6. BÖLÜM KANLI ADANA GECESİ
Yalıyı sarsan ilk patlama, bahçe kapısını koçbaşı gibi yıkan ağır zırhlı bir pikabın patlatılan lastiklerinden ve havaya sıkılan seri otomatik silah seslerinden geldi.
Salih, patlama ve cam kırılma sesiyle birlikte tek bir refleksle Aslı’yı göğsüne bastırıp yere kapandı. Üzerlerine dökülen cam kırıkları Salih’in sırtına ve deri ceketine çarparak yere saçıldı. Dışarıdan pompalı tüfeklerin gürültüsü, korumaların bağırışları ve bahçedeki kargaşanın uğultusu yükseliyordu.
Aslı, gözlerini sımsıkı kapatmış, Salih’in geniş göğsünde nefes almaya çalışıyordu. Hayatında ilk kez ölümün ve kurşun seslerinin bu kadar yakınına gelmişti. Salih’in vücudu bir kalkan gibi üstünü örtmüş, kendisini siper etmişti.
Salih, başını kaldırıp duman altı olan odaya baktı. Ardından kollarının arasındaki Aslı’ya dönüp yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözlerinde katıksız bir öfke vardı.
"İyi misin? Yaralandın mı?" dedi Salih, sesi mermilerden daha ağır çıkıyordu.
Aslı, şokun etkisiyle başını salladı. "İ-iyiyim... Ne oluyor dışarıda?"
"Karadağ piçi biletini kesti," dedi Salih. Belindeki silahı çıkardı, şarjörünü kontrol edip Aslı’yı ayağa kaldırdı. Kızın gözlerinin içine bakarak elini sıktı. "Bu odadan çıkmıyorsun. Yere yat ve kapı açılsa bile kafanı kaldırma."
"Salih, gitme!" Aslı elini istemeden Salih’in koluna sardı. İçindeki korku, gururunu bir anlığına ezip geçmişti. "Dışarısı cehennem gibi!"
Salih, kızın bu endişeli dokunuşuyla duraksadı. Dudaklarında karanlık bir tebessüm belirdi. "O cehennemi ben yarattım prenses. Şimdi söndürmeye gidiyorum."
Salih kapıyı vurup koridora fırladı. Aşağı inerken Veli’nin iki elinde silahla bahçe kapısına doğru ateş açtığını gördü.
"Salih abi!" diye bağırdı Veli, şarjör değiştirirken. "Ana kapıyı pikapla kırdılar! Karan Karadağ, Adana’daki bütün tetikçilerini, sanayideki adamlarını toplamış buraya yığmış!"
"Tamer Baba nerede?!" diye gürledi Salih, merdivenlerden atlayarak.
"Çardağın arkasındaki mahzende, adamlarla korumada!" dedi Veli. "Ama hedefleri yalıyı tarayıp Reşat’ı ve kızı almak!"
Salih’in gözleri kan bürüdü. "Kıza kimse dokunamaz!"
İki kardeş, bahçedeki barut kokusu ve çatışmanın ortasına fırladı. Adana sokakları, Yıldızoğulları’nın kalbinde verilen bu kanlı mahalle savaşıyla yankılanıyordu.
Aynı dakikalarda Yıldızoğlu Holding’in üst katındaki cam odada da kargaşa başlamıştı.
Baskının haberi Holding’e ulaştığında Barış Yıldızoğlu, masasındaki tüm ekranların kırmızıya döndüğünü gördü. Karadağ Holding’in adamları sadece yalıya değil, Yıldızoğulları’nın lojistik merkezlerine ve borsa hesaplarına da polis ihbarları ve sahte fon hareketleriyle eş zamanlı bir finansal saldırı başlatmıştı.
Barış, jilet gibi keskin soğukkanlılığıyla ayağa kalktı. Ceketinin önünü ilikledi. Dışarıdaki panik havasına rağmen tek bir jesti bile bozulmamıştı.
Ağır ahşap kapı patlarcasına açıldı.
Merve, elindeki dosyaları düşürmüş, nefes nefese içeri koşmuştu. Gözlerinde büyük bir korku, yanaklarında kızarıklık vardı.
"Barış Bey!" dedi Merve, sesi titreyerek. "Aşağıda... Güvenlikte bir kargaşa var! Haber kanalları yalıda çatışma çıktığını söylüyor... Ben... Ben ne yapacağımı bilemedim!"
Barış, adımlarını ağır ağır Merve’ye doğru attı. Odadaki o ölümcül sessizlik, dışarıdaki kargaşayı bıçak gibi kesiyordu. Merve’nin tam karşısında durdu. Kendi elleriyle kızın omzundan sarkan çantasını düzeltti.
