Bölüm 6

2222 Words
Rose eve giden yol boyunca geçirdiği iki harika günü düşündü. Steven ile zaman düşündüğünden çok daha hızlı akıp gitmişti. Gözleri yola dalıp giderken hülyalı bakışları dışarıyı görmüyor, heyecanla parlayan mavi gözleri hayal ediyordu. İki gün boyunca otel odasından hiç çıkmamışlardı ama ilk günün sabahı haricinde bir daha sevişmemişlerdi. Steven onu daha yakından tanımak istediğini söylediğinde Rose endişeye kapılarak midesine ağrılar girmiş, onun yüz ifadesini okuyan Steven sadece neleri sevip neleri sevmediğini merak ediyorum demişti. Bu sözcükler onu rahatlatırken hayatı hariç her şeyi Steven'a anlatmıştı. Spordan, filmlerden, yemeklerden ve saçma sapan her konudan sohbet ederlerken sürekli birbirlerinin gözlerinin içine bakmış ellerini vücutlarından uzak tutmakta zorlanmışlardı. Steven bu iki günde ruhuna işlemişti. Ondan ayrıldığı şu ilk dakikalarda bile Rose kalbinde derin bir sızı hissediyordu. Nefes aldıkça göğsü sıkışıyor, tekrar ona kavuşmak için kalbi çırpınıyordu. on dört yıllık mahkumiyeti ilk defa gözünü korkuttu. İlk defa özgürlüğüne tekrar kavuşmak istedi. Dışarı çıkıp dün konuştukları gibi özgürce sinemaya gitmek, yürüyüş yapmak, konsere gitmek kısaca onunla birlikte insanların arasına karışıp normal bir hayat yaşamak istiyordu. Hüzünle gözleri doldu, görüşü bulanıklaştı ve derin bir iç çekerken ailesini hatırladı. Bütün bunlara bir gün onların intikamını alacak diye katlanıyordu. Nasıl yapacaktı. Onları katledenleri nasıl bulacaktı bilmiyordu ama intikamını alacaktı. Yıllardır Marcus ona bir söz veriyordu. O da hiç sorgulamadan bekliyordu zamanının gelmesini ama şimdi, Steven karşısına çıkmışken, her şeyi biran önce bitirmek istiyordu. Artık sabrı yoktu. Eve ulaştıklarında Rose garajdaki tanıdık arabayı görür görmez ilk duygusu sevinç olmuştu ama sonra vücudunu endişe kapladı. Arabadan inmeden önce Mark ile aynadan göz göze gelirlerken "ne zamandır buradaymış" dediğinde Mark "evde olmadığınızı bilecek kadar" dedi. Rose ona sinirle bakarken "bana neden haber vermedin" deyince Mark "oldukça meşguldünüz" diyerek cevabı yapıştırmıştı. Rose'un kanı öfkeyle kaynasa da "seninle sonra konuşacağız Mark" diyerek arabadan indi. Garaj kapısından eve giriş yaptığında çıplak koridorda topuk sesleri yankılanmaya başlamıştı. Uzun koridoru geçip gün ışığıyla aydınlanan geniş salona girince koltuklarda oturan Bernard'ı gördü. Yüzünde sevgi dolu bir gülümseme oluşurken "Bernard amca" diyerek ona yöneldiğinde Rose'u gören yaşlı adam da şefkat dolu bir gülümsemeyle ayağa kalkmıştı. Rose kendini onun kollarına atarken etrafını saran sıcak kollar babasını hatırlattı. Bernard'a sarılıp özlediği baba kokusunu içine çekerken "uzun zaman oldu" dediğinde Bernard "uzun zamandır yurt dışındaydım güzel kızım, yoksa çoktan gelirdim" dedi. Rose geri çekilip Bernard'ın ellerini bırakmadan birlikte koltuğa oturduklarında onun meraklı bakışlarını görünce gözlerini kaçırmak istedi. Bernard "nasılsın" diye sorduğunda, Rose gülümseyerek "çok iyiyim" deyince Bernard'ın kaşları biraz çatılırken "Rose belki bunu sormak sana haksızlık ama senin için endişelendim kızım, neredeydin" dedi. Rose beklediği soru gelince şaşırmadı. Bernard elbet bu soruyu ona soracaktı. İç çekerek ve ona yalan söylemekten nefret ederek "biraz hava almaya ihtiyacım vardı Bernard amca" dedi. Bernard'ın