BÖLÜM ALTI - ÖFKE
"Çünkü benim korktuğu şey balmış da ben fark etmemişim."
Bazı acıları kelimeler ile ifade edemezsin ya. Tam olarak o durumdaydım şu an. Ne desem, ne yapsam içimdeki öfke bir türlü dinmiyordu. Ruhsal acı dedikleri şey bu olsa gerek. Kendime zarar vermek istiyorum. Bedenimin acısı, bu iğrenç hissi geçirir diye umut ediyorum ama nafile. Ne duvara attığım bir yumruk; ne de, belki yüz belki de bin saç telimin elimde kalması geçirmiyordu bu tarifsiz acıyı.
Ölmek istiyordum adeta. Hayatıma bir son vermek istiyordum. Ölen bedenimin acıyı hissetmeyeceğini çok iyi biliyordum ancak bunu yapabilir miydim? Ben bunu yaparsan o pişman olur muydu ki? Ya da o pişman olsun diye bunu yapmalı mıydım.
Asla! Bunu onun yanında bırakamazdım. O pişman olsun diye annemi büyük bir yokluğun içine atamazdım. Zaten pişman olsa da ne yapabilirdi ki? Bir iki gün vicdan azabı belki biraz üzüntü, ardından hayatına bebekler gibi devam.
Saatlerdir yumruk şeklinde tuttuğum elimi biraz daha sıktım. Tırnaklarım teker teker derime geçtiğini sesinden anlıyor ancak hiçbir şekilde hissetmiyorum. Neden? Neden acıtmıyor?
Elimdeki telefonunun ekranına bir kez daha baktım. Artık bu son bakışım olmalıydı çünkü her bakışımda bir öfke patlaması yaşanıyordu içimde. Steve ile tanımadığım bir kız bankta oturuyordu. Steve, kızın omzuna kolunu atmış bir şekilde onu öpüyordu. Bir an ne kadar da iğrenç gözüktüğünü düşündüm. Acaba bizde böyle aptal gibi mi gözüküyorduk yoksa öfkemin verdiği o ağır duygu ile bu kadar kötü bakıyordum.
Kesinlikle iğrenç gözüküyordu. Kızın yüzünde isteksiz bir ifade vardı. Sanki Steve ona zorla yaklaşır gibiydi. Bu fotoğrafı iğrenç kılan şey de bu olsa gerek. Kaşlarımı çattım. Ben böyle bir insana bu kadar yılımı feda etmiş olamazdım. Kızı resmen zorla öpüyordu ve ben.. Ah düşüncesi bile berbat. Başkalarının öpmek bile istemediği kişiye ben doyamıyordum. Elimi saçlarıma götürdüm. Bir tutam saçımı aldım ve biraz çektim. Başım çatlayacak gibi ağrıyordu ve ağrıyı azaltmak için kendimce böyle bir yöntem bulmuştum. Biraz daha çektim, geçmediği fark edince. En sonunda pes ederek kendimi yatağa bıraktım. Chris gözlerimin sarı olduğunu, söyleyerek odadan çıkıp gitmişti. Anlamamıştım ama dolu olduğu için yanlış görmüş olduğu aşikardı. Yine de bu kadar korkmasına gerek yoktu. Derin bir nefes aldım ve kafamı sallayarak aklımdaki bütün düşünceleri def ettim. Şu an konumuz Steve'den nasıl intikam alacağımdı. Bir süre düşündükten sonra aklıma gelen fikirle içimde tabi ya diye bir ses yankılandı. Gülümsedim ve elime telefonumu alarak bana mesaj atan kişiye girdim. Ne bir fotoğrafı ne de ismi vardı. Sadece numarası gözüküyordu. Aramaya çekindiğim için ilk önce mesaj atmaya karar verdim. Sen kimsin, yazarak gönder tuşuna bastım. Tek tik gözüküyordu. Ona gitmesini bir süre bekleyecektim anlaşılan. Telefonu komidinin üzerine bırakarak beklemeye başladım. Umarım uzun bir bekleyiş olmaz.
Fotoğrafı gördükten sonra Steve'i her yerden engellemiştim. Ona sorsam aptal aptal açıklamalar yapıp, günün sonunda beni haksız çıkarmak için elinden geleni ardına koymayacaktı. Ve neticede başaracaktı. Uğraşmaya -şu anlık- kesinlikle değmezdi. Beni başkasından aramayı akıl edene kadar kafa dinlemek istiyordum ki onun sesini duyduğum her telefon numarasını engellemeye yetecek bol bol enerjim vardı. Biraz dinlenmeye karar vermeden önce düşündüm. Bugün önemli bir şey olup olmadığını. Ne yazık ki parti olacağı aklıma geldi. Telefonu tekrar ve tekrar elime alarak saate baktım. Ekranın üzerinde yazan koca "6.12 pm" yazısı ile ayağa kalktım. Kırk sekiz dakikaya aşağıda olmam lazımdı ve ben henüz duş bile almamıştım. Hızlıca kıyafetlerimi çıkartarak yatağın üstüne fırlattım. Kendimi havluya sarıp valizimden bakım eşyalarımı aldım. Bu sefer akıl edebilmiştim. Duş jeli, şampuan, saç kremi, sabun, kese ve jiletin hepsini taşımak havluyla birlikte pek kolay olmuyordu ki kapının güm diye açılması durumu biraz daha zorlaştırmak için yeterli sebepti.
"Bu işte günümü güzelleştirebilir." Chris'in pis bakışlarını üzerimde hissettikçe yüzümü buruşturdum. Az önceki korkusu ne ara yok olmuştu ki?
"Önüne dön! Ayrıca seni en son gördüğümde bana baka baka kaçıyordun. Şimdi ne değişti?" Alt dudağını ısırdı ve sonunda gözlerini, gözlerime çekebilmişti.
"Sen." diyerek kısa bir cevap verince gözlerimi devirdim ve duşa girdim. Zaten bu kadar zaman girmemem hataydı. Arkamdan kapıyı de kilitlemeyi ihmal etmedim.
"Dikkat et de sarı gözlerin su ile bal gibi atmasın. Çünkü benim korktuğu şey balmış da ben fark etmemişim." Salaktı, evet. Ama bir o kadar da tatlı olabiliyordu. Gülümsedim.
"En iyi balı kim seçer biliyor musun?" Suyu açarak artık sesini duymayacağım bir hale getirdim ortamı. Eşyalarımı küvetin yanına koyarak kendimi henüz dolmamış olan bu küçük havuza bıraktım. Her su tanesinin vücuduma düşmesi, sanki bir süre sonra delip geçecekmiş gibi bir hissiyat veriyordu. Bunu sevdim. Suyu bir insanın dayanabileceği en son sıcaklık derecesine getirdim. Artık hem delecekmiş gibiydi, hem de deli gibi yakıyordu. Bunu daha çok sevdim. Orada bütün zamanımı öldürmek için bir çok şeyimi verebilirdim ancak acelem vardı sonuçta.
Yine de en azından on dakika bu şekilde bekleyebilirdim.
>Part 1 Son<