Alışveriş merkezinin cam kapıları açıldığında içeri yayılan o parlak ışık, Armina’nın gözlerini bir an kısmasına neden oldu. Dışarıdaki hayatla içerideki hayat birbirinden bambaşkaydı. İçeride her şey düzenliydi, güzel kokuyordu, insanlar şık giyiniyor, kahkahalar yükseliyordu. Sanki kimsenin derdi yokmuş gibi.
Saida ana etrafına bakıp hafifçe gülümsedi. “Burası da ayrı bir şehir gibi,” dedi.
Dilruba koluna girdi. “Bugün sadece eğleneceğiz anne. Başka hiçbir şey yok.”
Armina onların yanında yürüyordu. Yüzünde yumuşak bir gülümseme vardı. Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi. Üç kadın… alışverişe çıkmış… mutlu… birbirine bağlı… Ama Armina’nın içi, bu görüntüyle aynı değildi. İlk butiklerine girdiklerinde içerideki aynalar, ışıklar ve beyaz kumaşların çokluğu göz alıyordu. Askılarda dizili nişanlıklar, tüller, satenler, inciler… Hepsi kusursuzdu. Hepsi bir hayali temsil ediyordu.
“Hoş geldiniz,” dedi tezgahtar kadın gülümseyerek. “Nişanlıkmi bakıyorsunuz kokteyl için elbise, abiye ve yahut gelinlik mi bakıyorsunuz?”
Dilruba hemen atıldı. “Evet, kardeşim için bir nişanlık bakıyoruz.”
Kadın Armina’ya baktı. Baştan aşağı süzdü. “Çok zarif bir yüzünüz var. Size çok yakışacak modellerimiz var.”
Armina hafifçe başını salladı. İçinden geçen tek şey şuydu: “Yakışmak… yeterli mi?”
İlk elbise geldi. Açık krem tonlarında, omuzları açık, ince işlemeli bir modeldi. Kabine girdiğinde kumaşı parmaklarının arasında hissetti. Yumuşaktı. Hafifti. Ama sanki onun değildi. Elbiseyi giydi. Fermuar çekildi.
Perdeyi araladığında Dilruba’nın sesi yükseldi “Ayy! Çok güzel olmuş!”
Saida ana da baktı. Gözleri dolu dolu oldu. “Kızım… maşallah…”
Armina aynaya baktı. Güzel görünüyordu. Ama o değildi.
Başını hafifçe eğdi. “Başka bakalım,” dedi. İkinci elbise daha kabarıktı. Üçüncüsü daha sade. Dördüncüsü daha iddialı. Saatler geçti. Her elbise değişiminde aynı döngü yaşandı. Dışarıda alkışlar, gülüşler, “çok yakıştı”lar… içeride ise aynaya bakan bir kadın ve gözlerinin içindeki sessizlik. Bir ara Dilruba kabine girip Armina’nın fermuarını çekerken aynadan göz göze geldiler.
Dilruba fısıldadı. “İyi misin?”
Armina gülümsedi. “Çok güzel değil mi?”
Bu cevap değildi. Ama Dilruba anladı. Hiçbir şey demedi. Sadece omzuna hafifçe dokundu. Sonra üçüncü butik. Bu sefer daha klasik modeller vardı. Danteller daha yoğundu, kesimler daha ağırdı. Tezgahtar kadının sesi sürekli arka plandaydı. “Bu model çok tercih ediliyor… bu sezonun en gözdesi… damat tarafı çok beğeniyor…” Damat tarafı. Armina’nın içi bir an sıkıştı. Yine bir elbise giydi. Bu sefer Morla lacivert arası bir renk. Minik göze batmayan ama orada var olan simlerle kaplı. Uzun, hafif kabarık ama zarif. arkasında beline kadar derin dekolte vardı. Alp bunu görse kesinlikle giydirmezdi ama Armina bu anin ona ait olduğunu ve onun istediği olması gerektiğini düşündü. Armina elbiseyi kendine benzetti. Evet dedi kendince bu bana ait... Kabinden çıktığında ortam bir an sessizleşti.
Dilruba’nın gözleri doldu. “İşte bu…” dedi.
Saida ana derin bir nefes aldı. “Bu kız… gelin olmuş…”
Armina aynaya döndü. Bu sefer… farklıydı. Sadeydi. Ama aynı zamanda ışıltılı. Abartı yoktu. Sanki gerçekten ona aitti. Ama Aynadaki kadın mutlu değildi. Yüzünde bir ifade vardı. Anlatılamayan. Sanki biri ona bu hayatı giydirmişti. Sanki o elbise sadece kumaş değildi… bir rol gibiydi. Armina aynaya biraz daha yaklaştı. Gözlerinin içine baktı.
“Bu sensin,” dedi içinden. Sonra başka bir ses geldi. “Hayır… bu olman gereken kişi.” Boğazı düğümlendi.
Dışarıdan Dilruba’nın sesi geldi. "Armina? Ne düşünüyorsun?”
Armina dudaklarını araladı. “Güzel…” dedi.
Ama o “güzel” kelimesinin içinde bir boşluk vardı. Elbise çıkarıldı. Poşetlere başka seçenekler kondu. Gülüşler devam etti. Bir kafeye oturdular. Yemek söylediler. Çocuklardan, eskilerden, saçma anılardan konuştular. Bekzat’tan bahsedip güldüler. Shukran’ın laf sokmaları, İmran’ın inadı Hepsi masadaydı. Armina da güldü. Gerçekten güldü. Ama arada bir… gözleri dalıyordu. Sanki o aynadaki kadın, hâlâ onu izliyordu. Gece ilerledi. Alışveriş merkezinin ışıkları daha da parlaklaştı. İnsanlar azaldı. Son bir kez daha kabine girdi. Seçilen elbiseyi tekrar giydi. Bir kaç düzeltilme yapılmıştı. Son deneme yaptıktan sonra elbiseyi teslim alir eve gide bilirlerdi. Bu sefer yalnızdı. Perde kapalıydı. Dışarıdan kimse yoktu. Sadece o… ve ayna. Yavaşça döndü. Kumaş yere değdi. Ellerini yanlarına bıraktı. Gözlerini aynadaki kadına kilitledi. Uzun süre bakakaldı. “Sen…” dedi içinden. “Gerçekten bunu istiyor musun?” Cevap gelmedi. Bir adım daha yaklaştı. Gözleri doldu. “Ben nerede kaldım…” diye fısıldadı. O an… Ne dışarıdaki kahkahalar vardı… Ne aile… Ne ışıklar… Sadece bir kadın… Ve kendi içinde sıkışıp kalan bir hayat. Elini yavaşça göğsüne götürdü. Kalbi atıyordu. Ama huzurlu değildi. Derin bir nefes aldı. Aynaya son kez baktı. Ve içinden geçen cümle sessizce orada kaldı: “Bu elbise bana yakışıyor… ama bu hayat bana ait değil.”
Alışveriş merkezinin ışıkları arkalarında kalırken üç kadın ağır adımlarla çıkış kapısından dışarı yürüdü. Gün boyu süren koşuşturma, denenen onlarca elbise, gülüşler ve kısa kaçamak sohbetler bedenlerini yormuştu ama dışarıdan bakıldığında hâlâ sıcak bir aile tablosu vardı. Armina yürürken elindeki poşetlere baktı, içlerinde kumaşlar, tüller, seçilmiş parçalar vardı; sanki bir hayatın küçük küçük parçaları. İçinde ise aynı doluluk yoktu, aksine hafif bir boşluk hissi vardı. Bekzat arabayı kapının önüne çekmişti, çocuklar arka koltukta birbirlerine bir şeyler anlatıyor, gülüşüyorlardı. Armina kapıyı açıp içeri oturduğunda İmran hemen boynuna sarıldı, “Teyzeee ne aldınız, bana da göster,” dedi. Armina gülümsedi, “Yarın bakarız aşkım,” dedi, sesi yumuşaktı ama yorgundu. Bekzat dikiz aynasından kardeşine baktı, gözleri birkaç saniye fazla durdu, sonra hiçbir şey demeden arabayı çalıştırdı.
Eve döndüklerinde hava iyice kararmıştı. Saida ana mutfağa geçti, “Hadi bakalım, herkes üstünü değiştirsin, yemek hazırlayalım,” dedi. Dilruba hemen peşine takıldı, çocuklar salonda oyuncaklarını yaymaya başladı. Armina kapının yanında bir an durdu, poşetleri yere bıraktı, ayakkabılarını çıkardı, sonra ağır adımlarla odasına geçti. Üzerini değiştirdi, yüzünü yıkadı, aynaya bakmadı bu sefer. Geri salona döndüğünde masa kurulmuştu bile. Sıcak yemek kokusu evi doldurmuştu, bu koku insanın içini yumuşatırdı normalde, ama Armina sadece aç olduğunu hatırladı, huzurlu olduğunu değil.
Masaya oturdular. Bekzat çocuklara bir şeyler anlatıyor, Shukran arada sözünü kesip kendi hikâyesini ekliyordu, Dilruba gülüyor, Saida ana arada “yavaş ye, boğulacaksın,” diye uyarıyordu. Armina da gülümsedi, başını salladı, birkaç kez kahkaha attı. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindeydi. Ama o an, o masada Armina’nın içinde başka bir masa kuruluydu; sessiz, karanlık ve yalnız.
Yemek bitip çaylar içilmeye başlandığında Armina’nın aklına telefonu geldi. Sabah masanın üstünde bırakmıştı. İçinde küçük bir huzursuzluk kıpırdadı ama hemen bastırdı. “Bir şey olmaz,” diye düşündü. Ama o his gitmedi, sadece derine indi.