Bölüm Üç | Aşk Doktoru

1467 Words
BÖLÜM ÜÇ - AŞK DOKTORU Belki de hak etmişti. Ölüm onun için hazırlanan en güzel intikamdı. "Uyansana aptal kız. Kabus görüyorsun!" Odadaki tüm havayı solumak istercesine derin bir nefes aldım. Karşımda Chris olmasına bu kadar sevinmeyi planlamıyordum. Kollarımla ona öyle bir sarıldım ki şaşırmaya bile zamanı olmamıştı. Gözlerimi kapattım ve bunların rüya - ya da kabus- olmasına binlerce kez şükrettim. Chris, boğazını temizleyerek dikkat çekmeye çalışınca kollarımı ondan yavaşça çektim. Aramızda belki de bir adım mesafe yoktu. Gözlerimi tedirgin bir şekilde boynundan yüzüne doğru kaldırdım. Bana endişeli bir şekilde bakıyordu. Ne yani? Benim için korkmuş muydu? Ondan kaçmak istedim. Bir an önce uzaklaşmak... Ancak beni, karşı koyamadığım bir güç kaçmama izin vermiyordu. Aynı zamanda daha da yaklaşmak, kokusunu bütün hücrelerim tadana kadar burada kalmak istiyordum. Fakat o bu yakınlığı garip bulmuş olmalı ki gözlerini sıkıca kapatarak oturduğu yatağımdan bir anda kalktı. Tekrardan boğazını temizledi ve düz bir surat ifadesi ile bana bakmadan "iyi misin?" diye sordu. Bende kendimi toparladım. Bu tuhaf hislerin, gördüğüm rüyanın etkisiyle olduğunu düşündüm ve buna inandım. "Sanırım." İyi değildim. Babamı yeni kaybetmiştim. Arkadaşları ile gittiği denizde dalış yaparken oksijen tüpünü kontrol etmemişti ve derinlerde havasız kalarak -yani boğularak- hayatını kaybetti. Hem babamı tekrardan hatırlamak, hem de korkunç bir kabus görmek beni ciddi anlamda sarsmıştı. Onu düşündükçe gözlerimin yaşardığını hissettim ve Chris'in görmemesi için yatakta diğer yöne doğru döndüm. Damlaların birer birer gözlerimden düşmelerine izin verdim. Hıçkırıklarımı teker teker yuttum ve ağzımdan nefes almaya özen gösterdim. Ağladığımı anlayıp benimle dalga geçmesine şu anlık gerek yoktu. Hala aklım almıyordu. Günlerce ölmesini dileğim adamın ölmesine inanmak istemiyordum. Hani derler ya onun değerini ancak kaybedince fark edersin, diye. Haklıydılar. Ben babamdan her gün nefret ettim. Her gün annemi dövmesinden nefret ettim. Her gün benden nefret etmesinden, nefret ettim. Sürekli alkol içmesinden, annemi aldatmasından, küçük kardeşime iğrenç bir hayat sunmasından nefret ettim. Ama insanoğluyuz. Baba diyeceğim birisine ihtiyaç duyuyordum. Aslında doğduğumdan beri ben buna ihtiyaç duydum. O benim biyolojik babamdı. Bana manevi açıdan hiçbir şey sunmamıştı. Evet zengindi. Bu kadar iğrenç insanın tek ele alınır noktası buydu. Sadece insanlara güzel gözükmek için kılıfıydı onun, zenginlik. Ama bize yetmiyordu. Her şeyi ile öyle olmasını istiyorduk. Keşke o ölmeden görebilseydik umduğumuzu. Belki de hak etmişti. Ölüm onun için hazırlanan en güzel intikamdı. *üç saat sonra* Gözlerimi Chris ve bir kızın gülüşme sesleri ile açtım. Ne zaman uykuya daldım, bilmiyorum. Onlara doğru dönmek istediğimde Chris "Şşt, sessiz ol! Uyanacak." dedi Bende dönmek yerine dinlemeye karar verdim. "Tamam tamam." Kız yüksek ihtimalle aptaldı. Çünkü normal bir insan, kendi özgür ifadesi ile Chris'le birlikte olmaz. "Özledin mi beni?" Midem bulanmaya başlarken öpüşme sesleri, beni daha da zorluyordu. Ne saçma bir soru bu! Cıvık cıvık ilişkilerden nefret ediyordum "Asıl sen beni özledin mi hmm..." Tuhaf tuhaf ses çıkartarak tatlı olacağını düşünüyorsa kız, çok yanılıyordu. "Evet, çok. Hemde baya çok." Yüzümü buruşturdum. Umarım bunları söylerken kendisinin seksi gözüktüğünü düşünmüyordu Chris. "O zaman neyi bekliyorsun. Gel yanıma." Öpüşme sesleri artık kulağımı tırmalamaya başlayınca ayağa kalktım. Onlara döndüm ve aptal suratları ile karşı karşıya kaldım. Tek şükrettiğim kısım, giyinik olmalarıydı. "İğrenç." Diyerek tuvalete girdim koşar adımlarla. Arkamdan da ne olur ne olmaz diye kapıyı kilitledim. Kafamı kilitten kaldırıp döndüğümde aynadaki görüntümle karşılaşmam ve göz altımdaki morlukları görüp korkmam, neredeyse iki salise içerisinde oldu. Bir gün içerisinde hem bir sürü olaylar yaşayıp, hem de bu kadar çok uyumaya vakit bulabilmiş olmamdan kaynaklıydı bu görüntü. Musluğu açarak üç defa yüzüme su fırlattım. En sonuncusunu yaparken elimle, sanki morluklar gidecekmiş gibi sürttüm. Bir etkisi olmayacağını bildiğim için aynaya bakıp doğrulayınca pek de hayal kırıklığına uğramadım. Neyse ki su biraz da olsun kendime gelmeme sebep oldu. Yine de bir süre sadece yüzümü incelemek istedim ve aynaya bakarak günümün neredeyse on dakikasını orada harcadım. Pek bir önemi yoktu aslında. Okul henüz açılmamıştı ve ne yapacağımı bilmediğim koskoca bir gün ile karşı karşıyaydım. Tuvaletten çıktığımda kız gitmişti, neyse ki. Chris gülümseyerek telefonla uğraşıyordu. Ben de kendimi yatağa fırlatarak komidinin üstüne bıraktığım telefonumu elime aldım. Daha güneşin doğmasına iki saat vardı. Bu kadar saati Steve'in attığı can sıkıcı mesajları okuyarak geçirebilirdim. Daha bir gün bile olmadı ve sen beni unuttun. Neden böyle yapıyorsun Flora? Ben sana ne yaptım? Aslında bu kadar çok üzülmemeliyim, ne de olsa ben sadece sevgilinim. Sen babanın ölümünü bile iki günde unutmuş bir insansın. Son okuduğum mesaj ile küçük bir şoka uğradım. Nasıl bir kalbi vardı ki bana bunu söyleyebilirdi. "Sevgilin mi?" Bana baktığını konuşması ile anladım. Kısa bir bakış attıktan sonra tekrardan yüzümü telefona çevirdim ve sadece kafa sallamakla yetindim. "Seni bu şekilde üzen birisinden uzak durman gerekiyor bence." Tekrar yapıyordu. Benim adıma kararlar vermek onun hakkı değildi. "Sana ne? Aşk doktoru musun sen?" Gülümsedi. "Ben sadece fikrimi dile getirdim ve evet. Çoğu kız bu kelimeyi benim için kullanır." Hınzır bir şekilde gülerken yakaladım. Bende ona katılarak aynı gülümsemeyi yüzüme koydum. "Çoğu kız demek." Duraksadım. "Bu işin içinde bir terslik var. Aşk dediğimiz kelime bir kişiye ait olmalı, öyle değil mi?" Bana baktı. Kafa sallamasını ya da bir şey söylemesini bekledim ama cevap vermeyince derin bir nefes alarak konuşmaya devam ettim. "Öyle Bay Aşk Doktoru. Ne yazık ki kızlar size yalan söylemiş." diyerek bakışlarımı ondan çektim ve telefona döndüm. O hala bana bakıyordu, hissedebiliyordum. Ama umursamadım. Ekranda hala Steve ile olan mesajları görünce devamını okumadan cevap yazdım. Günüm yoğundu. O yüzden cevap veremedim. Özür dileyecektim ama o mesajından sonra bunu yapmak hiç içimden gelmedi. "Sen ona aşık mısın?" Duyduklarım bana şok etkisi yarattı. Bunu cevaplamamı hak edecek kadar samimi miydik? "Evet." Yine de uğraşmamak için cevabını verdim. Tabi ben ne istersem genelde tersi çıktığı için o konuşmaya devam etti. "Demek tek kişilik hakkını seni üzen birisi için kullandın. Zavallıca." Sinirlensem de, aslında haklıydı. Ağzımı açtım bir şeyler söyleyebilmek için. Fakat yapamadım. Söylenebilecek hiç bir şey yoktu. "Sen hiç aşık oldun mu?" Soruyla ancak kurtulabiliyordum bu cümlesinden. "Sana ne?" Kaşlarını kaldırarak sinir edici bir gülümsemeyle bana baktı ve önüne döndü. Bu galiba onun intikamıydı. Aynı tepkiyi ben verdiğim için sinirlenmedim. Ne de olsa bu onun hakkıydı. Instagram'a girerek biraz oyalanabilirdim. En azında kahvaltı saati gelene kadar. Odadaki panoda yemekhanenin