kaşları biraz daha çatılırken "dün geldim ve akşam seni bekledim, gelmediğinde yardımcını sorgulamak zorunda kaldım Rose, yani iki gündür evde olmadığını biliyorum bana daha açık davranmalısın" dedi. Rose ona dikkatle bakarken Marcus'un gereksiz inatçılığını nereden aldığını anlamıştı. Neyse ki Bernard oğluyla inatçılık haricinde bir benzerliğe sahip değildi. Oğlunun aksine iyi niyetli bir adamdı. Bu yüzden de Rose ona her zaman saygı duyar ve severdi. "Bernard amca on dört yıldır bir eve kapalı olmak çok mu kolay sanıyorsun" dediğinde yaşlı adamın gözleri anlayışla dolarken "artık nefes alamıyorum" dedi Rose. Bernard başını eğip Rose'un elini daha sıkı kavrarken "seni çok iyi anıyorum kızım, aslında bende buraya bunun için gelmiştim" dediğinde Rose'un kalbi heyecanla çarptı. Göğsünün içinde atan kalp göğüs kafesini yarıp çıkacakmış gibi atmaya devam ederken Bernard "artık bu işe bir son verip Marcus ile evlenme zamanınız geldi" dediğinde Rose bir an bayılacak gibi oldu. Heyecanla havalanan kalbi beş bin fitten yere çakılmış gibi kıvranırken gözlerini kaçırıp sessiz kaldı. Ah tek kurtuluşu Marcus ile evlenmekti Rose bunu başından beri biliyordu ama neden şimdi ev hapsi daha cazip gelmeye başlamıştı. Gözleri dolduğunda gözlerini hızla kırpıştırıp yaşları geri gönderirken boğazını temizleyip "artık bundan o kadar da emin değilim" dedi. Bernard'ın ağzı şaşkınlıkla açılıp geri kapanırken "nasıl yani kızım, sana artık bu tutsaklıktan kurtulacağını sonunda Marcus ile birlikte olabileceğinizi söylüyorum" dediğinde Rose kafasını iki yana sallayarak "Marcus ile evlenmek istemiyorum" dedi. Rose sonunda içinde taşanları dile getirebilmişti. Yıllardır bunu söylemek istiyordu ama şimdi Steven'ın varlığı ona güç vermiş içindekileri söylemesine yardım etmişti. Bernard "bu da ne demek oluyor Rose" diye bağırdığında Rose "bilmediğin şeyler var Bernard amca" diyerek yıllardır herkesten gizlediği şeyleri ortaya dökmeye hazırlandı. Bernard sakince "kavga mı ettiniz kızım, oğlum seni üzdü mü?" dediğinde Rose tam cevap verecekken kapı çalmıştı. Söyleyeceklerini yutmak zorunda kalırken ağlamak istedi. Kapının neden çaldığını kimin geldiğini çok iyi biliyordu. Evin tek misafiri her zaman Marcus olurdu. Marcus, Elena'nın açtığı kapıdan içeri girerken Rose vücudunu dikleştirdi. Gözleri Marcus'u takip ederken onun Elena'ya kısa bir bakış attığını Elena'nın olduğu yerde büzüldüğünü görünce midesi bulandı. Hayır, kesinlikle bu adamla evlenmek istemiyordu. Marcus onlara doğru yaklaşıp gülümseyerek "ah sevgili babacığım da buradaymış, gelinini ziyarete mi geldin" dediğinde az önceki konuşmadan sinirleri gergin olan Bernard ayağa kalkarak "geldim ama karşılaştıklarım hiç hoşuma gitmedi oğlum" dedi. Rose da endişeyle ayağa kalkarken gözleri korkuyla Bernard'a baktı. Onun susmasını istiyordu. Her şeyi konuşmadan bu konuşmayı Marcus ile yapmamalıydı. Marcus elinde tuttuğu dosyayı sıkıca kavrayıp öfkeli gözlerle Rose'a dönerek "anlamadım, ne hoşuna gitmedi baba" dediğinde Bernard burnundan soluyarak oğlunun karşısına dikilip "Rose'a ne yaptın da artık seninle evlenmek istemiyor" dedi. İki iri adam karşılıklı dikilirken şimdi ikisinden de buram buram öfke yayılıyordu. Rose'un midesindeki ağrı daha çok artmış, başı da dönmeye başlamıştı. Marcus tüm genlerini babasından almış bir adamdı ve Bernard kadar iriydi. Bernard her ne kadar yaşlı olsa da Rose onun ne kadar güçlü olduğunu çok iyi biliyordu. Daha önce bir kere şahit olmuştu ve ona şefkatle yaklaşan bu adamın o halini bir daha görmek istememişti. Marcus bir Rose'a bir Bernard'a baktıktan sonra dişlerini sıkarak "ben bir şey yapmadım, belki de gelinin artık bir başkasına aşıktır" dediğinde Bernard birden ona dönerken Rose geriye adım attı. Rose onun bunu nasıl söylediğine anlam veremezken Bernard "Rose?" diye soru sorarcasına konuştuğunda Rose "hayır Bernard amca, sana anlatmak istediklerim var" diye itiraz etti. Marcus araya girerek "Hayır mı?" diyerek elindeki dosyayı açıp içinden çıkanları önlerine sererken "iki gündür çok güzel vakit geçiriyorsunuz" dedi. Rose önüne atılan otelin kamera kayıtlarının fotoğraflarını gördüğünde yüzü utançla kızardı. Steven ile yaşadığı hiçbir şeyden utanmıyordu ama Bernard'ın gözünde nasıl biri olarak göründüğünü düşündükçe bu ona acı veriyordu. Fotoğraflar Rose'un Mark ile konuşmak için koridora çıktığı zamanlardandı. Steven ile odaya girişleri hepsi gözler önündeydi. Altında yatanları bilmeden Marcus'u aldatan biri olarak görünüyordu ki Bernard'ın öfkesine bakılırsa o da aynen böyle düşünüyordu. Marcus'a öfke dolu bir bakış attıktan sonra Bernard'a dönerek "göründüğü gibi değil" dedi umutsuzca. Bernard aldığı fotoğraflara dikkatle bakarken "Bernard amca" diye başlamıştı ki Bernard "bu adam Steven Jason mı?" dediğinde sustu. Marcus "evet baba" diyerek onu onayladığında Bernard şaşkınlıkla Rose'a bakıp "bütün mülklerini bu adam yüzünden kaybettiğini biliyor musun?" dedi. Rose bir şey demek istiyordu ama kilitlenip kalmıştı. "Senin bana bahsettiğin alıcıların hepsini araştırdım Rose, hepsinin arkasında bu adam var." Marcus gülerken "şeytanla işbirliği bu olsa gerek" dediğinde Bernard "sen kapa çeneni Marcus" dedikten sonra Rose'a yaklaşıp "iki günlük eğlence için geleceğini yok etmek mi istiyorsun kızım. Sizin aranızdaki sevgi iki günlük bir gönül eğlencesi için bitecek kadar küçük mü?" Dediğinde Rose inlemek istedi. Lanet olsun Bernard hiçbir şey bilmiyordu. Rose "Bernard" diye başlamıştı ki Marcus araya girerek "Rose bana sinirlenip böyle bir hata yaptı Baba, onun neden bunu yaptığını çok iyi anlıyorum. Merak etme kendimi affettireceğim" dediğinde Bernard geri çekilip elindekileri fırlatıp atarken "aranızdakileri düzgünce konuşun ve halledin, bir daha böyle bir sorun istemiyorum. Yakında evleneceksiniz" diyerek arkasını dönüp kapıya gittiğinde Rose onun peşinden gitmek için hareketlendi ama Marcus kolunu sıkıca tutarak engel olmuştu. Rose onun tutuşundan kurtulmak istese de Marcus daha çok sıkarken kapı kapanıp Bernard onları baş başa bıraktığında Rose'u arkasındaki koltuğa fırlattı. Rose topuklu ayakkabıların etkisiyle geriye doğru düşüşünü engelleyememişti. Hiç vakit kaybetmeyen Marcus onun üstüne çıkarken Rose "Mark" diye çığlık attı ama çığlığı ağzına kapanan iri elle engellenmişti. Marcus bütün gücünü üstüne verirken "beni iyi dinle" diye tısladı. Rose korkuyla altında titrerken gözlerini kırpıştırmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. "Eğer babama tek kelime edersen seni pişman ederim Rose. Anladın mı? Bu evlilik olacak. İste veya isteme benimle evleneceksin. İstemezsen sana dokunmam, verdiğim sözü tutmaya devam eder, intikamını almanda yardımcı olurum ama benimle evleneceksin. Anladın mı?" Rose ne yapabilirdi ki. Ne diyebilirdi. Kafasıyla onaylamaktan başka çaresi var mıydı? O böyle üstüne çıkmış gözlerindeki deli bakışlar yine yerinde sinsice konuşurken ne diyebilirdi. Nasıl itiraz ederdi. Marcus onun onaylamasıyla gülümserken elini Rose'un ağzından çekip dudaklarını birleştirip kısa bir öpücükten sonra geri çekilerek "aferin sevgilim" dedi. O üstünden kalkarken Rose "anlamıyorum" diyerek doğruldu. Marcus başında dikilirken "neyi anlamıyorsun" dediğinde "evlenmemizde neden bu kadar ısrar ediyorsun" dedi Rose. Marcus onun önünde eğildiğinde Rose arkasına yaslanırken "çünkü seni seviyorum" diyen adamın gözlerine nefretle baktı. Marcus elini kaldırıp parmaklarını onun yanağına sürterken "bir zamanlar sende beni seviyordun" dediğinde Rose yüzünü çevirip ona dokunan eli kendinden uzaklaştırırken "bir zamanlar beni arkadaşlarınla paylaşmaktan zevk alıyordun" dedi. Marcus elini çekip ayağa kalkarken "çok gençtim ve hata yaptım sevgilim, artık seni kimseyle paylaşmaya niyetim yok" diyerek çıkışa doğru ilerlemeye başlamıştı. Rose şimdilik ondan kurtulduğuna sevinse de işlerin tamamen sarpa sardığının farkındaydı. Marcus çıkmadan önce "kendini düşünmüyorsan onu düşün sevgili nişanlım, dediğim gibi seni artık paylaşmaya hiç niyetim yok" dediğinde Rose'un tüm vücudu buz kesti. Oturduğu yerden ruhu çekilmiş bir şekilde kalkarken üst kata yöneldi. Kendini odasındaki banyoya attığında duşun altında hıçkırıklara boğulmuştu. Yıllar sonra yaşadığı en güzel anlardan sonra şimdi cehennemde gibi hissediyordu. Hıçkırıkları git gide şiddetlenirken banyonun duvarına yaslanıp yere çöktü. Ayakları daha fazla vücudunu yukarıda tutamamıştı. Başını ellerinin arasına alıp Marcus ile tanıştığı güne lanetler yağdırırken annesinin yatıştıran dokunuşlarını arzuladı. Küçükken her ağladığında olduğu gibi saçlarını okşayıp şarkılar söylemesini isterdi. Sakinleştiğinde vücudu buz gibiydi. Soğuk duşun altında ne kadar kalmıştı bilmiyordu ama şuan hiçbir şey hissedemiyordu. Bornozuna sarınıp kendini yatağa bıraktığında kurduğu bütün hayallerin nasıl da yıkıldığını düşündü. Tek hayali gerçek olmuştu o da Steven ile uyanmak. İki gece de olsa onunla uyuyup, sabah onunla uyanmayı tatmış ve bundan zevk almıştı. Onun sıcaklığını, dokunuşlarının hassasiyetini vücudunda hissetmek huzur vermişti. Ailesinin ölümünden sonra en huzurlu uykuya onun kollarında dalmıştı. Gözlerinin tekrar yaşarmasına engel olamazken Steven'ı düşünmek kalbine giren sancıları arttırıyordu. Ona bir söz vermişti. Birlikte olacaklarına dair ona tekrar gideceğine dair bir söz vermişti ve şimdi bu sözü tutması imkansızdı. Bernard ve Marcus onun tekrar Steven'a gitmesine izin vermezlerdi. Üstelik hangi yüzle gidecekti. Yakında evlenecekti. Yıllardır Marcus ile nişanlı olsa da evlilik tarihlerinin hiç gelmeyeceğine inanmıştı. O tarih hiç gelmeyecek Rose bir şekilde bu işten kurtulacaktı ama işte şimdi gerçek karşısındaydı. Yıllardır kendini kandırmıştı. Belki Steven karşısına çıkmasaydı bu kadar acı verici olmazdı. Belki de o karşısına çıktığı için artık bu evlilik ona anlamsız gelmeye başlamıştı. Neden Marcus ile evlenecekti. Onu düşmanlarından korusun diye mi? Yıllardır karşısına bir kere bile çıkmayan düşmanları şimdi daha çok merak eder olmuştu. Ailesinin öldüğü sıralar Rose'un akıl sağlığı pek yerinde değildi. Bir iki yıl kendini bilmez bir halde Bernard'ın peşinde oradan oraya sürüklenmiş sonunda ona bu evi inşa etmişlerdi ve burası Rose'un hapishanesi olmuştu. Zamanla ailesinin intikamını alma arzusuyla kendini toparladığında Marcus intikamı için ona yardım teklif etmişti. Bu teklifi kabul etmekten başka çaresi yoktu Rose'un. Dağ başında kale gibi korunan bir evde tıkılıp kalırken başka kimden yardım isteyebilirdi. Marcus'a güvenmese de Bernard amcasına güveni sonsuzdu ve ikisi de intikamını alacaklarına söz vermişti. Bernard ona eğer Marcus ile evlenirse ailesini öldürenlerin onlardan korkup Rose'a dokunmayacağını söylediğinde Rose kabul etti. Önce düşmanın kim olduğunu tespit edip ortalık tamamen güvenli oluncaya kadar Rose'un bu evden çıkmaması istenmişti. Bu yüzden yıllardır bekliyorlardı ama Rose artık bu bekleyişin anlamsız olduğuna inanıyordu. Marcus ile evlenmek istemiyordu ama ailesinin katillerini de bir köşede oturup beklemeyecekti. O yıllardır bir evde hapis yaşarken onlar istedikleri gibi hayatlarını yaşıyorlardı. Bu adil değildi. Vücudu titrerken bornozuna sıkıca sarılıp bacaklarını kendine çekti. Telefonunun tiz sesi odada yankılanmaya başladığında kaşlarını çatarak başını kaldırırken Elena'nın elinde çantasıyla kapıda dikildiğini gördü. "Efendim rahatsız etmek istemezdim ama üçüncü kez çalıyor" diyen kıza elini uzattığında Elena hemen ona doğru yaklaşıp çantasını vermişti. Elena tereddüt ederek "istediğiniz başka bir şey var mı?" dediğinde Rose kafasını iki yana sallayarak "yalnız kalmak istiyorum" dedi. Elena "peki efendim" diyerek odadan çıktığında çantasından telefonu çıkardı. Eline aldığı telefon titreyerek yüksek seste tekrar çalmaya başladığında ekranı gören Rose'un gözleri doldu. Steven yazısı parlak bir şekilde yanıp sönerken iç çekerek cevapladı. "Rose Tanrım neredesin" diyen Steven'ın endişe dolu sesini duyduğunda Rose gülümsemeye çalışarak "buradayım Steven" dedi. "Tanrım yine izini kaybettireceksin diye çok korktum" diyen Steven derin bir nefes aldığında Rose bunu duymuştu. Boğazı düğümlenip gözlerinden yaşlar akarken "öyle bir şey yapmadım" dedi. Steven onun sesindeki hafif titremeyi duyduğunda "bebeğim iyi misin?" deyince Rose ağzından çıkan hıçkırığı bastıramadı. Steven "Rose neler oluyor" dediğinde "bir şey yok Steven sadece ben biraz dinlenmem lazım kapatmalıyım" diyen Rose anında telefonu kapatıp hıçkırıklara boğuldu. Diğer tarafta Steven ise yüzüne kapanan telefonla neye uğradığını şaşırmıştı. Rose'u tekrar aradığında ulaşamayınca kendini kaybetti. Onun titrek sesini ve hıçkırığını hatırlayınca kalbi acıyla kavruldu. Ne olmuştu. Neyi vardı. Neden yanında değildi. Ona ulaşması gerekiyordu. Onu teselli etmek istiyordu. Dosya yığınıyla kaplı olan masasını sinirle dağıtırken "Edward "diye bağırdı. Odasının hemen dışındaki bekleme alanında oturan Edward onun sesiyle ayağa fırlayıp içeri girerken "bana Rose'u bul" dedi. Edward onun bu isteğiyle bir an duraklarken Steven "ne yap et bana onu bul, bir şey olmuş ağlıyordu Edward" dediğinde onun çaresizliğini hissetmişti Edward. "Elimden geleni yapacağım" diyerek odadan çıkan Edward'ın arkasından hüsranla yerine geri çöktü Steven. Sevdiği kadının ona ihtiyacı vardı ama o, ona gidemiyordu. Bu nasıl bir işti. Nasıl bir azaptı. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD