Zeynep, beton odanın içimde bir sandalyeye, elleri ve ayaklarından plastik bir kelepçeye bağlı şekilde hala baygın vaziyetteydi. Avcı, Mürsel başkan ve Ali müdür duvar görünümlü, tek yönlü sorgu camının arkasında oturmuş kızın ayılmasını bekliyorlardı. Avcı tedirgin biçimde ayağa kalktı.
“Ben dedim size bir çaylak için bu kadarı fazla diye.” diyerek volta atmaya başladı. Avcı gerilmişti. Bir şekilde bu kıza karşı bir çekim hissediyordu. Bu kızı özel kılan bir şey vardı. İçinden bir ses ona rehberlik etmesi gerektiğini söylüyordu. Kızdan hoşlanıp hoşlanmadığını kendisine defalarca sormuş olsa da, hayır cevabını almıştı. Tabii ki bazı yakınlıklardan her kadın ve erkek gibi ikisi de etkilenebilirdi. Ama Avcı’yı bu kıza çeken esas şeyin ikisinin ortak acıları olduğunun farkında değillerdi. Mürsel başkan tek kaşını kaldırdı. Sandalyesini arkasında volta atıp duran Avcı’ya çevirdi.
“Ne o? Aşık falan mısın? Görür görmez vuruldun mu? Kız seni takmıyor diye düştün mü?” dedi. Avcı’nın sinirlerini bile isteye zorluyordu. Bir şekilde bu kızın potansiyelini anlamaya çalışırlarken, bir yandan da Avcı’nın sinir krizlerini aşıp aşmadığını görmeye çalışıyordu. Ali müdür nasıl araya gireceğini hesaplıyordu. Neyse ki Zeynep kıpırdanmıştı da bu tartışma havada kalacaktı.
“Kıpırdadı. Uyanıyor.” dediğinde Mürsel müdür yavaşça önüne dönmüş, Avcı da hızla yerine oturmuştu. Mürsel müdür Avcı’ya ve Ali müdüre dönüp sordu.
“Otelin her yerine ajanlarımızı yerleştirdiğimizi falan bilmiyor değil mi eminiz?” dedi. Teyit edip emin olmak istiyordu. Kızın saf korku ile nasıl yüzleşeceğini merak ediyordu. Takip ettiklerinde ciddi bir aşk acısı çektiğini gördüklerinden kızın saf acıya vereceği tepkiyi biliyorlardı. Tepkisizlik. Gece sabaha kadar ağlayacak, sabah hiçbir şey yokmuş gibi elini yüzünü yıkayacak ve sokağa çıkacak kadar tepkisizdi. Ama saf korku ile nasıl yüzleşeceğini görmeye vakitleri olmamıştı.
Yine de haklıydı Avcı. Bir çaylak için bu kadarı fazlaydı. Psikolojisini iyice bitireceklerini biliyordu. Mürsel müdür, eş zamanlı ses değiştirme ayarını aktive ettiğinden emin olup kızı daha hızlı uyandırmak için konuştu.
“Kalk bakalım. Biraz oyun oynama vakti.” dediğinde kız aniden sıçrayarak uyandı. Şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. Etrafını iyice inceledikten sonra ayaklarına ve ellerine baktı. Zeynep’in hareketlerinden en yakın çıkışı aradığı ve ellerini ayaklarını nasıl kurtarabileceğine dair fikir düşündüğünü anlamışlardı. Tek kaşını kaldırıp Ali müdüre baktı. Taktir ediyordu. Bu kadar zor bir durumda başına ne geleceğini bilmeyen herkes bağırır çağırırdı. Ama bu kız akıllıydı. Sorununu sessizce çözmeyi tercih etmişti. Mürsel başkan yeniden konuştu.
“Boşuna aranma. Seni kurtaracak tek bir şey bile yok.” dedi. Kız kibarca gülümsedi. Adamlar ne olduğunu idrak edememişti. Ancak Zeynep meydan okumaya kararlıydı.
