Yaratık olduğu yere yığıldı ve inlemeye başladı. İnlemeler yerini çırpınmalara bıraktığında perilerin kahkahası iyice artmıştı. Yaratığın vücudundaki tüyler teker teker dökülmeye başladı. Bunlar olurken vücudu da değişiyordu. Dakikalar sonra tüy topluluğu hareket etmeye başladı. İçinden küçük bir oğlan çocuğu ayağa dikildi. Tüm vücudunu kontrol etmeye başladı, önce ellerine baktı sonra da ayaklarına. Fakat orman buna fırsat vermeyecekti. Onun geldiği çalıların arasında başka bir ses daha duyuldu. Tıpkı onun gibi kükreyen başka bir yaratık. Çocuk ormanı ve içindekileri tanıyordu. Fakat orman artık ona yabancıydı. Çalıların arasındaki kendi annesi olsa dahi onu tanıyamazdı. Çocuk olabildiği tüm hızıyla koşmaya başladı. Arkasına bakmadan koşmaya devam etti. Onu yol boyunca kovalayan sesleri dinlerken daha da hızlanıyordu. Dakikalar sonra ormanın sonunda yükselen ışıkları gördü. Olabildiğince hızlı bir şekilde ışıklara doğru koşmaya başladı. Sonunda ışıklara vardığında buranın onları her zaman avlayan insanların yuvası olduğunu fark etti.. Kendini ilk bulduğu korunaklı yere attı. Bir evin ahırından başka bir yer değildi. Kapının önündeki bekçi köpeği öfkeden çıldırdığında kendini samanların arasına saklamaktan başka bir şey yapamadı. Aradan çok geçmeden elinde bir mum ile ona göre insan yavrularından biri belirdi. Önce köpeği susturdu sonra da ahırın içine geldi. Boyu çok küçüktü, elindeki mumu bir oraya bir buraya sallamaya başladı. "Oradasın biliyorum! Seni gördüm!" dedi. Sesi bir kız çocuğuna aitti. Hemen ardından iki kişi daha belirdi. Bunlar kızın annesi ve babasıydı. "Ne oldu?" dedi babası. "Ahırımıza giren birini gördüm!" dedi kız. Adam köpeğin yanına gitti, zincirini çözdü ve eline aldı. Bir eline de tırmığı aldıktan sonra kızını ve eşini geri çekti, "Burada bekleyin." dedi. Köpek ve tırmığıyla birlikte içeri girdi, tırmığıyla samanları dürtmeye başladı. "Eğer oradaysan hemen çık yoksa köpeği salarım!"
Çocuk insan dilinden anlamıyordu ama tehdidin sesini iyi biliyordu. Yavaşça yerinden çıktı. Sakin adımlarla yürüyerek adama biraz yaklaştı. Adam gözlerini kıstı, tam bu sırada köpeğin zincirini elinden kaçırdı. Köpek süratle çocuğun üstüne atlayarak kolunu tuttu. Çocuk acı çığlıklar atmaya başladığında adam hemen köpeği çocuktan ayırdı. "Küçük bir çocukmuş!" dedi bağırarak. Köpeği zincirinden tutarak oradan uzaklaştırdı. O sırada evin annesi hemen çocuğun yanına gitti. Çocuğu kucağına aldı ve hızlıca evin içine soktu. Adam köpeği bağladıktan sonra içeri girdi, küçük kız da babasını takip etti. Çocuk çırılçıplaktı, anne hemen çocuğun üstünü bir battaniye ile örttü ve kolunu sardı. Çocuğun kolunda çok bir yara yoktu. "Ailen nerede senin! Bu köyden değilsin değil mi?" dedi. Çocuk dediklerinin hiç birini anlamıyordu. Sadece yüzlerine baktı. Çocuğun boş bakışlarına dikkat eden baba "Şoka girmiş olmalı." dedi. Anne çocuğun kolundaki sargıyı bir bastırıyor, tekrar açıp baktıktan sonra tekrar kapatıyordu. Kız çocuğu odaya girdi. Oğlanın yüzüne uzun uzun baktı. Çocuk da kafasını kıza çevirdi. Aklında aniden yediği çocuk canlandı. Çocuk yerinden kalkarak odanın köşesine doğru koştu ve aniden kusmaya başladı. Anne hızla çocuğun yanına gitti ve kafasını tuttu fakat gördükleri karşısında şok olmuştu. Çocuğun midesinden çıkanlar çiğ et, kemik ve iç organlardan başka bir şey değildi. Baba kızını tuttu "Gel maleia diğer odaya gidelim." Maleia babasının kucağındayken bile oğlana bakıyordu. Çocuk kusmayı kestiğinde annenin yüzüne baktı. Anne çocuğun gözlerindeki korku ve üzüntüyü gördü. Elbisesinin bir parçasıyla çocuğun ağzını ve terini sildikten sonra onu bağrına bastı, "Geçti çocuğum geçti.."
Yarım saat sonra anne odadan çıktı. "O iyi mi?" dedi kocası. Anne hiçbir şey söylemedi, suratı asıktı. "Üstümü değiştirmem gerek. Maleia nerede?"
"Onu yatağına yatırdım."
"Güzel..."
Anne üstünü değiştirdi ve kocasının yanına gitti. Kendilerine birer bardak su koydular ve bir süre sessiz sedasız oturmaya devam ettiler. Sessizliği bozan ise kocası oldu, "Onu ne yapacağız Laydia?"
"Ailesi yok gibi, midesinden bolca çiğ et çıktı. Yalnız başına beslenmiş olmalı. Sabaha kadar onu kimse aramaya gelmezse bir şeyler düşünürüz olmaz mı?»
"Olur tabi. Ama düşünüyorum da.. Bizim Maleia'dan sonra hiç.. Yani.."
Lafı ağzınlda gevelemeye başladı. Laydia bu duruma öfkelenmişti.
"Söyle artık Carl!"
"Onu kimse aramaya gelmezse.. Ona biz sahip çıkabiliriz."
"Söylediklerini kulağın duyuyor mu senin?"
"Evet haklısın! Ama bir düşün Laydia, Maleia'dan sonra hiç çocuğumuz olmadı. Belki de o bize Ortros'un bir hediyesidir!"
"Tanrıları bu işe bulaştırma! O çocuğun Tanrılarla bir işi yok söylüyorum sana! Evsiz yurtsuz bir çocuk! Bir şeylerden korkmuş ve bizim ahırımıza saklanmış işte.."
"Evet ama.."
"Yeter!"
Laydia ona bağırdıktan sonra Carl sessiz kalmayı tercih etti. Çok geçmeden ikisi uyumaya gittiler. Sabah olduğunda önce çocuk uyanmıştı, ya da hiç uyumamıştı. Fakat herkesten önce kalkan Maleia idi. Çocuğun odasına giderek sessizce onu izliyordu. Çocuk sonunda onu fark ettiğinde ise kıkırdayarak odasına kadar koştu. Gün yeni aydınlandığında Carl tavukların kümesinden yumurtaları topluyordu. Laydia ise evde işlerini tamamlıyordu. Carl sepetini alıp eve girecekken kapıda duran kadına bakakaldı. Simsiyah saçlı, siyah elbiseli çok güzel bir kadın. Carl onu hemen tanıdı. "Laydia, yine ilaç mı istedin!"
"İlaç falan.." Laydia kapıdan çıktığında karşısında cadıyı gördü, aniden dondu kaldı. Cadı bir Carl'a bir Laydia'ya baktı. "Girebilir miyim?"
"Ta..Tabi." dedi Laydia. Cadıyı gördüğü için şaşırmıştı.
Cadı kapıdan içeri girerken başı yukarıdaydı ve burnundan hızlıca nefes alıp veriyordu. İçeri önce cadı sonra Laydia ve sonra da Carl girdi. "Bizi şereflendirdiniz Leydim!" dedi Carl. Cadı bir süre Carl'ın yüzüne baktı. "Bir şey arıyorum.. Ya da birisini. Onu buraya kadar takip edebildim. Dün gece gelmiş olmalı, bir şey gördünüz mü?" Carl ve Laydia uzun uzun birbirlerine baktılar. Maleia ise onları kapının arasından izliyordu. "Hayır Leydim, buraya gelen giden olmadı." dedi Laydia, birbirlerine baktılar. Ürkmüşlerdi, cadıdan korkulması gerektiğini her ikisi de biliyordu. Cadı evin içinde yavaş adımlarla gezinmeye başladı. Çocuğun olduğu odanın kapısına kadar geldi, nefesini içine çekti, "Emin misiniz?"
Laydia ve Carl tekrar sessiz kaldılar. Cadı aniden çocuğun odasının kapısını açtı, karşısında sekiz veya dokuz yaşlarında bir oğlan çocuğu duruyordu. "Bak sen şu işe." dedi. Carl aniden sesini yükseltti, "Marcus buraya gel!" dedi ve elini oğlana doğru uzattı. Bunlar olurken Laydia Carl'ın yüzüne bakmaktan başka bir şey yapmadı. Oğlan, Carl'ın el hareketini gördüğünde hızlıca ona doğru koştu. Carl, Marcus'u kollarının arasına aldı, "Dedim ya bir şey bilmiyoruz!" Cadı yanından koşup geçen Marcus'a baktı. Carl'ın önüne kadar yürüdü ve yere, Marcus'un yüzünün hizasına kadar eğildi.
Ve cadı birden konuşmaya başladı, konuşması bir insana ait değildi. Lisanı ise bilinen bir lisan ile eşleşmiyordu. Cadı Marcus'un anlayacağı dilden konuşmaya başlamıştı. Büyülü bir dil, kendi dili. Cadı da bir yaratıktı en nihayetinde ve Marcus'un bu dili bildiğini biliyordu. Cadı konuşmaya başlar başlamaz köydeki havlayan tüm köpekler ve ağlayan tüm bebeklerin sesi kesildi. O an hamile olan tüm ineklerin buzağısı karınlarında öldü ve süt veren tüm hayvanların sütü kesildi. Cadının konuşması yaklaşık iki dakika sürdü, iki dakikanın sonunda Marcus ve Maleia'nın burunları aynı anda kanamaya başladı..
"Bu dili bildiğini biliyorum yaratık, bu dili anladığını biliyorum! Kızımın yarım kalan sözleri seni bu hale getirdi! Bir hiçtin ve şimdi bir hiçten daha da ötesin. Seni lanetliyorum küçük insan. Seni ve bu evdeki herkesi lanetliyorum. O kızın sana nasıl baktığını görüyorum! En mutlu gününüzde benim sözlerimi aklına getir yaratık çünkü o gün benim çektiğim acıdan daha fazlasını çekeceksin!"
Cadının lisanının tam tercümesi buydu. Tam o anda Marcus ve Maleia'yı ve evdeki herkesi lanetlemişti. Birden ayağa kalkarak kapıdan çıkıp gitti, kapı ardından açık kaldı ve aniden kapandı. Carl Marcus'un yüzüne baktığında korkudan yerinden fırlayacakmışçasına büyümüş iki adet göz ve kanayan bir burun gördü. Maleia ise yere yığılmıştı. Laydia hemen Maleia'nın yanına koşarak onu ayıltmaya çalıştı. "Marcus demek! Başımıza açtığın belaya bak Carl! Hepimizi lanetlediğine adım gibi eminim!" diye bağırdı. Carl ise sinirlendi ve sesini birden yükseltti "Eğer onun dilinden bu kadar anlıyorsan belki de sende bir cadısın! Ne yapsaydım! Çocuğu öldürmesini mi izleseydim!"
Cadı köyün içinden geçip giderken o an düşük yapan ineklerin acı sesi arasında bir çığlık daha duyuldu, cadı bir an kulağını geriye doğru verdi, çığlık sesi Marcus'dan geliyordu. Günün tamamı kasvetli ve yorgun geçti.
Sabah olduğunda Carl tekrar yumurtaları toplamak üzere dışarı çıkmıştı, evinin önündeki manzarayı gördüğünde sepetini birden yere düşürdü. Ardından Marcus çıktı. Carl aniden Marcus'un gözlerini kapatmaya çalışsa da Marcus her şeyi görmüştü. Evlerinin önünde kazığa saplanmış dokuz adet kurt kafası vardı. Marcus'un çok yakından bildiği kurtlardı bunlar. Marcus'un annesi ve kardeşleriydi. Marcus çığlıklar atarak ağlarken cadı onları karşı evin çatısından izliyordu. Saçlarını bugün taramamıştı, karmaşık ve dağınıktı. Tırnakları ise hiç olmadığı kadar uzundu, gözleri ise.. Gözleri tamamen simsiyah idi... Cadı Marcus'un acı çığlıklarını bir süre izledikten sonra birden ortadan kayboldu ve bir daha da görülmedi.