BÖLÜM 1- KARAHAN
Duru Aydın, hayatının altüst olacağı sabahlardan birinin diğerlerinden mutlaka farklı görünmesi gerektiğine inanan insanlardandı. Gökyüzü sıradan bir salı gününün griliğinden daha karanlık olmalı, insan uyandığında göğsünün üzerinde sebebi belirsiz bir ağırlık hissetmeli ya da en azından mutfaktaki kahve makinesi arızalanıp günü berbat bir başlangıçla haber vermeliydi. İnsan, hayatı kökünden sarsıldığında ve sonradan dönüp arkasına baktığında, “İşte her şey o sabah başladı,” diyebileceği gözle görülür bir işaret, evrenden gelen küçük bir uyarı arıyordu.
Oysa o sabah dünya, Duru’nun kehanet beklentilerini boşa çıkaracak kadar sıradandı.
Alarmı her zamanki umursamazlığıyla iki kez erteledi. Sıcak suyun altında gereğinden fazla kaldığı için günün ilk saatlerine hafif bir telaşla başladı. Mutfak tezgâhına yaslanıp henüz dumanı tüten kahvesinden ilk yudumu alırken, tezgahta duran telefonunun ekranı aydınlandı. Annesinden gelen mesaj kısaydı:
Akşam gelir misin? Seninle konuşmam gereken bir şey var.
Duru mesajı okurken kaşlarını hafifçe çattı. Annesinin “konuşmamız gerekiyor” kalıbına sığdırdığı o meşum cümlelerden hiçbir zaman hoşlanmazdı. Selin Aydın, genel olarak konuşması gereken hayati meseleleri konuşmamayı tercih eden, etrafında görünmez duvarlar örmüş bir kadındı. Ne zaman geçmişe dair bir konu açılsa ustalıkla teğet geçer, Duru babasından söz edecek olsa yüzünde hemen aşılmaz, soğuk bir kapı belirirdi.
Parmağını ekranda gezdirip hızlıca yazdı: Ne hakkında?
Cevap beklediğinden daha çabuk, neredeyse bir saniye içinde düştü ekrana: Akşam konuşalım. Telefonda olmaz.
Duru, göğsünün derinliklerinden kabaran o huzursuzluk dalgasını bastırmaya çalışarak telefonu çantasının içine attı. Saat sekizi çoktan geçiyordu. Annesinin gizemli mesajını zihninde evirip çevirmek için önünde koca bir gün vardı; Levent’teki trafiğe takılıp işe geç kalmak içinse yalnızca on beş dakikası...
Evden çıkmadan önce koridordaki boy aynasında kendine son kez baktı. Koyu kahverengi saçlarını omuzlarından geriye doğru taradı, sallantılı ince altın küpelerini düzeltti. Siyah kumaş pantolonunun üzerine giydiği krem rengi ipek gömlek, şirketteki sabah toplantısı için son derece resmî ve ölçülüydü. Makyajı her zamanki gibi hafifti. Kendini hiçbir zaman bir odaya girdiğinde bütün bakışları tek bir hamlede üzerine çeken o iddialı kadınlardan biri olarak görmemişti. Yine de yüzünde, insanları dönüp ikinci kez bakmaya zorlayan belirsiz bir derinlik vardı. Büyük kahverengi gözleri çoğu zaman söylemediklerini açık eder, dudaklarının kenarında beliren o hafif alaycı kıvrım ise karşısındakine kolay kolay boyun eğmeyeceğini fısıldardı.
O sabah, bu dirayetli duruşunun başına ne kadar büyük ve tehlikeli bir iş açacağından henüz büsbütün habersizdi.
Aydın & Partners’ın Levent’teki yüksek camlı plazasından içeri adım attığında, resepsiyon alanındaki olağandışı hareketlilik gözünden kaçmadı. Her sabah koyu bir sessizlikle işletilen katlarda insanlar bu kez fısıltıyla konuşuyor, kıdemli yöneticiler ellerinde dosyalarla toplantı odalarına girip çıkıyor, asistanlar koridorlarda telaşlı adımlarla koşturuyordu.
Duru çantasını masasına bırakıp sandalyesini geriye çektiği sırada, yan masadaki çalışma arkadaşı İpek tekerlekli sandalyesiyle hiç vakit kaybetmeden ona doğru kaydı.
“Sonunda gelebildin.”
“Altı üstü sekiz dakika geciktim İpek, sakin ol.”
“Normal bir günde sekiz dakika önemsizdir Duru. Ama bugün o sekiz dakika, kapının önüne konman için yeterli bir süre olabilir.”
Duru bilgisayarının açılış tuşuna basarken arkadaşına şüpheyle baktı. “Sabahın sekizinde felaket tellallığı yapmaya başlama lütfen.”
İpek sesini daha da alçaltarak öne doğru eğildi: “Şirket satılmış.”
Duru'nun klavyenin üzerinde süzülen parmakları bir anda donakaldı. “Ne?”
“Dün gece tüm imzalar atılmış. Satış anlaşması tamamlanmış.”
“Saçmalama. Aydın & Partners bu sektörün en köklü ajanslarından biri, öyle bir gecede kimse...”
“Keşke saçmalıyor olsaydım,” diye kesti sözünü İpek. Bakışlarını etrafta gezdirdikten sonra ses tonunu iyice fısıltı seviyesine indirdi. “Karahan Grubu satın almış.”
Duru'nun yüzündeki sorgulayan ifade bozulmadı ancak 'Karahan' soyadı zihninin karanlık bir köşesinde tuhaf, tanımlayamadığı bir yankı uyandırdı.
İstanbul’da yaşayıp da bu ismi duymamış olmak imkânsızdı. Lojistikten uluslararası turizme, dev inşaat projelerinden şehrin en lüks gece kulüplerine kadar uzanan devasa bir imparatorluktan bahsediyorlardı. Ekonomi dergilerinde kapak olan başarı hikâyelerinin, magazin sayfalarındaki şaşaalı davetlerin arkasında; zaman zaman adı karanlık birtakım iddialara ve çözülemeyen hesaplaşmalara karışan güçlü bir aile duruyordu.
Duru sandalyesine iyice yerleşti. “Bizi neden satın alsınlar ki? Bizim ölçeğimizdeki bir ajans onların portföyünde çerez kalır.”
“Orasını bilmiyorum. Ama yeni patron şu an binadaymış. Üst katta, yönetim odasında.”
“Yönetim kurulundan eski yaşlılardan biri mi gelmiş?”
İpek ona uzun, manidar bir bakış attı. “Demir Karahan.”
Bu kez Duru ismi hemen çıkardı zihninden. “Şu Demir Karahan mı?”
“Başka kaç tane var ki?”