Nermin Hanım’ın evinden çıktığında hava serinlemişti. İstanbul, akşamın içine doğru yavaş yavaş gömülüyordu. Sokak lambaları yanıyor, asfaltın üstünde turuncu gölgeler uzuyordu. Armina bir süre kaldırımda öylece durdu. Elini çantasının askısına sıkı sıkı sardı. Sanki bıraksa, kendisi de dağılacakmış gibi. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava bile ağırdı. Taksiye bindiğinde adres söylemedi önce. Camdan dışarı baktı. İstanbul akıyordu ama onun içi durmuş gibiydi.
Sonra kısık bir sesle, “Beşiktaş… stadın yakınındaki kafe,” dedi.
Şoför başını salladı. Armina koltuğa yaslandı. Camın soğukluğunu alnında hissetti. Sokaklar geçtikçe, Nermin Hanım’ın sesi zihninde yankılanıyordu.
“Törpülenmen gerek.”
“Kadın geri planda durmalı.”
“Onun dünyasına ayak uydurmalısın.”
Her cümle kalbine küçük çentikler atıyordu. Kendi kendine fısıldadı. “Ben kimim peki… Onların istediği kadın mı, yoksa ben mi?”
Gözleri doldu. Ama ağlamadı. Ağlamayı da öğrenmişti artık; içinden, sessizce. Taksi Beşiktaş’a yaklaştıkça boğaz göründü. Sular lacivertti, üstünde sarı ışıklar titriyordu. Martı sesleri akşamın içine karışıyordu. Stadın silueti yükseliyordu karşıda. Büyük, kararlı, dimdik.
Armina içinden, “Keşke ben de senin gibi durabilsem,” dedi.
Taksiden indiğinde rüzgâr saçlarını savurdu. Deniz kokusu vurdu yüzüne. Bir an durdu, derin derin nefes aldı. Kalbi hâlâ sıkışıktı ama burada… burada başka bir his vardı. Kaçmak değil, kendine gelmek gibi. Kafeye girdi. Burası onun gizli yuvasıydı. Kimsenin onu “şekillendirmeye” çalışmadığı, sadece Armina olduğu yer.
Cam kenarındaki masaya oturdu. Hem boğazı hem stadı gören köşe. Masaya dirseklerini koydu, ellerini birleştirdi.
Garson geldi. “Hoş geldin abla her zamanki mi?” dedi.
Armina başını salladı. “Evet… sade kahve. yanına tiramisu”
Her zamanki. Çünkü bazı yerlerde insanın maskesi olmaz. Kahvesi gelene kadar camdan dışarı baktı. Sular dalgalanıyordu. Vapurlar geçiyor, insanlar başka hayatlara gidiyordu. Herkes bir yerlere yetişiyordu ama Armina, kendi hayatının ortasında sıkışmış hissediyordu.
Kendi kendine mırıldandı: “Sevgi buysa… neden içim bu kadar daralıyor?”
Kahve geldi. Kupayı tuttu. Sıcaklığı avuçlarına yayıldı ama kalbi hâlâ üşüyordu.
Bir yudum aldı. Sonra iç sesi konuşmaya başladı. “Ben aşağılanmayı şefkat sandım. Kontrolü ilgi zannettim. Susmayı olgunluk diye öğrettiler bana.” Boğazına düğüm oturdu. “Beni değiştirmek isteyen herkes, beni sevdiğini söyledi. Ben de inandım.” Camda kendi yansımasını gördü. Gözleri yorgundu. Ama hâlâ içinde bir ışık vardı.
Fısıldadı: “Ben törpülenecek eşya değilim… ben insanım.”
O sırada telefonu titredi. Alp. Ekrana baktı uzun uzun. Açmadı. Telefon susunca masaya bıraktı. Ama birkaç saniye sonra mesaj geldi.
“Annem seni düşündüğü için konuştu. Abartıyorsun. Biraz daha uyumlu olsan sorun kalmaz.”
Armina mesajı okudu. Parmakları titredi... Uyumlu... Yani sessiz... Yani eğilen... Yani vazgeçen... İçinden bir şey koptu. Ama bağırarak değil… yavaşça. Kahvesini masaya bıraktı. Gözleri doldu.
“Ben uyumlu oldukça, ben azalıyorum Alp,” diye fısıldadı. “Ama sen bunu hiç görmüyorsun.”
Telefon tekrar titredi.
“Neredesin?”
Armina stadın karanlık siluetine baktı. Boğaza. Kendine.
Yazdı: “Kendime geldim biraz. Dönmeden önce nefes almam lazım.” Gönderdi.
Sonra başını geriye yasladı. Boğaz rüzgârı saçlarını okşadı. İstanbul geceye hazırlanıyordu. İnsanlar gülüyor, fotoğraf çekiyor, hayat devam ediyordu. Ama Armina’nın içinde bir soru büyüyordu: “Ben bu evliliğe girersem… kendimden kaç kişi kalır geriye?”
Gözlerinden sessiz bir yaş aktı. Sildi. Ve ilk kez şunu düşündü: “Belki de sevgi, insanı küçülten değil… büyüten bir şey olmalıydı.”
Stad ışıkları yandı. Boğaz parladı. Ama Armina’nın içindeki fırtına yeni başlıyordu. Armina boğaza bakarken telefon yeniden titredi. Bu sefer beklemedi. Ekranda Alp’in adı vardı. Alt alta düşen mesajlar.
“Nefes almak için kafeye gitmek mi yani? biz evlilik konuşuyoruz sen gezme derdindesin. Annem seni kırmamaya çalıştı, sen drama yapıyorsun. Bu kadar sorumsuz olamazsın Armina.”
Parmakları ekranın üstünde kaldı. Kalbi hızlandı. Sorumsuz. Bir kelime… ama içinde koskoca bir suçlama vardı.
Derin nefes aldı, yazdı: “Kimseye drama yapmıyorum Alp. Sadece kendime gelmeye çalışıyorum.”
Cevap gecikmedi.
“Kendine gelmek evlilikten kaçmak değildir. Neredesin, geliyorum."
Armina’nın içi ürperdi. Yazmak istedi, vazgeçti. Telefonu masaya bıraktı ama kalbi yerinde durmuyordu artık. Boğaz hâlâ güzeldi. Stad hâlâ dimdikti. Ama Armina’nın içi kararıyordu. Sonrada kalkıp her zaman buluştukları yere gitti ve orda beklemeye başladı çünkü onun mekani ona ait olsun istiyordu kimseyle paylaşmak içinden gelmiyordu
Beş dakika sonra kafenin kapısı açıldı. Alp içeri girdi. Bakışları mekânı taradı. Armina’yı cam kenarında görünce adımları sertleşti. Masaya geldi.
Oturmadan konuştu. “Demek buradasın.”
Armina başını kaldırdı. Sesini sakin tutmaya çalıştı. “Evet.”
Alp sandalyeyi çekip oturdu. Ama oturuşu bile öfkeliydi. “Annemle konuşup buraya kaçman çok çocukça.”
Armina yutkundu. “Kaçmadım Alp. Bunaldım.”
Alp kaşlarını kaldırdı. “Bunalmak mı? Daha evlenmeden bunalıyorsan sonra ne yapacağız?”
Bu cümle Armina’nın kalbine çarptı. “Ben—”
Sözünü kesti. “Bak Armina, herkesin ailesi var. Herkes uyum sağlıyor. Sen neden her şeyi büyütüyorsun?”
Armina ellerini masanın altına sıkıştırdı. “Büyütmüyorum. Bana ‘törpülenmen gerek’ denildi Alp. Bu normal mi?”
Alp derin bir nefes aldı, başını iki yana salladı. “Annem seni aşağılamak için söylemedi onu.”
“Öyle hissettirdi.”
Alp hafifçe öne eğildi. “Hislerinle değil, gerçeklerle yaşamalısın.”
Bu cümle… Armina’yı susturdu. Bir an ne diyeceğini bilemedi.
Alp devam etti. “Annem seni bizim dünyamıza hazırlamaya çalışıyor. Bu kadar alıngan olursan bu evlilik yürümez.”
Armina’nın sesi titredi. “Ben alıngan değilim… ben inciniyorum.”
Alp gözlerini kaçırdı, sonra tekrar baktı. “Bak,” dedi yumuşatır gibi ama sert kalan bir tonla, “seni seviyorum. Ama sevgi her istediğini yapmak demek değil. Bazen insan sevdiği için değişir.”
Armina fısıldadı. “Ya ben kaybolursam?”
Alp kaşlarını çattı. “Abartma.”
İşte o kelime. Abartma.
Armina’nın boğazı düğümlendi. “Ben ağlıyorum Alp, sen hâlâ abartma diyorsun.”
Alp bir an sustu. Sonra sesini daha sakin yaptı. “Bak, sen hassassın. Ben de seni korumaya çalışıyorum. Annem sert olabilir ama niyeti kötü değil. Sen biraz yumuşasan, her şey düzelir.”
Yumuşamak... Yani susmak... Yani kabullenmek.
Armina’nın gözleri doldu ama akmadı. "Ben hep yumuşuyorum Alp,” dedi kısık sesle.
“Sen hiç bana doğru sertleşmiyorsun.”
Alp bu cümleyi anlamadı bile.
Saatine baktı. “Bu konuyu büyütmeyelim. Eve gidelim. Ailede sorun olmasın.”
Armina başını kaldırdı. “Ben hazır değilim.”
Alp’in yüzü değişti. “Ne demek hazır değilsin?”
“Sadece… biraz yalnız kalmak istiyorum.”
Alp sandalyesini geriye itti. “Armina, kaçmak çözüm değil.”
“Bu kaçmak değil.”
“Bana göre öyle.”
Armina artık konuşacak güç bulamıyordu. Kalbi yorulmuştu. Sessiz kaldı. Alp ayağa kalktı.
“İstersen kal. Ben gidiyorum. Ama şunu unutma… evlilikte tek başına hareket edilmez.”
Ve arkasını dönüp çıktı. Kapı kapanınca kafe bir anda sessizleşti. Armina masada kaldı. Yalnız. Kalbi gürültülüydü ama sesi çıkmıyordu. Bir süre öylece oturdu. Sonra çantasını aldı, ağır ağır kalktı. Gece serinlemişti.
Sokaklar kalabalıktı ama Armina yalnızdı. Taksiye bindi. Adresini söyledi. Yolda camdan dışarı baktı. İstanbul ışıkları kayıyordu. Ama onun içi kararıyordu. “Ben tartışmayı bile beceremiyorum,” diye düşündü. "Hep susuyorum. Hep içime çekiliyorum.” Eve vardığında herkes uyumuştu. Ayakkabılarını sessizce çıkardı. Koridorda ışıklar loştu. Odana yürüdü. Kapıyı kapattı. Kilitledi. Arkasını kapıya yasladı. Ve işte o an… Tutamadı kendini. Sessizce çöktü yere. Ellerini yüzüne kapattı. Ağladı. Ama hıçkıra hıçkıra değil… İçten içe. Yastığa başını gömdü.
“Ben sevgi diye kendimi siliyorum,” diye fısıldadı. “Ve kimse bunu fark etmiyor.”
Telefonu eline aldı. Alp’ten mesaj yoktu. Bir süre ekrana baktı. Sonra telefonu kapattı. Perdeyi çekti. Yatağa uzandı. Ama uyku gelmedi. Tavana bakarken kalbinde tek bir cümle dolaşıyordu: “Ben bu evlilikte var mı olacağım… yoksa yavaş yavaş silinecek miyim?” Gece Armina’yı böyle sardı... Sessiz... Ağır... Ve cevapsız.