“Benim kurtulmaya ihtiyacım mı var? Sen kötü cadı ben de kuleye hapsedilmiş prenses miyim?” dedi. Üç adamın üçü de birbirine baktı. Mürsel başkan elini mikrofondan çekti.
Avcı ve Ali ye döndü. Gözleri kocaman açılmıştı.
“İnanılmaz değil mi?” dedi. Her ikisi de başıyla onu onayladı. Mürsel geri mikrofona döndü.
“Belki, anlat bakalım. Kimsin ve ne için çalışıyorsun.” dedi. Zeynep inatçıydı. Ne olduğunu idrak edememişti. Ama onu alan kim olursa olsun pabuç bırakmaya niyeti yoktu. Belki de ajan olmayı çok istediğini öğrenen birileri onu kıstırmıştı. Bunu kimseye söyleyemezdi. Çocukluk hayalini kimseye anlatıp kendini yakamazdı. Yüzünde korku ve endişe olsa da konuyu değiştirmeye oynamaya karar verdi.
“Ne kadar zamandır uyuyorum?” dedi. Adamların hepsi şaşırmıştı. Dirayetine hayran kalmışlardı.
“Bir süredir.” diye cevap verdi Mürsel. Zeynep beklediği cevabı alamamıştı. Yılmaya niyeti yoktu.
“Teta otelde ne işin vardı?” diye sordu Zeynep’in tanımadığı o boğuk, Mürsel e ait olan ses.
“Gezmeye geldim.” diye cevap verdi Zeynep. İnatçı olduğu kadar hazır cevaptı da. “Otelde ne yapılır ki başka. Gezilir tozulur uyunur. Hiç otel görmedin herhalde.” dedi alaycı bir gülümsemeyle. Burnu düşse eğilip almıyordu kız. İnadı inattı. Mürsel düğmeyi kapattı.
“Belli ki yeterince korkutamadık. Uyanabileceği kadar hafif bir gaz verip uyutun. Hemen ardından da yüzüne bir kova soğuk su vurun ki zaman algısını kaybetsin.” dedi. Avcı karşı çıkmak istese de Ali’nin bir hareketi ile susmuştu. Bir çaylağa bu kadar yüklenmelerini doğru bulmuyordu. Mürselin telsizden haber verdiği ajanlar işaret bekliyordu. Mürsel geri diafona bastı.
“Madem gerçekleri konuşmuyoruz sen biraz daha uyu bakalım.” dedi ve diafonun düğmesini bıraktı. Arkasında dikilen ajana işaret verdi.
Bir anda içeri salınan gaza Zeynep direnmeye çalışsa da nereye kadar nefes almayacaktı ki? Biraz nefesini tutmayı denemişti. Ama gazın uçup gideceği bir yerde yoktu. Derin bir nefes alınca geri uyumuştu.
Mürsel içeride, dışarıya açılan tek bir cam olmamasının avantajını kullanıyordu. Kıza saatlerce uyutulmuş gibi hissettirecekti. Zeynep’in psikolojisini bozup konuşturmayı hedefliyordu. Ajanlardan biri içeri girip kızın yüzüne soğuk su çarptı. Kız sanki boğulduğu yerden yeni çıkarılmış gibi derin bir nefes aldığında Avcı’nın içi parçalansa da sesini çıkarmadı. Kendisi binlerce kez binlerce adama, kadına ya da gence işkence etmişti. Ama hepsi vatan haini olduğu için onun gözünde ölmeyi bile hak ediyorlardı. Şimdi işkence edilen bir vatanseverdi. İçinin acıması da normaldi. Ali’yle Mürsel’in de canı yanıyordu elbet. Kızları yaşında birine işkence ettiriyorlardı. Ama saf korkuya tepkisini görmeleri lazımdı. İçerideki ajanın yüzünde kar maskesi vardı. Kulağındaki kulaklığa telsizle haber gönderdi Mürsel.
“Zorlayın.” dedi. Çözüleceği noktayı merak ediyorlardı. Bir çok ajan adayı, nerede çözüleceğini anlamak için test edilirdi. Ama bu kıza yapılan biraz fazla kaçıyordu. İçerideki ajan bile bunun farkındaydı. Ses etmeden kızın yüzüne gözlerini dikti. Kar maskesinin altında, yalnızca gözleri görünen adamın gözünden alevler çıkıyordu.
“Kimsin!” diye bağırdı. Kız kaç saattir içeride olduğunun algısını kaybetmişti. Şimdi de tepesinde bir adam dikiliyordu. Başında gözünün içine bu denli öfkeyle bakan bu adamın kim olduğunu neden onu tuttuğunu bilmiyordu. Korkusundan ölse de ağzını açmaya niyeti yoktu. Küçük çocuklar gibi ağlamak istese de gözlerini tavana dikip kendini yatıştırmaya çalıştı. Adam çenesinden sertçe tutup kendisine çevirdi.
“Kimsin dedim sana küçük fahişe!” diye yeniden bağırdı. Zeynep’in canını yakan noktaları biliyorlardı elbet. En zayıf yerlerinden vuracaklardı. Babasının ona sık sık bu tarz küfürler ettiğini biliyorlardı. Ona babasını hatırlatıp ürkütmek, yaralarını deşerek acıtmak ve korkutmak istiyorlardı. Ama Zeynep farklı bir kızdı. Onu öldürmeyen her şeyin onu güçlendirdiğine inanıyordu. Alışmıştı bu tarz lafları duymaya. Zeynep yine cevap vermedi. Cevap vermeye de niyeti yok gibiydi. Kar maskeli adam yüzüne sert bir tokat indirdi.
“Sana kim lazım aşko?” dedi Zeynep ağzını geverek. Alenen dalga geçiyordu. Dayaktan bilincini kaybetmediği sürece ötmeye niyeti yoktu. Hatta kendini yeterince konuşmamaya ikna ederse, son nefesini verene kadar konuşmamayı bile başarabileceğini düşünüyordu. Aldığı tıp eğitimi, beynimizin kontrol edilebilir olduğunu öğretmişti ona. Adam yüzüne sert bir tokat daha indirdi.
“Teta otelde ne işin vardı?” diye sordu yeniden daha sertti. Tek taraflı camın arkasındaki adamlar hayretle sorguyu izliyorlardı. Kızın yanağı çoktan kızarmıştı. Bir tokat daha sonra morarması bile muhtemeldi. Avcı’nın içinde bir şeyler koptu o tokatlarla. Gidip elini kızın yüzüne koyup geçti güzelim demek istedi birden. Ama kafasını sağa sola sallayıp kendini tutmaya, tepkilerini kontrol etmeye çalıştı. Duygularını kontrol etmek için eğitilmişti. Daha dünkü çaylağa acımak için değil. Kızın kirazı andıran kırmızılıkta dudakları şeytanice kıvrıldı.
“Dedin ya fahişe diye. Üstüme iyilik sağlık. Otelin ne olduğunu bilmiyorlar, fahişenin de ne iş yaptığını bilmiyorlar.” dedi kıkırdayarak. Ali ve Mürsel kahkahayı bastı. Avcı mırıldandı.
“Bu kızı ele geçirenin vay haline. Ya çok iyi bir kudurtucu ya da içerde ne kadar zamandır olduğunu bilmediği için mental bir yanılgı ile delirdi.” dedi. Ali gülümsedi.
“Ben o gözlerde en ufak bir delirme görmüyorum. Baya baya taşak geçiyor.” dedi. İçerideki ajan harekete geçti. Kızı sandalyeden kaldırıp yere fırlattı. Tek dizinin üzerine çekip yüzünü kızın yüzüne yanaştırdı.
“Kime çalışıyorsun!” diye bağırdı.
“Serbest çalışıyorum şekerim.” dedi hayat kadınlarını andıran pis bir ağızla. Adam kızı yerden kaldırıp bir tokat daha vurdu. Bu defaki biraz daha sertti. Zeynep’in dudağı patlamıştı. Zeynep’i kolundan tutup duvara dayadı adam. Tek eliyle gırtlağını sıktı. Zeynep’in incecik boynu, adamın ellerinde kayboluyordu. Avcı, Mürsel ve Ali şaşkınlıkla izliyordu olanları. O kadar şaşırmışlardı ki adamı durdurmak akıllarına bile gelmemişti.
“Ulan senin ajan olduğunu bilmiyor muyuz!” diye bağırdı kızın yüzüne doğru. Zeynep bir an korkuyla gözlerini kapattı. Ama çabuk toparlanıp geri açmıştı. Biraz daha korkusunu belli ederse onu sürekli ölüme yanaştırarak korkutmaları, o anki halinden daha korkutucuydu onun için.
“Siz daha otelin ne olduğunu bilmiyorsunuz benim ne olduğumu nereden bileceksiniz?” dedi. Zar zor nefes alsa da dalga geçmekten geri kalmıyordu. Kar maskeli adam gırtlağını bırakınca, Zeynep yere yığılıp öksürmeye başladı.
“Kardeşin elimizde.” dedi adam. Onu en zayıf yerinden vurmuşlardı.
“Bizim için çalışırsan onu serbest bırakırız.” dediler. Kız inanmadı. ama çözülecek gibiydi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Kardeşine bir şey olursa yaşamasının bir anlamı da yoktu. Kardeşi onun tek zaafıydı:
“İnanmıyorum.” diyebildi gözyaşlarının arasında. Boğazının tahriş olmasından sebep sesi de zor çıkıyordu. Bir de buna ağlama eklenince işi iyice zorlaşmıştı. Yine de hızlı toparlandı Zeynep. Ağlamamaya çalışıyordu.
Hemen hazır ettikleri yapay zeka yazılımını devreye soktular. Canlı bağlantı kuruyor gibi konuşturmaya başladılar. Kızın canı yanıyordu kardeşinin sesini duydukça.
“Ati geçecek kurtarıcam seni.” diyordu devamlı. Kardeşinin sesi titriyordu. Ama Zeynep de az değildi. İyi tanıyordu kardeşini. Kendi aralarında sırları, şifreleri vardı. 21 ay vardı aralarında. İkiz gibi büyümüşlerdi. Karşısındakinin kardeşi olmadığını hissediyordu bir şekilde.
“Ne istiyorlarsa yap.” dedi kardeşi. Zeynep bir şeylerin yanlış gittiğini anlamıştı. Kardeşi ona bu kadar panik cevap vermezdi. Genelde kardeşi de dalga geçerdi böyle durumlarda. Sırf onu da rahatlatmak, sırf ablasının yüzünü güldürmek için. Ağlamaklı sesiyle gülümseyerek cevap verdi kardeşine.
“Biz bu gibi durumlarda ne deriz beybisi?” dedi. Kar maskeli adam elindeki telefonu geri çekti. Biraz daha konuşursa kızın anlamasının muhtemel olduğunu, kızın gözlerindeki şeytani ışıltıdan anlamıştı. Öyle salak bir kız değildi bu. Gerçek bir ajan olacak kadar zekiydi. Kar maskeli adam son kez konuştu.
“Bizim için çalışacak mısın çalışmayacak mısın?” dedi. Telefondan silahın kurulma sesi. Zeynep karar vermekte çok zorlanıyordu. Öyle kolay bir durumda değildi. İşini şansa bırakmamalıydı. Belki de onlar için çalışmayı kabul etmeliyim diye düşünüyordu. Kardeşi için.. Annesi için.. Öte yandan aklına, ailesini, karısını, çocuğunu düşünmeden kendini terörist kurşununun önüne atan gençler geliyordu. Bayrak yere düşmesin diye kendi bedenini gözünü kırpmadan yere düşüren gençler.. Kendi kardeşinden bile küçük olan o gençler.. Zeynep yutkunup yumdu gözlerini.
“Vatan sağolsun.” dedi. Sol gözünden bir damla yaş süzülürken fısıldadı.
“Affet beni Ati.” dedi. Kimse için çalışmaya niyeti yoktu. Silahın patlama sesini bekliyordu. Ancak duymadı.
“Aç gözünü.” dedi adam. Sesi bu defa öfkeli değil, sakin ve kibar geliyordu. Zeynep tek gözünü yavaşça açtığında kar maskeli adamın maskesini çıkarttığını gördü. Adam yüzünde bir hayranlık ifadesiyle ve yarım bir gülüşle Zeynep’e bakıyordu. Zeynep ne olduğunu anlamamıştı. Duvara gömülü olan kapı açıldı. Zeynep kapıya doğru baktı. En önde Mürsel, arkasında Ali ve Avcı vardı. Zeynep olanların mantığını anlamaya çalışırken az önce kendisine işkence eden adam yavaşça ellerindeki ve ayaklarındaki plastik kelepçeyi çözdü.
“Kusura bakma çaylak, biraz sert davrandık.” dedi. Zeynep etrafına şaşkın şaşkın bakıyordu. Olanları idrak etmeye çalışıyordu. Ağzında kurumuş olan kan kendisini rahatsız ediyordu. Huzursuzca elini kurumuş kanın üzerine götürdü. Mürsel Zeynep’e ceketinin cebindeki mendili uzattı.
“Kardeşin iyi. Muhtemelen evinde uyuyor. Yapay zekayla konuştun az önce.” dedi. Zeynep derin bir nefes vererek rahatlamıştı. Soru sormak istiyordu ama soramıyordu. Az önce yaşadıklarının, bir gün deşifre olur ya da esir düşerse yaşayacaklarının yüzde biri bile olmadığı gerçeğiyle yüzleşti. Yine de istiyordu Zeynep. Güç istiyordu. Onu öldürmeyen her şey onu güçlendirirdi. Daha fazla birilerinin kardeşi, abisi, babası ölmesin diye, kendi kardeşinden vazgeçmeyi göze almıştı Zeynep. Bunu yapabileceğini de herkese, en çok da kendine ispat etmişti. Ayrıca ondan vazgeçmemiş olmak da ayrıca rahatlatıyordu içini. Avcı’ya baktığında gözlerindeki hüznü gördü. Avcı korkuyordu. Kızın kendisine kızıp başka bir gölge istemesinden korkuyordu. Ama Zeynep’in gözlerinde öfke yoktu. Aksine kendini ispatlamış olmanın verdiği bir gurur ifadesiyle bakıyordu herkesin yüzüne. Elindeki mendille yavaşça ağzının kenarında kuruyan kanı sildi. Kafasını kaldırıp adamların yüzüne baktı.
“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu. Avcı'nın ağzı şaşkınlıkla aralanırken Ali bir kahkaha attı.
“Bu kızın dur durak noktası da yok.” dedi.
“Şimdi gölgeni de al git çaylak. İyice dinlen. Fazlasıyla yorucu bir gece geçirdin.” dedi Mürsel.
“Bir gece mi?” diye sordu Zeynep. Avcı gülümsedi.
“Gerçekten günlerdir burada tutulmuyorsun çaylak, az önce bir dakika falan uyudun.” dedi. Zeynep bu olanlara alışmıştı artık. Şaşırmıyordu. Ama bir kaç saat yerine bir kaç gün tutulduğunu düşünmüştü. Ajan oldukça aklının daha dolambaçlı çalışmaya başlayacağını anlamaya yeni başlamıştı. Ama korkmuyordu bundan. Onun tek isteği, kendini faydalı hissedeceği, çocukluk hayali olan işi yapmaktı. Artık bir istihbarat mensubuydu. Babası bile bu defa ona engel olamamıştı. Hayat, 25 yıl sonra onun için yeniden başlamıştı.