcus ve Maleia'nın konuşmasına izin verdi. Son sözleri ise birbirlerinin isimleri oldu.. Maleia Marcus'un adını son kez haykırırken Ölüm Tanrısı ile kaybolmuştu.. Marcus aniden dizlerinin üstüne çöktü. Periler hüznün kokusunu almıştı.. Ortalık aniden kahkahalar ile dolmaya başladı. Perilerden kimisi yerde kalan azıcık kanı yüzlerine sürerek kendilerini güzelleştirmeye çalışıyordu.  
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD