1
Az önce genç bir kadına araba çarptığına şahitlik ettim. Kadının iyi olmasını diledim ancak çoktan ölmüştü ve çevredeki insanlar yetkililere haber vermek için harekete geçmişlerdi. Kadının benimkileri anımsatan siyah ve dalgalı saçları olduğunu görebilmiştim ve geri kalan harabeye bakmak içimden gelmemişti.
Günümün güzel geçmesi için umduğum işaret kesinlikle bu değildi. Tam da iş görüşmemin yapılacağı otelin yakınında gerçekleşmişti.
Yolun kenarında durup ne kadar süre dona kaldığımdan emin değildim ancak saate baktığımda zar zor ayarlayabildiğim görüşmeye geç kalmak üzere olduğumu fark ettim. Kendimi toparladım ve koşmaya başladım. Bu randevuyu almak çok zor olmuştu o yüzden neden bir otelde buluşmamız gerektiğini dahi sorgulayamamıştım.
...
Telaşla asansöre doğru koşuyordum. "Ah olamaz! Bekleyin!" diye Türkçe söylendikten sonra hangi ülkede olduğumu hatırlayıp, kusursuza yakın Rusçam ile "Kapıyı tutun lütfen!" diye seslendim. Asansörün kapıları kapanmadan önce asansörün içerisindeki adamla gözgöze geldiğim kısa bir an yaşandı ve bu an kapıların ağır çekimde kapanması ile bitti. Adam, yerinden kımıldayıp tuşa basıyor gibi yapma zahmetinde bile bulunmamıştı.
Lanet olsun.
Elimdeki telefondan yükselen melodiye daha fazla kulaklarımı tıkayamadım ve durup cevapladım. Kendim için içten bir sabır temennisinde bulunduktan sonra telefonu kulağıma tuttum. Telefondaki kişi, üstüme yıkılmış dava müvekkillerinden birisiydi ve aramak için tam da bu anı seçmişti. Alelacele ona cevap verdim. "Evet... Evet. Ah, tabii Bay Petrov... Hala üzerinde düşünüyorum. Elbetteki davanız çok önemli. Yemek mi? Detaylar diyorsunuz... A-aa elbette birgün neden olmasın ancak bu akşam meşgulüm. Yarın mı? Olmaz. Daha uygun bir vakitte ben size ulaşacağım. Hayır, hayır siz hiç zahmet etmeyin. Haha evet... O halde görüşürüz." İtiraz ve görüşmeyi uzatma çabalarını dinlemedim ve kısa kesip, telefonu kulağımdan uzaklaştırıp ekrandaki kırmızı tuşa bastım. Ne adamı ne de Türkiye'de ortaklarıyla açacağı sıradaki otelinin onlarca arazi davasını pek umursadığım söylenebilirdi. Bay Petrov'un tavırlarımı anlayıp benden uzak durmasını dilerdim. Biraz özsaygısı olsa üzerimde kurduğu ısrarcı tavrını bırakır ve davası için daha istekli bir avukata yönelebilirdi. Büroda Türk olmasa da Türkçe bilen pek çok avukatımız vardı.
Son asansörü kaçırdığımı düşündüğümden sıradakini bekleyecektim ancak asansörün kapıları açık bir şekilde beni beklediğini fark ettim. Kapılar kapanınca asansörün yukarıya çıkmaya başladığını sanmıştım ancak asansörün içindeki yabancı adam, kapıyı benim için açma nezaketini göstermişti.
Yalnızdı.
Kimse bu asansöre doğru yönelmiyordu. Kişi ya da kişilere özel miydi? Öyle olsa benim için durdurma zahmetine girmezdi diye düşündüm.
Asansörün içine geçtiğimde yabancı adama yarımyamalak bir teşekkür mırıldandım ve hemen önüme dönüp karşıya baktım. Adam o kadar uzun boyluydu ki başımı kaldırıp da yüzüne bakmaya zahmet etmemiştim.
Asansöre doğru uzaktan bakarken içindeki kişinin uzun boylu ve iri biri olduğunu görmüştüm ancak yakınına gelip karşıkarşıya kaldığımızda yanında küçücük hissetmek ürpermem için yetti. Adam, pek sevmediğim ama denk geldiğimde de izlemekten kendimi alamadığım o vurdulu kırdılı filmelerdeki kafes dövüşçülerini andırıyordu. Hani o tek eliyle boynunuzu tutup, çubuk gibi kırabileceğine şüphe duymayacağınız türden adamlardandı. Yanında duruyor olmak bile çevresine yaydığı baskın aurayı hissetmeme yetiyordu. Bunda vücudundan yayılan parfümün de etkisi olabilirdi. İçerisinde zengin nane ve sandal ağacı noktalarının olduğu hoş bir harmonisi vardı. Durup adamın nasıl koktuğunu anlamaya çalışıyor değildim ancak asansör bu zengin kokuyla öylesine istila edilmişti ki kokuya tüm varlığımla maruz bırakılıyordum. Eh, şikayetim de yoktu.
Omzumun üstünden bir kol ileriye uzandı. Takım elbisesinin ceketinden sıyrılıp dışarı çıkmış beyaz gömleğinin manşeti, pırlanta ve beyaz altın detaylı bir düğme ile tutturulmuştu. Bileğinden yansıyıp gözümü alan ışıltı, pahalı bir markanın özel tasarım bir saatine aitti. Fiyatı, yeni taşındığım ama kendisi ikinci dünya savaşı yıllarından kalmış kadar eski görünen apartman dairemi ve de dairemin bulunduğu mahalleyi satın alacak kadar pahalı olmalıydı. Saat sahte miydi? Hiç sanmıyordum. Umurumda mıydı? Hayır ama meslek gereği bu kadar lüks ve zenginliği gördüğümde altından leş kokuları almadan duramıyordum. Ön yargılı mıydım? Hah, bana güvenin.
İrkilerek omzumun üstünden geriye baktım ve üzerime eğilmiş yüzüyle burunburuna geldim. Şimdi de tıraş losyonunun içaçıcı mentollü kokusu burnumun içine dolmuştu.
Hey o ne eşsiz bir yan profildi.
Kusursuz mavi gözleri ve kendine has şekilli keskin hatlı bir burnu vardı ve sanırım travmaya bağlı kırıklılardan dolayı biraz eğriydi ama bu bile ona daha çekici bir hava katmıştı. Sarı telli kirli sakalı muhteşem çene hattını kaplıyordu. Sarı saçlarından bir perçem alnına düşmüştü ve insanın o saçı kenarı çekme güdüsüyle parmakları karıncalanıyordu. Model olabilir miydi? Bilmiyorum ama Slav erkeklerinin muhteşem bir örneğiydi.
Gözlerimi dikip ona bakakaldığımı ve yabancının da bunun farkında olduğunu anladığımda çok geçti. Yüzünde dolgun dudaklarını yukarı çekiştiren çok çekici bir gülümseme belirdi ve kendime mani olamadan bir aptal gibi ona karşılık verdim. Sanki yüzüne bakarken hipnoz olmuştum. O da bu durumdan oldukça zevk almış göründü. Gözleri, asansörün tuşlarına doğru dokunup yine bana baktığında aynı şekilde tuşlara kısa bir bakış atıp yeniden ve hiç vakit kaybetmeden ona baktım. Tam o sırada beynimin içinde bir madeni paranın düşüş sesi yankılandı.
Adam tuşlara uzanmaya çabalıyordu ve bense tüm varlığımla yolunu tıkıyordum. Geç de olsa kendime gelip bir adım kenarı çekildim. Yanaklarım utançtan kızardı.
"Kaç numaraya?" diye sordu ağır ve yerli olduğu şüphe götürmez bir Rus aksanıyla.
Birkaç saniye için benimle konuşmasına şaşırdım. Durup kendiyle konuşmaya başlamasına bile daha az şaşırabilirdim. Nedense bu adama dair her detay benim için bir sınav haline geldi. Diğer erkeklere haksızlık olacak kadar fazla mükemmel değil miydi? Sesi de onun için düştüğüm bir başka konu oldu.
Tanımadığım bir erkeğe karşı bu kadar açık bir hoşlantı göstermemeliydim. Kendimi omuzlarımdan tutup sarsmak istiyordum. Yanlış erkekleri çekmekte üstün bir yetenekle donatılmıştım. Konu aşık olmaya geldiğinde dikkatli olmak zorundaydım.
Hadi ama Asya, sen güçlüsün. İlkel güdülerine karşı koyabilirsin.
Kendime yaptığım içsel motivasyon konuşmasının ardından düz çıktığına emin olduğum sesimle cevapladım. Zaten çıkacağım katın tuşlandığını kastederek, "Ben de aynı kata çıkıyorum," diye karşılık verdim. "Son kat."
Sanırım o da benim gibi şu meşhur Rus mafyasıyla görüşecekti. Belki de aynı katta başka bir işi vardı.
Cevabıma karşı duraksadı ve gözleri kısıldı. Az önce sıcak hatta sevimli gibi görünen gözleri şimdi kurnaz ve soğuk bir hal almıştı. Acaba mafya ile görüşecek ne gibi bir sebebim olduğunu falan mı sorguluyordu? Sorsa bile cevap verecek değildim ya neyse.
Tabii sormadı.
Ağır ağır geri çekilip az önceki gibi sırtını asansörün aynalı duvarına yasladı. "Hmm," gibi bir ses çıkardı kendikendine konuşur gibi. "Ne büyük bir tesadüf."
Bana söylemiyordu ancak onu duyuyordum.
Yine de bu tesadüfe sesli bir yorum getirmedim.
Görüş açımdan çıkmıştı. Bu, yalnızca ona doğru dönüp bakma isteği duymamı sağladı. Belki benim hayalgücümdü belki de gerçekti ama mırıldandığı şey ve söyleyiş tarzında bir ima varmış gibi gelmişti kulağıma.
Başımın arkasında varlığını reddemeyeceğim bir kaşıntı oluştu. Sanki bir çift buz mavisi göz, asla ayrılmadan üzerine dikilmiş gibiydi.
Kendi kendime saçmaladığımı söyledim.
Gözlerimi kaldırıp, iki yana açılan asansör kapılarının üstündeki ekranda aheste aheste akan sayılara doğru baktım.
21 22 23...
Elli beşinci kata ne az ne de çok kalmıştı.
Kollarım sanki asansörün içi birkaç derece birden soğumuş gibi ürperdi. İçimdeki bir his ortada bir sorun olduğunu söylüyordu ama bu benim boş bir kuruntu da olabilirdi. Yine geçmişteki ben olup, garip biri gibi görünmek istemiyordum.
Bileğimdeki annemden yadigar olan saate kısa bir bakış attım. Randevu saatim yaklaşıyordu. Bu yüzden endişe ve heyecan seviyem yükselmiş olmalıydı.
Neyseki henüz geç kalmamıştım.
Asansöre bindikten sonra dikkatim fazlaca dağılmıştı. Yabancı adam, bütün algılarımın odağı haline gelmişti. Birkaç saniyemi, daha sonra ömrüm boyunca hiç görmeyeceğim bir adamın her detayına dikkat etmekle geçirmiştim ve şimdi de kafamda garip senaryolar beliriyordu. Meslek gereği herkesi potansiyel bir suçlu olarak görmeye meyilliydim. Yine aynı şekilde onları nasıl savunacama da.
İlgimi, üstünde birkaç haftadır titizlikle çalıştığım dosyaya yönelttim ve onu son birkez daha kontrol etmeye karar verdim. Almayı unuttuğum herhangi bir belge olmadığına emin olmak istiyordum. Buraya geliş amacım müvekkilime bulaştıkları için bu mafya bozuntularını pişman etmekti. Bunun için çok etkili silahlar edinmiştim. Beni bu silahları kullanmak zorunda bırakmamaları kendi iyilikleri için iyi olurdu zira davayı kaybetmemekte son derece kararlıydım.
Görüşeceğim kişi müvekkilimin sabun fabrikasına ortak olan dolandırıcıların temsilcileriydi. Müvekkilim; kendi halinde bir fabrika işletirken, büyüme ve yüksek kazanç vaatleriyle kandırılmıştı, birkaç kağıt oyunuyla da fabrikasının yarısını kaybedivermişti. Adamı beş parasız ve borç içinde ortada bırakmışlardı ve bu da yetmezmiş gibi şimdi fabrikanın kalan diğer yarısını almak için işe koyulmuşlardı. Müvekkilim çaresizce adalet dilenmiş ancak hakkını savunmaya gönüllü tek bir avukat dahi bulamamıştı. Kimse Rus mafyasına bulaşmaya yanaşmıyordu. Bu noktada sabah kahvaltısında yürek yiyen ben devreye girmiştim ve dosyayı üstlenmiştim. Rus mafyasıyla yüzleşmek zorunda kalma düşüncesi korkmamı sağlamıyor değildi ama ben bir avukattım, bu mesleği seçmemin sebepleri vardı, bana ihtiyacı olan bir insanı yüzüstü bırakamazdım.
Çok önemli bir belgeyi dosyanın içinde bulamayınca kalbim tekledi. Hızla elimi evrak çantamın içine attım ve tam o anda kulaklarımda bir çıkırt sesi çınladı. Bu sesi poligonda atış çalışması yapmadan önce çokça kez duymuştum. Hay lanet, dedim içimden. Az sonra öldürüleceğim. Bedenimdeki bütün kan, damarlarımda dondu ve nefes almayı kestim.
Başımın arkasında hissettiğim şey kesinlikle patlamaya hazır bir silahtı.
Başından beri amacı bu muydu? Ne yani bu adam bir tetikçi miydi? Davadan çekilmem için beni ölümle mi tehdit edecekti? Yoksa direkt ölecek miydim ellerinde?
"Bunu bu şekilde hemen yapmaya karar vermen beni üzdü. Seninle biraz eğlenebileceğimizi düşünmüştüm." dedi yabancı.
"A-anlamadım?" dedim, gerçekten de anlamamıştım. Ne demeye çalışıyordu?
"Böyle acele etmemeliydin tatlım. Önce başladığın gibi devam etmeli ve beni baştan çıkartmalıydın. O zaman sana karşı nazik olmaya devam edebilirdim. Kanımı akıtman için sana izin vermeye bile hazırdım." Yaklaştı ve saçlarımı silahının ucuyla arkaya çekti. Boyun girintime yaklaşıp kokumu sesli bir şekilde içine çekti, dudaklarının arasından memnun bir mırıltı yükseldi. Süt içen bir kedinin mırıltısı gibiydi. Dudaklarını kulağımın arkasındaki hassas tene dokundurdu. Ne içgıcıklayıcı bir histi.
O an irkildim ve daha fazla dayanamayarak uzaklaşmayı denedim ama bana izin vermedi.
Konuşuyordu ve ben ne söylediğini takip etmekte zorlanıyordum. Zihnimde sürekli aynı sözcük tekrarlanıyordu. Olmaz. Olmaz. Olmaz...
"...tam da benim zevkime göre birini bulmayı kim başardı merak ediyorum. Söyle. Yuri miydi? Yoksa Lomonov mu?" diye sordu.
Ne diyordu bu adam? Saydığı isimlerle hiçbir alakam yoktu. Ortada büyük bir yanlış anlaşılma var gibiydi. Gözyaşlarım davetsizce gözlerine üşüştü. Ağlamak istemiyordum bu, kendimi yine aciz hissetmeme sebep oluyordu.
Vücudum ürkek yavru bir kedi gibi titriyordu ve bunun da kontrolü bende değildi.
Kendimi konuşmaya zorladım. "N-ne diyorsun? Saydığın isimlerle bir alakam yok benim. Sanırım birşeyi yanlış anladın. Ben buraya-"
Sözümü kesti. "Onlar değil mi? O halde Xander? Leo..." diye isim sıralamaya devam etti.
"Bak gerçekten ne düşündüğünü ve ne söylemeye çalıştığını anlayamıyorum..."
Bu asansör hangi ara durmuştu? Ciğerlerime çektiğim havanın giderek daha yetersiz hale gelmeye başladığını hissettim. Nefes almakta zorlanıyordum. Çoktan elimdeki dosya ve kağıtları yere düşürmüştüm. Kalbim bir kuşun kanatları gibi hızlı çarpıyordu ve kapalı ortamdaki herşey buna ben de dahil yavaşlıyorduk. Böyle durumlarda ilacımı almam gerekiyordu. Eğer almazsam bilincimi her an kaybedebilirdim.
Çaresizce elimi çantamın içinde oynattım ve ilacımı bulmaya çabaladım. Parmaklarım ilacın plastik şişesine temas ettiğinde biraz da olsa içim rahatladı. İlacı alıp birkaç nefesi içime çekecektim ve geriye bu garip adamdan başka sorunum kalmayacaktı.
Elimi dışarı çıkartacakken ağzıyla onaylamaz bir ses yaptı. Çantam kolumdan sertçe çekilip bir köşeye fırlatıldı. Canım yanmıştı ama daha önemlisi ilacımı alamamıştım.
Yabancı beni korkutuyordu. İliklerime kadar işleyen bu duyguyu maalesef ki çok iyi tanıyordum. Yine mi zarar görecektim? Yine mi kendimi koruyamayacaktım?
Silahın soğuk namlusunu şakağımda hissettim.
"Kardeşim mi gönderdi?" diye sordu. "Yoksa babam mı?"
Ne?
Sinirlerim o kadar bozuldu ki son sorusuyla birlikte gülmekten kendimi alamadım. Bu adam benimle kafa buluyordu. Hayır. Hayır... bu adam bir deliydi ve ben de bu deliye denk gelecek kadar şanssızdım.
"Hiçbiri seni psikopat ruh hastası! Ne lanet olası piç kardeşini ne de babanı tanımıyorum," diye patladım. Asansörün içi artık dönmedolaptı. Ayaklarımızın altındaki zemin sabit durmuyordu, ben de bu yüzden dengemi sağlayamıyordum. İstemsizce geriye devrildim ve kendimi yabancı adamın bedenine yaslanmış buldum. Beni tutmak için elleri hazır bekliyordu. Kaslı kolları karnıma dolanmak işin hiç zaman kaybetmedi.
"Bırak beni piç kurusu." dedim ya da öyle dediğimi hayal ettim. Algılarım kapanmış, tüm sinir uçlarından sıyrılmıştım. Zira sıfır noktasındaydım, tükenmiştim. Bende ne ilacımı almaya uzanacak ne de onu kendimden uzaklaştıracak güç kalmıştı.
Kapalı gözlerimin ardından boğuk sesini de hayal meyal işittim. Az önce beni öldürmeye tereddüt etmeyecekmiş gibi gelen soğuk sesi sanki biraz değişmişti.
...