bc

ABLAMIN YAZGISI

book_age18+
1
FOLLOW
1K
READ
family
drama
kicking
like
intro-logo
Blurb

Bir evde iki düğün olmazdı; ama tek bir ölüm, benim tüm hayatımı çalmaya yetti.Henüz yirmi yaşındaydım. Hayat benim için ablam Bahar’ın yaklaşan düğünüyle rengârenk bir masala dönüşmüştü. Mardin’in o ağır, görkemli ve kadim havası konak manifoldunu tamamen sarmıştı. Odaları kaplayan ağır öd ağacı kokuları, avluda uçuşan işlemeli kumaşlar, sandıklardan çıkan göz alıcı altınlar... Ben, ablamın gözlerindeki o ışıltıya bakıp kendi geleceğimi hayal ediyordum. Onun mutluluğu, benim yarınlarımın bir aynasıydı sanki. Fakat kaderin, ailemizin üzerine simsiyah bir tül gibi çökeceğinden bihabendim.Düğüne sadece yedi gün kalmıştı. Bütün konağı inletmesi gereken zılgıtların yerini, bir anda kulakları sağır eden korkunç bir sessizlik aldı.Ablam Bahar, bembeyaz gelinliğini öylece bir kenara bıraktı ve hiçbirimizin anlam veremediği o karanlık boşluğa adım attı. Odasına girdiğimde gördüğüm şey sadece ablamın tavan tavan asılı kalan cansız bedeni değildi; ailemizin onuru, neşesi ve benim yaşama sevincimdi. Arkasında ne bir not bırakmıştı, ne bir veda, ne de tutunabileceğimiz tek bir ipucu...Neden?Bu soru, babamın alnında derinleşen çizgilerde ve annemin konağın taş duvarlarında yankılanan bitmek bilmeyen feryatlarında asılı kaldı. Ama bizim yaşadığımız bu topraklarda, törelerin ve insanların gözü önünde yas tutmak bile büyük bir lükstü.Ablamın toprağı bile soğumamışken, Kerem tarafının kapımıza dayanması çok sürmedi. "Sözün yere düşmesi" korkusu, yüreğimizdeki o taze acıdan çok daha ağır bastı. Babam, sarsılan itibarını kurtarmak ve iki aile arasındaki bağı koparmadan bu krizi kapatmak için hayatımın en karanlık kararını verdi.Ben, daha ablamın kokusu odalardan silinmeden, onun için dikilen o soğuk gelinliğin içine girmeye zorlandım.Ablamın intiharının üzerindeki o karanlık sır hâlâ odamın köşelerinde bir hayalet gibi fısıldarken; ben simdi hem canım ablamın yasını tutmak, hem de onun yarım bıraktığı bir adamın karısı olmak zorundaydım. Ayna karşında üzerimdeki gelinliğe bakarken, aslında bir gelinlik değil, kendi kefenimi giydiğimi hissediyordum.

chap-preview
Free preview
NİYE YAPTIN ABLA
Bizim konağın beyaz duvarlarına çarpan o yakıcı güneş, içeriye bayram zılgıtları değil, ölümün buz gibi ve sağır edici sessizliğini getirmişti. Bir hafta sonra ablam Bahar’ın gelin olarak çıkacağı o odanın kapısı, o sabah bir daha hiç kapanmamak üzere sessizce aralanmıştı. Ablam Bahar... O ipekten dokunmuş bembeyaz gelinliğin ağır yükünü taşıyamamıştı. Kendini astığı o tavan, sadece bir kadının canını almamış; iki ailenin on yıllardır süren dostluğunu, itibarını ve hayallerini de beraberinde götürmüştü. Babam Cemal Bey, o odaya girdiğinde dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetmişti. Yıllardır en yakın dostu, kan kardeşi Haşmet Karadağ’a verdiği söz, evladının cansız bedeniyle birlikte ayaklarının altına serilmişti. Evin en küçüğü olan ben... Ablamın gölgesinde, onun neşesiyle huzurla büyüyen Aylin... Yaşananları anlayamayacak kadar sarsılmış, şoka girmiştim. Ablamın cenazesi toprağa verilir verilmez, konağın üzerine çöken o katran karası hava bu kez benim omuzlarıma yüklendi. Babam, hırpalanmış gururu ve tutulması gereken o kutsal "kan kardeşi" sözüyle karşıma dikildi. "Bahar kaçtı gitti..." dedi babam. Sesi bir mezar kadar soğuk, bir taş kadar sertti. "Ama benim Haşmet’e borcum var. Karadağ’ların eli boş dönemez. Bahar’ın yerine sen gideceksin Aylin. Bu senin değil, soyadımızın kaderi." Ben, daha canım ablamın yasını bile tutamadan; hiç tanımadığım bir adamın, bilmediğim bir hayatın kadını olmaya mahkûm edildim. Yanaklarımdan süzülen sıcak gözyaşları arasında hayatımın artık bana ait olmadığını anladım. Aynı saatlerde, Mardin’in Mezopotamya’ya tepeden bakan o heybetli Karadağ Konağı’nda, Kerem Karadağ babasının çalışma odasında pencereden dışarı bakıyordu. O, efsanevi Haşmet Karadağ’ın oğlu olmanın ağırlığını her zaman omuzlarında hissetmiş bir adamdı. Keskin bakışlı, az konuşan ama konuştuğunda yeri yerinden oynatan biri... Babası Haşmet Bey, masanın üzerindeki eski bir fotoğrafı eline alıp iç çekti. Fotoğrafta babam Cemal ile omuz omuza, gençlik yıllarının ateşiyle gülümsüyorlardı. "Haber geldi Kerem," dedi Haşmet Ağa, sesi hırıltılıydı. "Bahar ölmüş... Kendine kıymış." Kerem bakışlarını babasına çevirmiş. Yüzünde en ufak bir ifade değişikliği yokmuş ama içindeki fırtınayı kimse göremiyormuş. "O halde bu iş biter baba," demiş Kerem cold bir sesle. "Ölenle birlikte söz de gömülür." "Hayır!" diye kestirip atmış Haşmet Bey. "Cemal, küçük kızı Aylin’i verecek. O söz tutulacak Kerem. Gidip o kızı alıp getireceksin. Karadağ ismine yakışır bir düğünle o eve girecek. Gerekirse onun cenneti olacaksın, gerekirse cehennemi; ama o senin helalin olacak!" Kerem ceketini tek hamlede üzerine geçirmiş. Onun için bu evlilik bir aşk değil; sadece bir onur, sadakat ve itaat meselesiymiş. Babasının dostluğu uğruna, hiç görmediği bir kızı kanatlarının altına... ya da pençelerinin arasına almaya geliyordu. Havalimanına doğru giden lüks aracın içinde Kerem’in zihni babasının emirleri ve kendi iç huzursuzluğu arasında gidip gelirken, telefonunun ekranında "Selin" ismi belirmis. Kerem derin bir nefes alıp telefonu açmış. "Efendim Selin?" "Neredesin Kerem? Seni çok özledim... Akşam için plan yapmıştık, unuttun mu?" Selin’in sesi nazlı ve sitemkârmış. Kerem, "Bugün gelemeyeceğim," demiş mesafeli bir tonla. Zihninde, benimle yapacağı mecburi evliliğin ağırlığı varmış ama Selin’e henüz gerçeği söylemeye hazır değilmiş. "Neden? Neredesin sen?" "Yoldayım. Babamın eski bir dostunun işlerini halletmek için gitmem gerek." Selin içini çekmiş. "Tamam, çok uzatma ama... Sensiz buraların tadı yok." "Tamam, gelince ararım," diyerek kapatmış telefonu Kerem. Bir yanda arkasında bıraktığı modern hayatı ve sevgilisi Selin, diğer yanda ise konağın kapısında onu bekleyen o karanlık kader... Kerem konağımızın kapısına vardığında, babam Cemal Bey onu büyük bir ciddiyetle karşıladı. İki adam birbirine sarıldığında, bu sarılma dostluktan çok ağır bir mecburiyetin mühürlenmesi gibiydi. "Hoş geldin oğlum," dedi babam, sesi yorgundu. "Hoş bulduk Cemal Amca," dedi Kerem. Salona geçip kısa bir süre oturdular ama havada asılı kalan o ağır keder konuşmalarına izin vermiyordu. Ablamın ölümü, her cümlenin sonundaki kapkaranlık bir nokta gibiydi. Kerem saatine bakıp ayağa kalktı. "Hazırsanız gidelim mi? Yolumuz uzun." Babam üzgün bir ifadeyle başını salladı. "Siz Aylin’le gideceksiniz evladım. Bizim malum, daha Bahar’ın taziyesi bitmedi. Gelen giden var. Biz düğünden birkaç gün önce geliriz." Kerem bir gelini, ailesi yanında olmadan götürmeyi garipsese de renk vermedi. "Tamam," dedi sadece. O esnada üst kattaki odamda, yatağın kenarına çökmüş, elimde ablamın tülbendini tutuyordum. Gözyaşlarım kurumuştu ama içimdeki yangın sönmüyordu. "Niye yaptın bunu Bahar abla?" diye fısıldadım karanlığa doğru. "Beni bu cehennemde niye yalnız bıraktın? Neye dayanamadın?" Ablamın neden canına kıydığı, arkasında bıraktığı en büyük sırdı ve bu sır benim omuzlarımda devasa bir yük gibi duruyordu. Kapı yavaşça aralandı, annem içeri girdi. Gözleri ağlamaktan şişmişti. "Hadi kızım, hazırlan... Gidiyorsun. Kerem Bey aşağıda bekliyor." Hiçbir şey söylemedim. Ruhu bedeninden çekilmiş bir hayalet gibi ayağa kalktım. Zaten hazır olan bavuluma ilerledim. Askıda duran siyah, ağır şalımı üzerime örttüm. Bu siyah kumaş, çocukluğuma veda edip bilmediğim bir adamın dünyasına tutsak olarak gidişimin simgesiydi. Masamdaki aile fotoğrafını aldım; fotoğrafta herkes gülüyordu, Bahar ablam da oradaydı. O kareyi kalbimin üzerine bastırıp çantama koydum. Odamdan son kez çıkarken, geride sadece anılarımı değil, ruhumun yarısını da bırakıyordum. Aşağı indiğimde Kerem, salonun ortasında heybetli ve buz gibi duruşuyla bekliyordu. Benim siyahlar içindeki çaresiz bedenim ve hüzünlü gözlerim, Kerem’in o sert bakışlarında anlık bir duraksama yarattı. Babam, elimi Kerem’e uzatmak yerine sadece bavulumu ona doğru itti. "Emanetin bizdedir Kerem... Aylin sana, önce Allah’a emanet." Kerem yüzüme bile bakmadan, "Hadi, gidelim," dedi. Önde Kerem, arkasında başı öne eğik ben... Konağın kapısından çıkıp siyah araca doğru ilerledik. Yakıcı güneşin altında benim için bir hayat bitiyor, Karadağ Konağı'nın sert taşlarında başlayacak olan meçhul ve fırtınalı bir gelecek beni bekliyordu. Güneş, çölün kum tepeleri üzerinde devasa bir kor gibi alçalırken, babam Cemal Bey’in evinin önünde ağır bir sessizlik hâkimdi. Ablam Bahar’ın bıraktığı o koca boşluk, taziye için gelenlerin fısıltılarıyla dolup taşsa da benim için dünya tamamen sessizleşmişti. Siyah şalımın ve yüzümü örten tülün ardında sadece kendi düzensiz nefesimi duyuyordum. Kerem, tozlu jipin