açılış ve kapanış saatleri yer alıyordu. Kahvaltının saatini gösteren bölümde '07.00 - 10.00' yazıyordu. Yani hala iki saatlik vaktim vardı telefonumla vakit geçirmek için. Bir süre i********:'da takıldım ve saate bakmak aklıma hiç gelmedi. Neyse ki Chris'in ayaklanmasının sebebi ancak kahvaltı olabileceği için bende kalktım. Telefonumu, hazırlanana kadar şarja takmak için valizlerimden birini açtım. Neyse ki doğru hatırlıyordum. Cihazı çıkartarak yatağın yan kısmındaki fişlerin birisine taktım. Bunu yaparken saate bakmayı da ihmal etmedim. Yedi buçuğu gösteriyordu ve geç kalmış sayılmazdım. Tekrardan aynı valize yönelerek kısa bir tişört ve voleybolda kullandığım tayt şortlardan birini çıkardım. Üstümdeki tişörtün eteklerini elimle kavramıştım ki Chris'in hala odada olduğunu, beni izlediğini fark ettim. Çıkarttığım kıyafetleri sinirle alarak banyoya yöneldim. Kapıyı kilitleyerek kendimi güvenceye aldım. Ne de olsa bir AŞK DOKTORU ile kalıyorum. 'Aslında duş alabilirim.' diye düşünerek tekrardan odadan çıktım, havlumu ve iç çamaşırlarımı alarak banyoya girdim. Yine kapıyı kilitlemeyi ihmal etmedim tabi. Şampuanımı almadığımı fark edince belki sinirlenir, diyerek onunkini kullandım. Tamamen kendimi hazır hissedince odadan çıktım. Aslında pek de uzun süren bir hazırlık alışkanlığım yoktu. Üstümü giyinip saçlarımı kuruttum ve tepeden bir at kuyruğu yaptım. Kapını karşısındaki asansörün düğmesine basarak çok uzakta olmayan -bir üst kattaki- asansörü beklemeye başladım. Kapı açılınca Olivia'ın gülen yüzü ve arkasında duran iki kızı görmem bir oldu. "Aaa Flora!" diyerek üstüme koala gibi yapışan Olivia'ya eşlik ettim. Bu kadar samimiyete bence pek fazla gerek yoktu. Yine de tek başıma kahvaltı yapmayacak olmam beni az da olsa mutlu etmişti. "Bakın, size bahsettim İngiliz aksanı olan kız." Birisi cana yakın bir şekilde elini uzattı. "Ben Sophia." Elini tuttum ve gülümsedim. Siyah saçları ve beyaz teni ile bir çok kıza taş çıkartacak güzellikteydi. Diğeri yüzüme bile bakmıyordu. Elindeki telefonla birine mesaj yazmakla meşguldü. Onun, Sophia'nın aksine uçlarına doğru sarılaşan kahverengi saçları vardı. Sarı boya, yanan saçlarını göstermek için varmış gibi duruyordu. Düzleştirdiği için uçlarındaki kırıklar belki de kırk metre öteden belli olurdu. "Ben de Flo..." Konuşmamı kesti. "Evet biliyoruz. Ben Emma." Sesi tanıdık geliyordu. Evet! O, bu gece odama gelen davetsiz misafirdi. Güldüm. Ya beni sevmemişti ya da utanıyordu. Aslında ilk seçenek daha mantıklıydı. Netice de kim sevgilisinin yanında kalan bir kızı sevebilirdi ki. Cevap vermedim. Asansörün düğmelerine döndüm. Yemekhane kaçıncı kattaydı, bilmediğim için hali hazırda basılmış '0' numarasına inmesini bekledim. Onların da oraya gideceklerini umdum. Öyle değilse baya rezil olurdum. "Sen kiminle kalıyorsun?" Olivia'nın sorusuna cevap verene kadar kapılar açıldı. Konuşurken onlarla yürümeye devam ettim. "Aptalın tekiyle." Bu cümlem Emma'nın dikkatini çekmiş olacak ki sonunda bana döndü. "Chris diye bir çocukla." Üçü beni bırakıp birbirlerine döndüler. Şaşkın yüz ifadeleri ile komik gözüküyorlardı. Emma hariç. O biliyordu sonuçta. "Emma'nın sevgilisi olan mı?" Olivia cidden patavatsızdı. "Sanırım." diyerek gülümsedim. Emma'nın yüzü domates gibi kızarmıştı. Öfkeden elindeki telefonu sıkarak parçalaması an meselesiydi. Sanırım ikinci günden kendime bir düşman edinmiştim ki bununla birlikte daha da eğlenceli geçeceğini umut ediyordum bu sıkıcı lise hayatımın. >Bölüm Sonu<
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD