Bölüm Beş | Kimseye Güvenme

1496 Words
Bölüm Beş - Kimseye güvenme Alış veriş merkezine varmamız on dakika bile sürmemişti. Belki de onlarla birlikte sohbet ede ede gelmek bana zaman kavramında küçük şaşmalara yol açmıştı. Neticede kısa bir sürenin ardından buradaydım ve bu kadar büyük bir yer olacağını tahmin etmiyordum. Etrafta butik adı altında belki onlarca hatta yüzlerce mağaza olabilir. Abartma istersen... Evet, abartıyor olabilirdim ancak yaşadığım yer her ne kadar elit olsa da böyle bir şey görmek pek de mümkün değildi. "Ağzını kapat da salyaların akmasın." Olivia açık olan çeneme elini götürerek hafif bir şekilde ittirdi. O bunu yapana kadar ağzımın açık olduğundan haberim yoktu. Aslında bakarsanız, umurumda değildi. Şu an bu koca yapının altını üstüne getirmek istiyordum. Biraz alış veriş delisi olabilirim. Çok az... Karşımızda, tahminimce içeriği elbise, abiye türü olan bir dükkana girdik ve bir anda hepimiz dağılarak maden arıyormuşçasına bütün elbiselerin önüne, arkasına, bedenine, rengine, kumaşına baktık. Hepsi birbirinden güzel elbiselerin içinde seçim yapmak, normalden daha zordu ki normali bile bana aşırı zor geliyordu. Gelirken aklımda giyeceğim kıyafeti, ayakkabıyı, makyajı ve çantayı tasarlamıştım zaten. Ona uygun bir şeyler bulmak istiyordum. Bütün elbiseleri birbirinden ayıran en büyük özelliği, rengidir. O yüzden etrafıma, bebek mavisi bir şeyler görene kadar bakındım. Çok uzun sürmedi neyse ki. Elime aldığım, renk olarak tam istediğim gibiydi. Ancak boyu... Pekala, bu bacaklar bu kadar çok saklanmak için uygun değildi. Daha kısa bir elbise vardı hayalimde. Aldığım yere koyarak bakmaya devam ettim. Birkaç tane daha dükkan gezdik. İstediğim şekilde ayakkabı ve çanta bulabildim. Ama en önemli parçayı bir türlü bulamadım. Kızlar istedikleri elbiseyi almış, beni bekliyordu. Arkamdan, yaklaşık on adım gerimden geliyorlardı. Onları baya yormuştum ki bende baya yorulmuştum. Umutsuzluğum bütün bedenimi ele geçirirken en yakın gördüğüm banka bıraktım kendimi. Yüzümü yere eğerek ayakkabılarımı incelemeye başladım. Her ne kadar ayakkabılarıma baksam da gözlerim onları görmüyordu. Tek gördüğüm yüzümden düşen hayal kırıklarının parçalarıydı. "Neden bu kadar seçici davranıyorsun ki? Neticede sadece bir gece olacak ve o kadar insanın arasında kıyafetlerimiz göze çarpmayacak bile." Sophia elini belime koyarak destek vermek istercesine yavaş yavaş sürtmeye başladı. Ona gülümsedim. Haklıydı. Ama ben göze çarpacak kadar güzel olmak istiyordum. Bu sadece bugün için değildi. Ben her zaman nefes kesici görünmek istiyordum. "Ama o elbise ile kombinimi tamamlayabilirim." Sesim ağlamaklı çıkıyordu. Bulamadığıma gerçekten üzülüyor muydum yoksa bedenim bu kadar yorgunluğu kaldıramayıp ağlamak mı istiyordu. "Bebeğim, sen bu konuşma şeklin ile zaten bütün dikkatleri üzerine çekersin. Boş ver kombini." Olivia hala aksanıma alışmamış olacak ki her konuştuğumda bana büyülenmişcesine bakıyordu. Oflayarak ayağa kalktım. Daha fazla bakmamın bir anlamı yoktu. Neredeyse bütün mağazaları dolaşmıştık ve istediğim o bebek mavisi, ince kollu, tütü etekli elbise yoktu. Yüzümü yerden kaldırmayarak çıkışa doğru yürümeye başladım. Yine de kalan küçük umudum ile etrafıma son bir kez bakış attım ve... "Buldum seni!" Vitrinde gözüme çarpan o bebek mavisi elbiseye doğru koşarken elimdeki bütün poşetleri yere bıraktım. İçimde, küçük bir yerlerde kızların onları almaları için dua ederken geriye kalan bütün bedenim, umursamıyordu. Onu bulmuştum ve bir daha kaybetmek istemiyordum. Cama resmen yapışarak elbiseyi incelemeye başladım. Sırtındaki büyük dekolteyi süsleyen bağcıkları, dökümlü eteği ve ince askıları ile her ne kadar hayalimdeki gibi olmasa da hayalimden daha güzeldi. Hemen içeriye girerek bir personel aramaya başladım. Gözlerim ile etrafa fıldır fıldır bakarken daha yeni dükkana giren kızlara kaydı. Neyse ki poşetlerimi almışlardı ancak konumuz bu değildi. Ben bulamayınca beni bulan görevliye sarılmamak için kendimi zor tuttum resmen. "Şu vitrindeki elbisenin S bedenini istiyorum." Adam bana bakarak gülümsedi ve arkasını dönerek kıyafetler arasında gözden kayboldu. Yükümü bir ayağıma verdim ve diğer ayağımla yere vurup ritm tutarak beklemeye başladım. Her beş saniyede bir bütün nefesimi vücudumdan dışarıya atarak sanki uzun zamandır bekliyormuş gibi tepkiler verdim. Ama evet. Uzun zamandır bu elbiseyi bulmayı bekliyordum ve daha fazla beklemeye tahamülüm yoktu. Adam iki dakika sonra elbise ile yanımdaydı ancak bu bana sanki on yıl sürmüş gibi geldi. Yine de elbisenin sonunda elimde olması heyecanı ile bütün yorgunluğumu bir kenara bırakarak, denemeden kasaya doğru yürüdüm. Neyse ki burada sıra yoktu ve direkt kasa görevlisine elbiseyi uzatabildim. "Altı yüz elli dolar." Kadının yüzüme bakmadan söylediği bu üç basamaklı sayı ile bir anda yutkundum. Aslında bende olsam, yüzüme bakamazdım. Neden bir şeyi alırken fiyatına bakmam ki... Yine de daha fazla rezil olmamak için kartımı çıkartıp ödememi yaptım. Bunun üstüne soğuk bir su içmek istiyordum ancak ona verecek param bile kalmamış olabilirdi. "Sonunda, hadi gidelim." Onlardan daha çok, ben gitmek istiyordum artık yurda. Cidden baya yorulmuştum ve tek istediğim sıcak bir duştu. Gelirken on dakika sürdüğünü düşündüğüm yol, dönerken sanki elli misli artmış gibiydi. Yine de sonunda varabilmiştik güzel yurdumuza. Tabi bu güzelliği mahveden çok fazla etken vardı ancak bunu umursayarak, ruhsal olarak da kendimi yoramazdım. Poşetleri birer birer çalışma masamın üzerine bıraktım. Normalde her alış verişin ardından, kıyafetleri teker teker deneme gibi bir alışkanlığım vardı ancak bunu bugün yapmayacaktım. Aldıklarım bir bütün olarak nasıl gözüktüğünü ne kadar çok merak etsem de tükenmişliğim bu merakı ezip geçiyordu. O çok istediğim duşu bir kenara bırakarak kendimi yatağa fırlattım ve bedenimin yatağın içinde yavaş yavaş kaybolmasına izin verdim. *** Akşam yemeği için yemekhanedeydik. Aslında uykumla vedalaşmak istemiyordum ancak Chris'in izlediği komik olmayan videolara anıra anıra gülmesi bütün hayallerimin sonu olmuştu. Alış veriş merkezinin dönüş yolunda numarasını aldığım Olivia'yı arayarak maalesef ki onu da uyandırdım ve aç olup olmadığını sordum. O da bir süre beni geri çevirse de, en sonunda dayanamayarak olumsuz yanıt istemediğim soruma, "evet" diyebilmişti. Şu an onunla birlikte yemekhanedeydik. Tabi bir de ikimizin kurbanı olan Sophia'da yanımızda uykulu bir şekilde oturuyor, aldığı yemeği zorla ağzına tıkmaya çalışıyordu. Emma ise... Hangi cehennemde olduğunu hiçbirimiz bilmiyoruz. Bilmek de istemiyoruz. Aslında ben istemiyorum. Diğerlerinin o sulu boya paleti ile bir dertlerinin olduğunu sanmıyorum. Chris'in merdivenlerden aşağıya doğru indiğini görünce yüzümde bir tebessüm oluştu. Hayır, onu gördüğümden dolayı değil. Artık odada olmadığına dair bir kanıt olduğu için. Mutlu bir şekilde tekrardan uyuyabilirdim! Daha bir iki kaşık aldığım yemeğimi bir an önce bitirmek için hızlandım. Kızların bakışları bana yönelmişti ve ağzımda lokma varken açıklamaya çalışmak yerine, tamamen bitirince konuşmayı tercih ettim ve gözlerimi onlardan alıp tekrardan yemeğime çevirdim. Ben bitirinceye kadar onlar da başka bir şeyle ilgilenmeye başlamışlardı zaten. "Ben çıkıyorum. Beyin yoksunu Chris odayı terk etmiş bulunmakta. Bu fırsatı kaçıramam. Afiyet olsun!" Son kelimeyi uzatarak söylerken çoktan masadan kalkmış bir şekilde odama doğru koşmaya başladım. Bana baktıklarını hissedebiliyor ancak geri onlara dönmeye vakit bulamıyordum. Asansörün önüne geldiğimde beşinci katta olduğunu görmem ile büyük bir hayal kırıklığına uğrasam da pes etmedim. İnip, tekrardan yukarıya çıkması benim merdivenleri kullanmamdan daha çok uzun süreceği için derin bir nefes alarak yönümü değiştirdim. Odamın önüne vardığımda asansörün henüz ikinci katta olduğunu görünce kendimi haklı çıkartarak gülümsedim. Ancak odayı açtığımda içeride gördüğüm manzara ile bütün gülümsemem yüzümden bir anda puf olup gitti. "Burası cehennem değildi oysaki." Mırıldanarak söylediğim şeyi ben bile duyamamışken Emma kaşlarını çatarak bakınca elimi alnıma bastırdım. "Dedim ki, Chris bahçede seni beklediğini söyledi." Kollarını birleştirerek hiçte tatlı olmayan bir tebessüm ile yüzüme baktı. "Hayır, bana burada beklemem gerektiğini söyledi." Bütün gerginliğim kendini ikiye katlarken tanrıdan sabır diledim. "O zaman fikrini değiştirmiş." diyerek yatağa atladım. Tek istediğim uyumaktı sadece... "Pekala." Odadan çıktı. Bunu kapının açılıp, kapanma sesinden anlamıştım. Emin olmak için, kapattığım gözlerimi tekrardan açtım ve yoktu. "Sonunda..." Gözlerimi bir daha açmamak ümidi ile tekrardan kapattım ve bedenimi serbest bırakarak en rahat pozisyonu aldım. Bundan sonra beni hiçbir güç kaldıramazdı. Taki telefonumdaki bildirim sesini duyana kadar. Yazmamakta kararlısın sanırım. Evet. Ancak ne yazık ki mesajı açmış bulundum ve görüldü atmaktan hoşlanmazdım. Sorun ne yine? Bu mesajdan önce attığı yüzlerce mesaj daha vardı. Bunları sabah atmıştı ancak yazmamak konusunda kendime bir söz verdiğim için bakmak istememiştim. Şimdi de istemiyorum aslında, belki daha sonra. Ne bu öfke? Ben sana ne yaptım Flora? Artık kavgalarımız beni boğmaya başlamıştı. Buna bir şekilde son vermeliydim yoksa bu çocuğu öldürecektim. Aslında öldürmek, kavgalara son vermesinden daha kolay bir yöntemdi. Cidden artık bu öfkene son vermelisin yoksa her şey çok kötü olacak. Derin bir nefes aldım. Anlayışla karşılamasını beklemiyordum ancak içimdeki küçük umut için ekranı kapatmadım. Kimseye güvenme. Bildirim panelimde gözüken bu mesaj Steve'den değildi. Böyle bir numara kaydetmemiştim ve mesaj ile birlikte bir fotoğraf da göndermişti. Nedense içimde kötü bir his oluştu. Bildirime basmak ile basmamak arasında küçük bir ikilemde kalmıştım. En sonunda merakıma dayanamayarak bastım. Fotoğraf, mesaja girene kadar açılmamıştı. Bunu atan kişi kendini göstermek istemiyor olacak ki profil resminde sadece siyah bir ekran vardı. Nihayetinde fotoğraf açılınca gördüklerim karşısında donakaldım. Bütün bedenimin titrediğini ancak bunu kontrol altına almaya çalıştığım her saniye daha çok zorlandığını içten içe hissettim. Gözlerim deli gibi yanıyor, bununla birlikte üzerine bir yağmur bulutu düşmüşcesine ıslanıyordu. Hatta bu küçük gölet bu kadar suyu kaldıramayarak taşmaya karar verdi ve yanaklarımda bir bir iz bırakmaya başladı. Telefonum ellerimden yavaşça kayıp düşerken sanki onu ağır çekimde izliyormuşum gibi hissettim. Her şey o kadar çok yavaşlamıştı ki kalbimde buna ritm uyduruyordu. Ancak ben bu sessizliğin arasında yavaşlayan kalbimin çarpmalarını kulak zarlarım patlayacakmışçasına duyuyordum. Titreyen ellerim ile kapattım onları. Duymak istemiyorlardı sanki bu sesi. Son versin, artık atmasın istiyorlardı. Bende öyle istiyordum şu an. Dursun istiyordum, atmasın istiyordum. Kulaklarımı başka bir ses doldurunca atık cidden atmıyorlardı. Hayat benim için donmuştu adeta. "Flora, gözlerin... sarı!" >Bölüm Sonu<
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD