"... Evet. Merak etmeyin efendim. Tabii o konuda hiç şüpheniz olmasın. Hayır. Hayır doktor az önce ilgilendi. İyi durumdalar. Her an kendilerine gelebilirler. Merak etmeyin efendim gözüm üzerlerinde... bir şey olursa... Evet. Dediğiniz gibi..."
Giderek uzaklaşan topuklu ayakkabı ve konuşma sesi kendime geldiğimde işittiklerimdi.
Konuşmaları algılamaya başladığımda nefesimi tutup kulak kesilmiştim ancak diyaloğun başlangıcını çoktan kaçırdığım gibi konuşan kadın giderek uzaklaştığından da konuşmanın devamını dinleyememiştim. Duyduğum kadarıyla kadın, karşısındaki kişiye oldukça saygılı bir uslupla kısa kısa cevaplar veriyordu ve karşı tarafın komutlarını onaylıyordu. Bahsi geçen doktor tarafından ilgilenilen kişininse benim olduğum ortadaydı.
Yine nasıl bir belanın içine düşmüştüm?
Her ne kadar berbat hissediyor olsam uzanmayı bırakmalıydım. Nerede ve kimlerin elinde olduğum belirsizken öylece uzanamazdım. Etrafı dinlediğimde yakınlarda bir başka insanın varlığına dair bir ses duyamadım.
Hemen gözlerimi açtım. Yatakta doğrularak sırtımı yatak başlığına yasladım ama bunu yaparken dikkatli olmam gerekti. Kolumdaki damar yolu ve bedenime bağlanmış diğer kablolar hareket kabiliyetimi sınırlandırmıştı. İhtiyari olarak bedenimi yokladığımda herhangi bir yerimde kesik, dikiş ya da eksik bir organ bulamadım ve saçma bir şekilde organ mafyasının eline düşmediğim için rahatladım. Görünen o ki Sergeleyevler organlarımın peşinde değillerdi, organlarımı çalmaktansa beni tedavi ettirip iyileştirmeyi arzuladıkları ortadaydı. Daha önce gördüğüm hiçbir hastanede denk gelmediğim büyük ve lüks bir odanın içerisinde olmamı başka ne sebebe bağlayabilirdim. Şöyle bir bakınca pek de bir hastane odasına da benzemiyordu... Aslında daha çok bir yatak odasındaydım. Bir erkeğin maskülen havasını gerek eşyalar gerekse içinde yattığım yataktan yükselip burnuma dolan parfüm kokusundan anlamak mümkündü.
Koku hafızam bu kokuya aşinaydı. Unutmak pek de mümkün değildi ya...
Bayılmadan öncesine dair anılarım berrak bir su yüzeyine yansımış gibi ortadayken bu odanın ve de evin kime ait olduğunu tahmin etmek zor değildi. Dimitri. O pislik bana adını bahşetmese de kim olduğunu zihnime kazımıştı. Sırıtan, gözlerini dudaklarımdan ayırmayan yüzünü; pervasızca tenimde dolaşan parmaklarını ve de yüzüme çarpan sıcak nefesinin hayalini gözlerimin önünden savuşturmaya çalıştım. Dev cüssesiyle kabus gibi üzerime çöktüğü anı düşünmemeye çalıştım ancak her denemem de başarısızlık beni buldu, korku ve tiksinti duymadan edemedim. Midem çalkalanıyordu. Bomboş midemden yükselen şey asitti.
Acı acı öksürdüm.
Dimitri yüzünden nadiren nükseden hastalığım tekrar açığa çıkmıştı ve bilincimi yitirecek hale gelmiştim. Eğer ilacımı almak istediğimde bana engel olmasaydı durumum belki de bu kadar kötüleşmezdi. Beni kim sanıyordu? Kafasında hangi saçma düşünceler vardı da bunları yapmıştı bana? Bir başkasıyla karıştırıp da bu şekilde davrandığına hiç şüphem yoktu ama yine de bu, yaşadığım aşağılanmayı temize çekmiyordu. En zorlu davalarda bile yaşamadığım stresi birkaç saniyede bedenime yaşatmıştı. Öyle ki geçmişe gömdüğüm en karanlık kabuslarımı günyüzüne çıkarmıştı.
Kahkahalar, küfürler, isteğim dışında bedenime uzanan eller...
Eski ve yeni her biri canımı takan kabus gibi anları tekrar düşünmek kalbime ağır geldi. Bedenim korkunun alametleriyle titremeye başladı. Yine kesik kesik nefes alıp veriyordum. Kalp ritimlerimi gösteren cihaz delicesine bir uyarı veriyordu, nabzımı bildiren sayı yüzü çoktan aşmıştı ve sesi dayanılmaz bir gürültüye dönüşmüştü. Yarı açık kapının ardından gelen ayak seslerini işitiyordum. Birileri odaya doğru hızlı adımlarla yaklaşıyorlardı.
Kim olduğu önemsizdi.
Çok fazla düşünmeden derhal kapıya doğru koşup, üzerindeki anahtarı çevirerek kapıyı kilitledim. Kapının arkasından aynı kadının sesi geldi. Kalın ve ürkütücü bir tonda erkek sesi ve onun aksine daha sakin konuşan başka bir adam daha vardı. Doktor olduğunu söylüyordu. Mafyanın hizmetinde bir doktorun yardımını istediğim söylenemezdi. Hiçbirinin sözlerini dinlemedim ve de cevap vermekle uğraşmadım.
Kapı menteşelerini çatırdatacak kadar güçlü inen yumrukları dinlerken gözlerim kapıya odaklıydı, geri geri adımlarımın sonu yatağa denk geldiğinde kendime geldim.
Nabzım delicesine atıyordu. Kaçmam gerekiyordu. Kaçış için aynı anda her yere bakmaya çalışıyor, kendimi kurtarmak için bir yol arıyordum. Ancak bu sırada zayıflamış bedenim pek de yardımcı olmadı, ayakta durduğum her saniyede başımda bir ağrı somutlaştı. Kulaklarım basınç altında gibiydi. Uğultuluydu, sesler adeta kafatasımda yankılanıyordu.
Odağım, bilincim yerine geldiğinde beri kulaklarımda çınlayıp durmasından rahatsızlık duyduğum robotik tiz sese çevrildi. Artık öldüğümü bildirir gibiydi, cihazın küçük ekranındaki yeşil çizgi gibi sonsuzluğa uzanan kesintisiz bir sinyal ses çıkarıyordu ve ben buna daha fazla tahammül edemeyecek hale gelmiştim. Kafatasıma çivi çakılıyor gibi hissettiriyordu. Hangi lanet tuşa basarsam sesini kesecekti? Ne kadar kurcalasam da bulamadım. Cihazı yerinde söküp, yere atarak parçalamak fikri geldi ama bunu yapmak yerine sadece fişini çektim. Hemen ardından da göğsüme yapıştırılmış olan parçalarını çıkarttım. Kablolardan kurtulmak beni biraz da olsa hafifletti.
Kapıyı kilitlemek için hışımla yataktan kalkarken kolumdaki damar yolunu da çıkardığımdan habersizdim, nasıl kanadığını görünce canımın çok fazla acıdığını da hissettim. Üzerine ne kadar bastırsam da kolumdaki kanamayı durduramadım. Verilen ilaçlar yüzünden kanım daha da sıvılaşmış olmalıydı, bu yüzden kanama durmuyordu. Mecburen boş verdim ve üzerime giyebileceğim bir şeyler aramaya başladım.
Bu odayı ve evi hemen terk etmek istiyorsam görmezden gelemeyeceğim çok büyük bir sorunum vardı.
Kıyafetlerim ne kadar bakınırsam bakınayım ortalarda yoktu.
İnce askılı beyaz bir geceliğin içindeydim, kolumdan akan kanla Drakula'nın gelininden farksız görünüyordum.
Kapının ardından gelen bağrışları duymazdan gelerek kıyafet arayışımı sürdürdüm. Bu halimle dışarıya adım atamazdım. Sonsuz gibi sürüp giden kış, dışarı adımımı attığım gibi beni dondururdu. Birkaç el ve ayak parmağımı buz ısırığından kaybetmem ödeyeceğim en düşük bedel sayılırdı.
Odanın içine tekrar tekrar bakındım. Büyük yatak, köşedeki koltuk ve bir köşedeki dev aynadan başka dikkat edilecek bir şey yok sayılırdı. İhtiyari olarak elim yatağın başucundaki komidine doğru gitti, çekmecelerini açtım ve birinin içerisinde gördüğüm tek eşya ile bir süre bakıştım. Bir kutu dolusuydu ve parlak ambalajlı küçük paketleri dışarı taşıyordu. Kutuların üzerinde yazan yazıyı, içerisinden taşanları ve de ne için kullanıldığını gayet iyi biliyordum.
Hiçbir şey görmemiş gibi yaparak çekmeceyi geri kapattım ve arayışıma başka yerlerde devam ettim.
Kıyafet odası olduğunu tahmin ettiğim bir odayı keşfedişim dev aynanın altında bir geçit olduğunu fark etmemle oldu. Duvarın bir parçası gibi görünen bir paneli ittiğimde açılan aynalı kapı, karşıma çıkan bir geçitin hemen ardındaki kıyafet odasına çıkıyordu.
İçerisi ben girdiğim anda spot ışıklarıyla kademeli olarak aydınlanmıştı ve içeriye doğru attığım ilk adımımda hafızamın bir kısmına da sinmiş olan o koku ile yine karşılaşmıştım, o adamın parfümüyle. Her yanda ondan bir ize rastlamak...
Lüks ve pahalı eşyalara bakmakla uğraşmadım. Ne takım elbiseler ne ayakkabılar ne de saatler, berjerin üstüne bırakılmış kendi kıyafetlerimden ve botlarımdan daha önemli değildi benim için.
Hemen üzerimi giyinmeye koyuldum. Bir yandan da çantamda olması gereken telefonum için bakınıyordum. Ne kadar arasam da bir türlü bulamadım. Ona da el koymayı ihmal etmemişlerdi.
Odaya geri döndüğümde aynı kadınla karşı karşıya geldim. Nasıl odaya girebilmişti? Ah, evet kapının kilidi kırılmıştı.
Aramızda uzun bir sessizlik yaşandı.
"Kafanızın ne kadar karışık olduğunu biliyorum. O yüzden öncelikle biraz sakinleşip beni dinlmenizin daha iyi olacağına inanıyorum."
Güldüm.
İçimden gülme isteği gelmesi normal miydi? Belki de sinirlerim o kadar yıpranmıştı ki tepkimi bu şekilde dışarı vuruyordum.
"İsim?" diye sordum gülmem son bulduğunda. Gözlerim eğlendiğime dair tek bir emare bile taşımıyordu.
"Doğru... Öncelikle size kendimi tanıtmam gerekirdi. Ben Olga, Bay Sergeleyev'in sekreteriyim. Hatırlarsanız daha önce sizinle telefon görüşmesi yapma fırsatımız olmuştu."
Kaşlarım kalktı. Kadını dikkatle süzdüm. Sesinin bir yerden tanıdık gelmesi boşuna değildi.
"O halde asansördeki deli adam da Sergeleyev oluyor. "
"Saygıdeğer patronum Bay Sergeleyev, yaşanan karışıklık için üzüntü duyuyor Bayan Asya."
"Saygı değermiş...." diye söylendim Türkçe bir şekilde.
"Karışıklık? Bana yaşatılanları bu şekilde aza indirgeyip, tanımlamak sizce de biraz utanmazlık değil mi? O adam beni taciz etti! Başıma silah dayadı!"
"Asla öldürme niyeti taşımıyorlardı."
"Bunu nerden bilebilirsiniz?" diye sordum inanamayarak.
"Eğer öyle olsaydı hayatta olmazdınız Bayan Asya. Bay Sergeleyev yalnızca sizi sorguluyordu. Bunun için sizi korkuturken biraz aşırıya kaçmış olabilir tabii..."
"Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Yaşadığım şoku ifade edecek kelime bile bulamıyorum. Ben orada kriz geçirdim ve bunun sebebi de patronunuz."
"Yaşadığınız zorlukları hayal bile edemiyorum Asya Hanım. Olayların ne sebeple bu hale geldiğini tam olarak ifade edemem ancak tüm yaşananlar tesadüf ve yanlış anlaşmalardan sebep yaşanmış. Öncelikle sakin olun. Doktor stresin sağlığınız için iyi olmadığını söyledi. Lütfen yatağa geri dönüp dinlenmeye devam edin. Bay Sergeleyev de birazdan buraya gelecek. Onunla konuşursanız eğer..."
"Bay Sergeleyev ile görüşmeyi kabul ederim ancak bunu kendi şartlarımla yaparım. Öncelikle, telefonumu geri istiyorum. Bürodan çalışma arkadaşlarım bugün nereye gideceğimden haberdarlardı. Benden bir dönüt alamadıklarında sessizce bir köşede bekleyecek değillerdir. Eğer işin resmi makamlara yansımasını arzu etmiyorsanız onlarla iletişime geçmeme daha fazla engel olmazsınız. Ayrıca, buradan ayrılmama izin verilmesini talep ediyorum. Eğer Bay Sergeleyev benimle konuşmak istiyorsa, bunu güvenli ve tarafsız bir ortamda yapabiliriz."
Sözlerimi bitirirken, içimdeki korku ve öfkenin yerini kararlılık almıştı. Ne olursa olsun, bu durumdan alnımın akıyla çıkacaktım. Ve eğer Bay Sergeleyev gerçekten konuşmak istiyorsa, bunu eşit şartlarda yapacaktık.
Odadaki ağır sessizlik, söylediklerimin etkisini artırıyordu. Kalbim hızla çarpıyordu, ama dışarıdan sakin görünmeye çalışıyordum. Gözlerimi Olga'dan ayırmadan, cevabını bekliyordum.
Ancak cevap Olga'dan gelmedi.
"Bayan Asya'nın sözlerini duydun Olga. Git ve isteklerini yerine getir."
Derin, otoriter bir erkek sesi aniden odayı doldurdu. Şaşkınlıkla sesin geldiği yöne döndüm. Odanın köşesindeki gölgelerin arasından, uzun boylu bir figür belirdi. Bu oydu. Dimitri.
"Peki Efendim," diyen Olga itiraz seslerimi dinlemeden odadan çıktı ve kendisine karşı iliğime kadar işleyen korku ve tiksinti duyduğum adamla beni başbaşa bıraktı.
Bu adam ne ara odaya girmişti de farkına bile varamamıştım? Kalp atışlarım kulaklarımda yankılanıyordu. Sergeleyev, yavaş ve kendinden emin adımlarla bana doğru yaklaşırken, onu daha net görebiliyordum.
Siyah, kusursuz dikilmiş bir takım elbise giymişti. Sari renk saçları geriye doğru taranmıştı ve keskin çizgili yüzünde ifadesiz bir maske vardı. Ancak gözleri... Gözleri buz mavisi delici bakışlarla doluydu ve yalnızca bana bakıyordu.
....