YOLCULUK...
Uzun yollar sadık yolcularındır.
Müthiş bir baş ağrısıyla gözümü açtım...
Son hatırladığım Karaköy’de ki çeşmenin önünde elimde ki taşlarla oynadığımdı. Sol elime baktığımda hala sıkıca taşları tuttuğumu fark ettim.
Taşlar eski bir remilciye aitti. Balat’ta ki bir dükkanda şans eseri bulduğum bu taşların "raido"olanı epey içime işlemişti. Dükkan sahibi vermek istemese de makul bir şekilde anlaşıp bu taşları almıştım.
Bu gün ilk defa taşları Karaköy’de atmıştım toprağın üstüne sonrası baygınlık ve bu şiddetli ağrı. Kafamı kaldırdığımda etrafımda bana bakan şaşkın insanlar gördüm.
Gördüğüm insanlar beynim de ki sancıyı bir kat daha arttırdı. Ya yakınlarda bir yerde kıyafet balosu vardı, ya da ben çok uzak bir yerdeydim.
Kalabalığın için de homurdananların dedikleri kulaklarımda yankılanıyordu.
“Meczup galiba baksana kıyafetine.”
“ Hasta mı acaba?”
“ Gençte bir delikanlı kim bilir ne hastalığı var?”
Kalabalıktan bir tanıdık ses duydum.
Yakın dostum Sercan’ın sesi. Demek gelmişti Amerika’dan.
Etrafımda ki insanları elleriyle iterek yanıma dikildi.
Aman beyim sen nerelerdesin bizde seni arıyoruz köşkte.
İnsanlar biraz daha açıldı.
-Ne oluyor Sercan ? Ne köşkü ?
Sercan gözlerini açarak bana doğru fısıldadı.
-Sen fazla konuşma bana ayak uydur her şeyi anlatacağım.
Şaşkınlıkla etrafımızda bizi izleyenlere baktım , can dostuma kafamla onay verdikten sonra elimdeki taşları hızlıca cebime atıp ayağa kalktım dolaşmaya çıkmıştım, güneş çarpmış olmalı.
Sercan insanlara dönerek. Yolu açın hele “koskoca devletin paşası burada yorgunluktan bayılmış siz meddah gösterisi izler gibi başına üşüşmüşsünüz!”
Benden mi? Bahsediyordu.
-Devletin paşası ne demek oğlum kafa mı buluyorsunuz benimle?
Sercan bana dönerek Aman paşam bakma bizim kusurumuza böyle tebdili kıyafet dolaşmaya çıkınca kimse seni tanımamış meczup sanmış.
Herkes elleri önde başları yerde bir anda selam durmaya başladı “kusurumuzu affet paşam!” diyorlardı bir ağızdan.
Az ilerde bekleyen faytona doğru ilerledik.
Arabaya bindiğimizde Sercan bana sarıldı Ah dostum. Hiç gelmeyeceksin yanıma sandım. Demek o rune taşlarını atmak aklına yeni geldi.
Ya kafayı yemiştik toptan ya da ben bir rüyadaydım.
-Sercan güzel kardeşim ne olduğunu bana bir anlatsan.
-Burada olmaz dostum önce köşke geçelim.
Uzun süren bir yolculuğun ardından
Kadıköy’de ki Ragıp paşa köşküne geldik.
İndiğimde etrafta birden iri kıyım askeri formalı adamlar toplandı. Kıyafetleri görünce tamamen geçmişte bir vakitte olduğumuza emindim.
Sercan askerlere kızmaya başladı. “Paşa buradan çıkıp gidiyor hiç biriniz görmüyorsunuz. Sonra köşkte ara da bul paşayı.”
-Aman katip efendi biz görmedik çıktığını. Bir vakitte ayrılmadım bu kapının önünden mümkün değil paşanın bu kapıdan çıkması.
Sercan daha da gür sesiyle bağırmaya devam etti. “paşa yanımda sen ne diyorsun ahmak koş bak bakalım konakta mı paşa ?”
Önümüzde nöbetçi askerler arkada biz konaktan içeri girdik.
Askerler her odaya bakıyordu etrafta bir kaç hizmetli de şaşkınlık içinde olan biteni izliyordu.
Askerler sonunda aramaktan vazgeçip mahcup bir sesle “affedin paşam! sizin yaman olduğunuzu duymuştum ama bu kadarını hiç düşünmemiştim bize bile görünmeden bu konaktan çıktıysan sana düşman ne etsin.”
Başımda ki ağrıyla elim başıma gitti.
Sercan’a dönüp ;katip efendi seninle bir konuşalım dedim.Orta yaşlarda ismini bilmediğim bir asker önümüzde bir odanın kapısını açtı Sercan önde ben arkada odaya doğru ilerledik. Sercan kapıyı kapatıp arkasını döndüğünde kollarını açıp sıkıca sarıldı ve heyecanla konuşmaya başladı.
Hoş geldin dostum! Senelerdir buradan sana nasıl ulaşabileceğimi düşünüyordum.
Aras dostum biliyorum çok şaşkınsın hepsini anlatacağım ama şimdilik en önemli olandan başlamamız lazım. Vatan darda ve bu vatanın kaderi ikimizin elinde dostum. Elindeki rune taşlarını sana ben yolladım.
Sözünü bölmek istemiyordum ama benimde aklımda dolanan sorular vardı ve cevaplar sadece Sercan’da saklıydı.
Hayır bunları ben bir remilciden aldım. Bana kimse getirmedi.
Sercan kaşlarını çatıp bana baktı. İyide bunu sana bir zaman yolcusunun getirmesi lazımdı.
Bir remilcide olmamalıydı. Bayan Katherina getirecekti sana bu taşları.
Eliyle saçlarını karıştırıp bana döndü her neyse bir şekilde buraya gelmek senin de benim de kaderimizdi ve oldu buraya geldik.
Başımda hala şiddetli bir ağrı vardı oturma ihtiyacı duyduğumda cam kenarında ki çalışma masasının önünde ki karşılıklı duran koltuklardan birine oturdum. Sercan yanıma gelip masanın üstünde ki sürahiden bir bardak su verdi ve sözlerine devam etti;
Senin de benim de bir şekilde bu zamana gelmemiz gerekiyordu. Ben senden önce şans eseri geldim havalimanında hediyelik eşya bakarken birden bu elinde ki rune taşlarını gördüm senin böyle tarihle bağlantılı olan şeylere ilgin olduğunu bildiğim için aldım. Senin evinin önüne geldiğimde garip giyinimli bir kız yanıma yanaştı ve taşları sordu sanki büyülenmiş gibi taşları çıkarıp elimden attığımda kızla birlikte bu zamana geldik, bana sonradan anlattı Katherina zaman yolcusu ve bizi bu zamana getirmek için uğraşıyormuş.
İyi de kim bu Katherina bizi neden buraya getirmeye çalışıyor ki?
Dostum Katherina bir zaman yolcusu ve inanmayacaksın ama paralel evrende sen,ben ve Katherina çok yakın arkadaşız 2025 İstanbul’unda tanışmıyoruz daha ama tanışacağız ilk önce bu zamanda Katherina’yı bulmamız lazım. Sen geldiğine göre onunda çoktan gelmiş olması lazım. Sen şimdi bu zamana uygun kıyafetlerini giy Aras Paşam sonra Katherina ile buluşacağımız yere gidelim.
-Biz hangi zamandayız Sercan ?
-1850
- O zaman Padişah Abdülmecid.
- Evet hatta yarın Padişah hazretleri ile görüşeceksin. Dostum biliyorum zamanda yolculuk çok yorucu ama yarın görüşme vaktine kadar tüm bu yaşananların sebebini anlaman lazım ve o sebepten acilen Katherina’nın yanına gitmeliyiz.
Tamam ben hazırlanıyorum. Sonra gidip şu zaman Yolcusunu bulalım.
ARAS...
Ben hazır olduğumda tıpkı sünnet çocuğu gibi olmuştum. 2025 te kendi halinde müzik yapan bir adamdım bir kaç mekanda çıkıp keyfimce şarkı söylerdim ama geçmişteki aras üniformasının üstündeki madalyalara bakılırsa çok başarılı bir devlet adamı.
Allahtan kendimi salmamışımda spor yapmışım bu üniformanın içinde daha bir gösterişli durmamı sağladı omuzlarım. Sercan bana bakıp hazır olduğumu anlayınca önümüzdeki beyaz üstünde altın varaklı oymalar olan kapıya bir kere tıklatıp geriye çekildi kapıdaki görevliler kapıyı açtı başları önde biz çıkana kadar beklediler.
Elimde ki fesi başıma takıp az önce geldiğimiz ihtişamlı koridordan çıkış kapısına doğru ilerledik. Az önce benim paşa olduğuma inanmayan orta yaşlı ismini bile bilmediğim asker ellerini önünde birleştirip başını eğdi ve geçmemizi bekledi.
Ben böyle sahneleri bir Muhteşem Yüzyılda görmüştüm. Pargalı İbrahim geçerken böyle duruyorlardı. Ulan inşallah bizimde kellemiz gitmez bir korkmadım değil yani.
Sercan bahçedeki faytonun kapısını açıp geçmem için yol verince düşüncelerimden sıyrıldım arabacıya dönüp Pera'ya Bayan Katherina'nın konağına gideceğiz diye emir verdi.
Genç ama yapılı delikanlı emri aldığı gibi yola koyuldu. Fazla geçmeden dışı beyaz ahşap mütevazi bir konağın önünde durduk. Sercan faytondan inip konağın kapısında asılı duran büyük tokmağa üç defa vurdu.
Kapıyı açan kadın Katherina...
Ah Katherina biz seninle daha önce karşılaşmalıydık. Bembeyaz teninde siyah atlas gibi saçları geriye doğru taranmış, aydan daha parlak yüzünde iki kara nokta gözleri dudağı sanki gül yaprağı
Ah Katherina seninle daha evvelden tanışmalıydık...