"Sakin ol Merve," dedi Barış. Sesi o kadar alçak ve rahatlatıcıydı ki, Merve bir an için dışarıdaki dünyayı unuttu. "Burası benim kallem. O kapıdan içeri benim iznim olmadan tek bir kurşun bile giremez."
"A-ama yalı..." dedi Merve, gözleri yaşararak. "Sizin aileniz..."
"Kardeşlerim bahçedeki itleri temizler," dedi Barış, Merve’nin yüzüne düşen bir tutam saçı yavaşça kulağının arkasına iterek. "Ben ise bu holdingden o Karadağ ailesinin tüm servetini sıfırlayacağım. Sen şimdi masana geçeceksin ve o Fransızca raporların son sayfasını bana getireceksin."
Merve, Barış’ın gözlerindeki o sarsılmaz güce baktı. Merve’nin içindeki o utangaç ve ürkek kız, Barış’ın bu karanlık krallığına ilk kez güven duymaya başladı.
Yıldızoğlu Yalısı’nda ise çatışma son raddeye gelmişti.
Salih ve Veli, bahçeye sızan sekiz tetikçiyi etkisiz hale getirmişti. Bahçe mermi kovanlarıyla ve patlayan araçların enkazıyla doluydu.
Tam o sırada kırılan ana kapıda siyah, camları filmli bir SUV belirdi. Araçtan inen adam doğrudan Karan Karadağ’dı. Elinde otomatik bir pompalı vardı, arkasında ise belinden silah çeken adamları duruyordu.
"Salih Yıldızoğlu!" diye bağırdı Karan, alaycı bir gülüşle. "Evini başına yıktım! O kız da, baban da, o çalınan para da benim olacak!"
Salih, dumanların arasından bir dev gibi sıyrılarak öne çıktı. Yüzü barut karası içindeydi ama gözlerindeki o ölümcül alev Karan’ı yerinde dondurdu.
"Karan," dedi Salih. Sesi bir ejderhanın kükremesi gibi bahçede yankılandı. "Sen buraya gelmekle hayatının en büyük hatasını yaptın. Çünkü bu bahçeden sadece birimizin ölüsü çıkacak."
Üst katın kırık penceresinden aşağıyı izleyen Aslı, Salih’in Karan ile yüz yüze geldiğini gördüğünde kalbi ağzına geldi.
"Salih..." diye fısıldadı Aslı, gözlerinden yaşlar süzülürken. "Lütfen ölme..."
Bahçeyi kaplayan barut kokusu ve alevlerin kızıllığı altında Salih ile Karan karşı karşıya duruyordu.
Karan, elindeki pompalının emniyetini kapatıp Salih’in tam göğsüne doğrulttu. Ancak yüzündeki o kendinden emin ifade, Salih’in gözlerindeki ölümcül sakinliği gördükçe erimeye başladı. Salih tek bir adım bile gerilemedi; aksine, adımlarını Karan’a doğru atmaya başladı.
"Ateş et Karan," dedi Salih, sesi mermilerin ıslığından daha ağırdı. "Ateş et ki bu gece Adana’da Karadağ adını kazımama bir bahane daha versinler."
Karan’ın parmağı tetiğin üzerinde titredi. Salih’in üzerindeki o katıksız vahşet, Karan’ın parasının ve adamlarının veremediği bir korku saldı içine.
Tam o sırada Yıldızoğlu Yalısı’nın ana girişinden siren sesleri ve gıcırtıyla duran beş zırhlı polis aracı göründü. Emniyet güçleri bahçeyi sarmaya başlarken tepe lambalarının kırmızısı ve mavisi alevlere karıştı.
Veli, duvardan atlayıp Salih’in yanına geldi. "Abi! Emniyet girdi içeri. Barış bürokrasiyi devreye soktu, basını da arkalarına takmışlar. Karan’ı burada vurursak yalıyı kapatırlar."
Karan, polisleri gördüğünde rahat bir nefes alır gibi oldu. Pompalıyı yere bırakıp alaycı bir şekilde gülümsedi. "Görüyorsun ya Salih... Bu şehirde kuralları sen koymuyorsun. Şimdi bu adamların hepsini polis toplayacak, seni de beni de alacaklar."
Salih, Karan’a doğru son bir adım atıp adamın yakasından tuttu. Yüzünü Karan’ın yüzüne yaklaştırdı.
"Polis seni bugün benim elimden alabilir Karan," dedi Salih, fısıltı kadar yakın ama fırtına gibi sert bir sesle. "Ama O kızın gözünden düşen tek bir damla yaşın hesabını senden soracağım. Seni bu şehirde diri diri gömeceğim."
Karan’ın yüzündeki gülüş dondu. Polisler araya girip Karan’ı ve adamlarını kelepçelerken, Salih yakasını bıraktı. Salih Yıldızoğlu, emniyet amirine hafif bir baş hareketi yaptı; Yıldızoğlu adı, polisin bile Salih’e kelepçe takmasına engel oluyordu.
Ortalık yatıştığında, polis araçları ve ambulanslar yalıdan ayrıldı. Bahçe kısmen temizlenmiş, Tamer Baba mahzendeki sığınağından çıkıp salondaki berjerine oturmuştu.
Salih, üst kattaki odaya doğru hızla adımladı. Kapıyı sertçe açtığında Aslı’yı pencerenin kenarında büzülmüş, gözyaşları içinde buldu.
Aslı, kapının açılma sesiyle başını kaldırdı. Salih’i yüzü barut karası içinde, ceketinde kan lekeleriyle karşısında gördüğünde bir an bile düşünmeden ayağa kalktı ve Salih’e doğru koştu.
İki kollarıyla Salih’in boynuna sarıldı.
Salih, kızın bu ani ve beklenmedik sarılışıyla bir an donakaldı. Hayatında hiçbir kadının bu kadar hesapsız, bu kadar katıksız bir korku ve rahatlamayla kendine sarıldığını görmemişti. Yavaşça kollarını Aslı’nın beline doladı, kızı göğsüne bastırdı.
"Gitmeyeceksin sanmıştım..." dedi Aslı, hıçkırıklarının arasından. Sesi Salih’in göğsünde boğuluyordu. "Sana bir şey olacak sandım..."
Salih, elini kızın yumuşak saçlarında gezdirdi. İçindeki o yıllardır sönmeyen intikam ateşi, Aslı’nın sıcaklığıyla ilk kez yatışır gibi oldu.
"Sana söz verdim Aslı," dedi Salih, kızın kulağına eğilerek. "Seni bu cehennemde yalnız bırakmam. Ben ölmeden sana kimse dokunamaz."
Aslı başını kaldırıp Salih’in gözlerine baktı. İkisinin de nefesi birbirine karışıyordu. Aralarındaki o nefret ve şüphe duvarı, bu kanlı gecenin ateşinde eriyip gitmişti. Aslı, bu karanlık adamın tehlikeli gölgesine ilk kez sığınmıştı.
Ertesi sabah, Yıldızoğlu Holding’in üst katında ise zaferin soğuk rüzgârı esiyordu.
Barış Yıldızoğlu, masasının başındaydı. Karan Karadağ’ın polis tarafından gözaltına alınmasını fırsat bilip, gece boyunca Borsa İstanbul’da ve bankalarda yürüttüğü finansal operasyonla Karadağ Holding’in tüm mal varlıklarına el koydurmuştu.
Ağır ahşap kapı yavaşça açıldı.
Merve, elinde taze demlenmiş kahve ve onaylanmış Fransızca fon belgeleriyle içeri girdi. Dün gecenin korkusu yüzünden hâlâ biraz solgundu ama gözlerinde Barış’a karşı derin bir hayranlık belirmeye başlamıştı.
"Barış Bey..." dedi Merve, sesi her zamanki gibi utangaç ama duruydu. "Karadağ Holding’in dondurulan hesaplarına dair son raporlar. İstediğiniz gibi Fransızca ekleri de çevirdim."
Barış, kahve fincanını masaya koyan kızın eline baktı. Merve tam geriye çekilecekken Barış uzanıp Merve’nin narin bileğini hafifçe tuttu.
Merve’nin nefesi tıkandı. Yanakları anında al al oldu. "B-Barış Bey?"
Barış, kızın bileğini bırakmadan gözlerinin içine baktı. O her zamanki kibirli ve mesafe koyan ifadesinin yerini, Merve’ye özel ince bir sıcaklık almıştı.
"Gece boyunca buradaydın Merve," dedi Barış sakince. "Korktuğun halde gitmedin. İşini eksiksiz yaptın."
"Ben... Ben sadece görevimi yaptım," dedi Merve, gözlerini kaçırarak. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpıyordu.
Barış hafifçe gülümsedi. Bu, Barış Yıldızoğlu’nun bu holdingde çalışan birine yıllardır gösterdiği ilk tebessümdü.
"Artık sadece sekreterim değilsin Merve," dedi Barış, kızın elini yavaşça bırakırken. "Sen bu kulede benim güvendiğim tek insansın. Şoförüm seni eve bıraksın, bugün dinlen."
Merve, duyduğu bu sözlerle ne diyeceğini bilemedi. Başını hafifçe eğip odadan çıkarken, arkasında bıraktığı o soğuk adamın kalbine nasıl bir tohum ektiğinden habersizdi.
Adana’da Karan Karadağ parmaklıklar ardına çekilmiş, Karadağ Holding çökmüştü. Ancak Reşat hâlâ konuşmamıştı ve Yıldızoğulları Konağı’nın mahzenindeki sır, daha büyük bir fırtınanın habercisiydi.