Evdeki hava ağırdı. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu ama sessizlik, bağırmaktan daha yorucuydu. Armina koltuğun ucunda oturuyor, Alp’in telefonda annesiyle konuşurken kurduğu cümleleri yarım kulakla duyuyordu. Sesindeki o yumuşak ama keskin ton, Armina’nın içini huzursuz ediyordu.
“Merak etme anne, Armina alışır.” demişti.
Alışır kelimesi Armina’nın göğsünde küçük bir taş gibi durdu. İnsan bir hayata, bir ruha, bir kalbe nasıl alışırdı. Telefon kapandıktan sonra Alp hiçbir şey olmamış gibi Armina’ya baktı.
“Annem yarın seninle konuşmak istiyor. Küçük önerileri var.” dedi.
Öneri derken gözleri başka bir şey söylüyordu. Armina başını hafifçe salladı ama içinden geçenle dudaklarından çıkan aynı değildi. İçinde bir sıkışma, sanki boğazına görünmez bir el uzanmış gibi. Odaya geçti, çantasını aldı. Aynaya baktığında kendi yüzünü tanıyamadı. Eskiden gözleri konuşurdu, şimdi susuyordu. Kapıyı yavaşça kapatıp sokağa çıktı. İstanbul akşamüstü serinliğini yeni yeni salıyordu. Adımları onu farkında olmadan Beşiktaş’a, stadın yakınındaki o kafeye götürdü. Orası onun yuvası gibiydi. Hem Boğaz görünürdü, hem stadın o koca suskunluğu.
Bir masaya oturdu. Her zaman içtiği Latteyi söyledi. Bardak geldiğinde elleri hafif titredi. Camdan dışarı baktı. Deniz, ışıkları yakmaya başlamıştı. Martılar bağırıyor, vapurlar usul usul geçiyordu. İnsanlar mutluydu ya da mutluymuş gibi yürüyordu. Armina ise kendi kalbinin içinde mahsur kalmıştı. Telefonu masaya bıraktı. Alp’ten mesaj geldi.
“Neredesin.” Cevap yazmadı. Birkaç saniye sonra bir tane daha düştü. “Yine mi kaçıyorsun.”
Kaçmak… Oysa Armina sadece nefes almaya çalışıyordu. Parmakları titreyerek yazdı.
“Kaçmıyorum Alp. Yoruldum.” Mesaj hemen geldi.
“Yorulacak ne yaptın ki. Her şey senin iyiliğin için.”
O cümle Armina’nın içini parçaladı. İyilik kelimesi bazen en sert bıçak oluyordu.
“İyilik diye beni küçültüyorsun.” yazdı. Uzun süre cevap gelmedi. Sonra telefon titredi.
“Sen her şeyi yanlış anlıyorsun. Annem seni geliştirmek istiyor. Ben de.”
Geliştirmek. Sanki Armina yarım bir eşya, bozuk bir parça gibiydi. Gözleri doldu ama ağlamadı. Boğaz’a baktı. Deniz bile onun kadar sıkışmıyordu.
“Ben düzeltilmesi gereken biri değilim Alp.” yazdı.
Bu kez Alp’in mesajı sertti. “Bu triplerle evlilik yürümez.”
Evlilik kelimesi kalbine ağır geldi. Kuş gibi hissettirmesi gereken mutluluk vermesi gereken kalbinde karnında kelebekler uçuşturmasi gereken kelime ona ağır geliyordu. altında ezilip kalıyordu. Armina telefonu masaya bıraktı. İçinde tartışacak güç yoktu. Sürekli kendini savunmaktan, anlatmaktan, eksilmekten yorulmuştu. Kahvesinden bir yudum aldı. Kahvenin yumuşak tadı ağzında kaldı, boğazında düğümlendi.
Bir süre daha oturdu. İnsanları izledi. Mutlu çiftler, kahkahalar, fotoğraf çekenler… Hepsi başka bir dünyadaydı. Armina kendi iç dünyasında tek başınaydı. Kalktı. Eve doğru yürürken İstanbul ona eskisi kadar kucak açmıyordu. Sokak lambaları yanmıştı. Adımları ağırdı. Eve girdiğinde salon sessizdi. Ortalıkta kimse yoktu. Odaya geçti. Kapıyı kapattı. Sırtını kapıya yasladı. Birkaç saniye öylece durdu. Sonra yatağın kenarına oturdu. Ellerine baktı. Eskiden hayal kuran ellerdi, şimdi sadece tutunmaya çalışıyordu.
Pencereye yürüdü. Perdeyi araladı. İstanbul gecesi içeri doldu ama içi aydınlanmadı. Bir sigara yaktı ve derin içine çekti. Dumanı boğazını yanmasına izin verdi. Boğaza doğru üfledi. Dertlerini içinden çıkarmak ister gibi... Uzun uzun şehrin dinmek bilmeyen kalabalığını ve asla kapanmayan ışınlarını izledi.
Sonra odaya geçti. Yatağa uzandı. Kimseyi aramak istemedi. Kimseye anlatmak istemedi. Sadece susmak istedi. O gece Armina kendini odaya kapattı. Kalbini de.
Sabahın ilk ışıkları perde aralarından süzülüp odanın içine dolarken Armina gözlerini yavaşça açtı. Gece boyunca doğru düzgün uyuyamamıştı ama sabahın sesi başka bir şeydi. Evden gelen o tanıdık uğultu… mutfakta tabakların birbirine değen sesi, çocukların fısıltıyla başlayan ama sonra kahkahaya dönüşen konuşmaları, Saida ananın mutfakta bir şeyler karıştırırken çıkardığı o huzurlu ritim…
Armina birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Tavanı izledi. Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İçindeki ağırlık tamamen gitmemişti ama o sesler… o evin sesi kalbine ince bir sıcaklık bırakıyordu.
Yavaşça kalktı. Aynanın karşısına geçti. Bir süre kendine baktı. Göz altları hafif mor, yüzü solgundu. Ama asıl dikkatini çeken şey bu değildi. Gözleri… Eskiden daha canlıydı. Daha cesur. Daha kendinden emindi.
Aynadaki kadına bakarken içinden bir cümle geçti: “Bu ben miyim gerçekten…”
Elini yavaşça aynaya kaldırdı. Sanki karşısındaki kadına dokunacak gibi. “Sen ne zaman bu kadar sustun…” diye fısıldadı.
Bir an gözleri doldu. Ama hemen toparlandı. Dudaklarını hafifçe yukarı kaldırdı. Kendine bir gülümseme çizdi.
“Bugün iyi olacaksın,” dedi sessizce. “Bugün sadece kız olacaksın… gelin değil.”
Yüzünü yıkadı. Saçlarını topladı. Sade ama zarif bir kıyafet giydi. Hazır olduğunda aynaya bir kez daha baktı. Bu sefer karşısında daha toparlanmış bir kadın vardı. Ama Armina biliyordu… bu biraz da maskeydi. Kapıyı açıp salona çıktığında ev çoktan uyanmıştı.
İmran ve Shukran salonda koşuşturuyordu. Bekzat koltukta oturmuş onları izliyor, arada bir yakalayıp kucağına alıp öpüyordu. Dilruba mutfakla salon arasında gidip geliyor, Saida ana masayı hazırlıyordu. Armina kapının eşiğinde bir an durdu. Bu manzaraya baktı. Ve yüzünde istemsiz, gerçek bir tebessüm belirdi.
“Günaydın…” dedi.
İmran koşarak yanına geldi. “Teyzeee! Bugün gezecek miyiz?”
Armina eğilip onu öptü. “Gezeceğiz aşkım… hem de kız kıza.”
Bekzat hemen lafa atladı. “Heh! Beni de çocuk bakıcısı yaptınız yine.”
Dilruba gülerek cevap verdi. “Sen bayılıyorsun aslında. Yalandan söyleniyorsun.”
Bekzat kahkaha attı. “Tabii bayılıyorum. İki tane minik canavarla tüm gün!”
Shukran hemen karşı çıktı. “Ben canavar değilim!”
“Sen en tatlı canavarsın,” dedi Bekzat, onu kucağına alarak.
Masaya oturduklarında sohbet başladı. Hafif, neşeli, sıcak… Ama bu sıcaklığın içinde herkesin kalbinin bir köşesinde Armina vardı. Onun gülüşünü izliyorlardı. Ama o gülüşün biraz fazla düzgün olduğunu fark ediyorlardı. Biraz fazla kontrollü. Saida ana bir an göz ucuyla kızına baktı. Hiçbir şey demedi. Sadece çayını karıştırdı. Dilruba ise tabağı uzatırken Armina’nın eline hafifçe dokundu. “Bugün iyi olacağız,” der gibi. Armina başını salladı. Ama içinden geçen başkaydı. Kahvaltı bitince herkes hazırlanmak için dağıldı. Kısa bir süre sonra kapının önünde buluştular.
Bekzat anahtarları elinde salladı. “Hadi bakalım, alışveriş ekibi hazır mı?”
Armina çantasını aldı. Sonra bir an durdu. Telefonuna baktı. Ekran karanlıktı. Bir saniye düşündü. Sonra yavaşça telefonu masanın üzerine bıraktı. Hiçbir şey demeden. Hiç kimse fark etmedi… ama aslında bu küçük bir karardı. Bugün… kimseye ait olmayacaktı. Kapıdan çıktılar. Araba hareket ettiğinde şehir çoktan uyanmıştı. Trafik akıyor, insanlar koşuşturuyordu. Ama arabanın içi başkaydı.
İmran şarkı söylüyor, Shukran ona eşlik ediyor, Bekzat arada yanlış sözlerle şarkıya katılıp onları güldürüyordu. Dilruba camdan dışarı bakıyor, Saida ana sessizce dua eder gibi dudaklarını kıpırdatıyordu. Armina ise arka koltukta oturmuş, başını cama yaslamıştı. Bu anı içine çekmek ister gibi.
“Bugün güzel olacak,” diye geçirdi içinden.
Alışveriş merkezine geldiklerinde Bekzat arabayı durdurdu. “Hanımlar, sizi bırakalım. Biz de çocuklarla takılmaya gidiyoruz.”
İmran hemen atladı. “Dayo, bize dondurma alacaksın değil mi?”
“Almaz mıyım hiç,” dedi Bekzat. “Ama önce söz… yaramazlık yok.”
Shukran hemen başını salladı. “Söz!”
Armina kapıyı açmadan önce Bekzat’a baktı. Kardeşi gözlerinin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Ama bakışı şunu diyordu: “Bir şey olursa ben buradayım.” Armina hafifçe gülümsedi. Arabadan indiler. Üç kadın… yan yana. Alışveriş merkezinin cam kapılarından içeri girdiklerinde serin hava yüzlerine vurdu. Işıklar parlaktı. İnsanlar kalabalıktı. Hayat hızlıydı. Ama o an… Armina yalnız değildi. Saida ana sağında, Dilruba solundaydı. Ve ilk kez, uzun zamandır ilk kez…
İçinde küçücük de olsa bir his doğdu: “Belki… hâlâ tamamen kaybolmadım.”