yanında ayakta duruyordu. Güneşte kavrulmuş teni, çatık kaşları ve omuzlarındaki o ağır yükle bir heykel gibi mağrur ve ulaşılmazdı. O buraya aslında bir hafta sonra gerçekleşecek bir düğün için, kendi seçtiği ya da sevdiği kadınla evleneceğini sanarak gelmeyi düşlemişti herhalde. Şimdi ise yanında, ablasının yerine verilen, yüzünü bile doğru düzgün görmediği bir "emanet" ile dönmek zorundaydı. Babam, yorgun gözlerini Kerem’e dikti. Sesi, çölün kuru rüzgârı gibi hışırtılıydı: "Kerem evladım... Aylin artık sana, senin toprağına emanet. Bahar’ın acısı ciğerimizi yaktı, buralar şimdi bize dar. Siz gidin, biz taziye kalabalığı çekilince, düğün niyetine kurulan ama yas evine dönen o sofralara gelip otururuz. Aylin’i sağ salim Mardin’e ulaştır." Kerem sadece başını salladı. Kelimeler boğazında düğümlüydü. Gözleri bir an için siyahlar içindeki bana kaydı. Babamın elini öperken hıçkırığımı zapt etmeye çalıştım, omuzlarım sarsılıyordu. Kerem, bir centilmenlikten ziyade soğuk bir görev bilinciyle arabanın kapısını açtı. Jip hareket ettiğinde, arabanın içi dışarıdaki kırk derecelik sıcaklıktan çok daha boğucuydu. Kerem direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Yan koltukta oturan ben ise adeta cama yapışmış gibi dışarıyı izliyordum. Ya da tülün arkasından hızla uzaklaşan evimi, çocukluğumu ve ablamın ruhunu o kumlarda bırakışımı seyrediyordum. Yol boyu tek bir kelime dahi konuşmadık. Sadece klimanın monoton hırıltısı ve dışarıdaki rüzgârın sesi vardı. Kerem, dikiz aynasından ara sıra yanındaki bu kapalı kutuyu andıran bana bakıyordu. Kim bilir içinden ne geçiriyordu? 'Senin ne suçun vardı Aylin? Ya benim? Bir intiharın enkazını neden biz topluyoruz?' diye düşünüyor muydu acaba? Ben ise örtümün altından gizlice Kerem’in sert profilini inceliyordum. Karadağlı bu adam, artık benim hem sahibim, hem sığınağım hem de en büyük hapishanemdi. Saatler sonra sınır kapısına yaklaştığımızda Kerem boğuk bir sesle ilk kez konuştu: "Susadın mı? Bir yerde durmamı ister misin?" Başımı hafifçe iki yana salladım. Örtünün altından çıkan titrek, neredeyse duyulmayan sesimle sadece şunu söyleyebildim: "Yolumuza gidelim... Bir an önce varalım." Mardin’in dar ve dolambaçlı yollarında arabanın motor sesi yankılanırken, içimizdeki sessizlik artık fiziki bir ağırlığa dönüşmüştü. Taş kaplı dik yokuşlar bana bir masalın sonu değil, kapkaranlık bir başlangıç gibi geliyordu. Görkemli Karadağ Konağı’nın önüne geldiğimizde devasa ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. Geniş avluda Kerem’in ailesi bir ordu gibi dizilmişti. En önde babası Haşmet Ağa, yanında annesi Hasibe Hanım, arkalarında ise meraklı gözlerle bakan küçük kardeşleri Şeyma ve Demir... Kerem arabadan indi, ardından ben yavaşça yere bastım. Siyahlar içindeki halimle o tarihi taş avluda adeta bir gölge gibi duruyordum. Kerem önde, ben bir adım gerisinde aile büyüklerine doğru yürüdük. Önce Haşmet Ağa’nın, sonra Hasibe Hanım’ın eli öpüldü. Hasibe Hanım, yüzümü göremediği için soğuk bir mesafeyle sadece başını sallamakla yetindi. Ortamdaki yas havası, düğün neşesini boğup atmıştı. Kerem, sert bir ses tonuyla kız kardeşine döndü: "Şeyma, Aylin yorgundur. Al götür yengeni odaya." Şeyma, abisinin emriyle koluma hafifçe girdi. Taş merdivenleri tırmanırken ayaklarım geri geri gidiyordu. Odaya girdiğimizde Şeyma, "Bir şeye ihtiyacın olursa buradayım yenge," dedi ama benden bir cevap alamadı. Kapı kapandığı an, odadaki o ağır sessizlik üzerime çöktü. Önce titreyen ellerimle yüzümdeki tülü çözdüm, ardından siyah şalımı omuzlarımdan düşürdüm. Gözyaşlarım sanki bu anı bekliyormuş gibi boşaldı. Kendimi yatağın kenarına bıraktım. Ellerimle yüzümü kapatıp sarsıla sarsıla ağlamaya başladım: "Neden abla? Neden bizi bu ateşe attın? Niye yaptın bunu bize? Senin giyeceğin gelinliği ben giydim, senin oturacağın sofraya ben oturdum... Neden beni bu hiç bilmediğim adamın kollarına, bu yabancı şehre mahkûm ettin abla?" Sesim, soğuk taş duvarlarda yankılanıp bana geri dönüyordu. Bahar ablamın gidişi benim için sadece bir ölüm değil, yaşayan bir cenazeydi. Aşağıda ise Kerem, omuzlarındaki yorgunluğu ve zihnindeki karmaşayı atmak istercesine kendi odasına geçmişti. Sıcak suyun altında dakikalarca durdu; sanki su, üzerine sinen o cenaze kokusunu ve yolun tozunu söküp alacaktı. Hızlıca üstünü giyinip saçlarını bile kurulamadan, kimseye görünmemeye çalışarak konağın arka kapısından çıktı. Arabasına atladığı gibi şehrin öteki ucundaki o küçük eve sürdü. Kalbi, konağın o kasvetli havasından kaçmanın verdiği suçlu bir rahatlıkla çarpıyordu. Kapının önüne geldiğinde anahtarı olmasına rağmen zili çaldı. Kapı açıldığında karşısında Selin duruyordu. Kerem’in sığınağı, yasak nefesi... Selin daha ne olduğunu soramadan Kerem, sanki dünyadaki tek gerçek oymuş gibi ona sarıldı. Kapının eşiğinde; dışarıdaki tüm töreleri, verilen sözleri ve konağın üst katındaki odada ağlayan o siyahlar içindeki kadını unutmak istercesine Selin’i öpmeye başladı. Birbirlerine kenetlenmiş halde içeri girdiler ve kapı dış dünyadaki tüm o ağır gerçeklerin üzerine sertçe kapandı. Selin’in kapıyı açmasıyla birlikte, dışarıdaki Mardin’in serin gecesi ve konağın ağır kasveti bir anda yok olmuştu Kerem için. İçerideki loş ışık ve tanıdık parfüm kokusu, günlerdir tuttuğu nefesini serbest bırakmasını sağladı. Kerem, omuzlarındaki töre yükünü, ablamın yasını, yüzünü bile görmediği o zoraki kadını ve babasının beklentilerini kapının dışında bırakmıştı. Karşısında duran Selin, onun için özgürlük ve kendi seçtiği tek gerçekti. Selin’i belinden kavrayıp kendine çekti. Dudakları Selin’in dudaklarına kenetlendiğinde, aralarındaki özlem tutkulu bir patlamaya dönüştü. Öpüşerek loş salondan yatak odasına doğru ilerlediler. Kerem, Selin’in sıcaklığında donmuş ruhunu ısıtmaya çalışıyordu. Yatağa devrildiklerinde Kerem kesik nefeslerle fısıldadı: "Sadece sen... Sadece buradayken ben, benim." O gece, Kerem kendi yarattığı o yasak cennette tutkusuna sığınırken; ben, taş konağın soğuk odasında ablamın arkasında bıraktığı gizemli notla ve yapayalnızlığımla baş başaydım. İkimiz de biliyorduk ki sabahın ilk ışıklarıyla bu rüya bitecek ve Kerem, omuzlarında daha da ağırlaşmış bir suçlulukla gerçek dünyasına, bana ve kaderine geri dönmek zorunda kalacaktı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Yüzbaşının Cerrahı

read
1.5M
bc

The Silver Wolf

read
579.0K
bc

The Billionaire’s Intern

read
1.1M
bc

Chosen, just to be Rejected

read
894.5K
bc

Inferno Demon Riders MC: My Five Obsessed Bullies

read
1.2M
bc

Claimed by the Biker Giant

read
2.3M
bc

Unscentable

read
2.3M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook