ALTI

2496 Words
Her şey boğucu hissettiriyordu: yaptığım iş görüşmesinin etiksizliği, ardı ardına vuran negatif duygularımın derinliği, Cihat’ın yeni görünüşüne ve tavrına alışamamanın verdiği gerginlik, babasının imalı cümlesinin yarattığı huzursuzluk o kadar ruhumu sıkışmış hissettirmişti ki kendimi hızlıca eve atıp odama kapatmıştım. Akşam yemeğine dek neredeyse hiç içeriden çıkmamıştım. Yemek için çağırdıklarında reddedemedim çünkü kimsenin benim hakkımda endişelenmesini istemiyordum. Üstüme aldığım hırkayla ayaklarımı sürüye sürüye salona girdiğimde herkes masadaki yerini çoktan almıştı. Tuğrul, beni tepeden tırnağa süzerken boş sandalyeme oturup tek gözümü kırptım ve başımı salladım. “Depresyon hırkanı çıkarmışsın yine.” Yüzünü buruşturdum tepkisiyle. Abim yengemin boş tabağına yemek koyarken bakışlarını bana çevirdi. Yüzümü incelediğini ve ruh halimi çözmeye çalıştığını fark edince başımı öne eğerek kendimi sakladım. “İşi alamadın mı?” diyen Tuğrul’un çenesi düşmüştü. “Yani adamlar haklı, insan kaynaklarıyla görüşürken…” Sesini inceltip taklidimi yaptı. “…Yalnız bayan değil kadın…” dedikten sonra tekrar ciddileşir gibi oldu. “…Falan dediysen bende seni işe almazdım.” “Ne kadar ayıp ya,” diye araya girdi Hüma. “Asıl ben olsam özellikle İpek’i işe alırdım.” “Çok haklısın hayatım…” diyen Alparslan ise kendi ekmeğinin peşindeydi. “…Sana yüzde yüz katılıyorum, Tuğrul hayvanlık yapıyor işte!” Bade çatık kaşlarının altından Tuğrul’a korkunç bir bakış atınca Tuğrul’un yüzündeki bana sataşmasının aldığı keyifli gülüş soldu. “Cinsiyetçilik yapmak için değil ya… Şaka yapayım demiştim.” Akif güldü onun sesinin içine kaçmasına. “Senin akıllanacağın yok valla,” derken bana göz kırptı. Ona gülümseyerek karşılık verdiğimde sessiz kalan abimin gözleri hâlâ üstümdeydi. “Bir sorun yok değil mi?” diye sorduğu an görünmez bir bıçak vicdanıma saplandı. Onlara yalan söylemekten nefret ederdim fakat beni her şeyin dışında bırakıyor olmalarına katlanamıyordum. Cihat ile ilgili mevzu hakkında herkesin az çok bir şeyler bildiğine emindim, evde bilgisiz ve hayal gücüne bırakılan tek kişi bendim. Kendimce olanlara bir neden aramamın ve güvenimin yıkılışının intikamının peşinde koşmamın sebebi tam olarak buydu. “İyiyim,” dedim demesine ama ses tonumu pek kontrol edemedim. Tabağıma patates yemeği ve pilav alırken başımı hafifçe eğerek yüzümü gizledim. Onların kendi arasındaki muhabbet devam ederken yalnızca dinleyerek yemeğimi yemeye başladım. Laf arasında Akif’in ablası, Gülendam abla ile Eyüp abinin bizim mahallemize taşınıyor olduğunu duyduğumda mutluluktan dört köşe oldum. Abim ile yengemin yaşadığı zor günlerin ardından birkaç haftalık hamile olan yengeme destek olabilmek adına böyle radikal bir karar almaları, Gülendam ablanın dünyanın en iyi kuzeni olduğunun kanıtıydı. Tuğrul dikkatim tamamen dağınıkken “İşi alıp almadığını söylemedin,” diye yeniden tüm okları bana yöneltince sırtımı dikleştirdim. Kendim yerine kurban arayan bakışlarım masumca yemeğini yiyen Hüma’ya ve onu izleyen Alparslan’a takıldı. “Siz hazırlık yapıyor musunuz ya?” diye seslendim Tuğrul’u duymazdan gelerek. Abimin dikkatinin dağılmasını istediğim için ise “Enişte,” diye ekledim. Hüma yeşil gözlerini kaldırıp bana bakınca tatlı tatlı gülümsedim. Abimin huzursuzca oturduğu yerde kıpırdandığını görünce ise kıkırtımı zar zor bastırdım. “Yapıyoruz baldız,” diyen Alparslan imalı bir bakış atsa da umursamadım. Onun gizliden gizliye Cihat ile görüştüğü şüphelerimi destekleyen kendimce kanıtlarım vardı ve kurban olarak onu seçmekten hiç vicdan azabı duymuyordum. Garibim Hüma, nişanlısı olduğundan araya kaynamıştı. “Ne yapıyorsunuz mesela? Fiyatları gördün mü Alparslan? Vallahi millet çıldırmış! Bir buzdolabı almaya kalksan binlerce lira sayman lazım.” Konu ışık hızıyla değişip fiyatların fahişliğine, evlenmenin zorluklarına, eksik kalan şeylere dönünce tuttuğum soluğumu rahatça bırakıp yemeğime kaldığım yerden devam ettim. Rahatlığım çok uzun sürmedi, telefonumun mesaj bildirimi sesiyle gevşemiş halime ket vuruldu. Hırkamın cebine sokuşturduğum telefonumu alıp kontrol ettiğimde Cihat’ın yazdığı mesajla ağzımda çevirip durduğum patates boğazıma tıkandı. “Mahalledeyim, dışarı gel.” Emir kipiyle yazdığı mesaj tüm sinir sistemimi alt üst ederken hızlıca karşılık verdim. “Yallah, başka kapıya.” Mesajımı okuduğunda yüzünün buruşacağına, kaşlarının çatılacağına ve sinirle alnını ovuşturacağına emindim. O yüzden o anki ifadesini düşünüp keyiflenirken kimseye durumu belli etmemeye özen gösterdim. Cihat’sa vazgeçmeyi düşünmüyordu, dakika bile geçmeden diğer mesaj geldi. “Sen gelmezsen ben gelirim İpek.” Onun boş tehditlerine pabuç bırakmamak için bakışlarımı eğdiğim telefondan kaldırdım ve Hüma’nın bahsettiği robot süpürgeyi pür dikkat dinleyen aile üyelerime baktım. Cihat’a ise anladığı dilden bir mesaj yazdım. “Yiyorsa gel, abim evde.” Akif’in dikkatli bakışları beni yakaladığında telefonumu cebime sokuşturdum, Hüma’ya odaklanmaya çalıştım. Anlattığı robot süpürgenin özelliklerinden bahsediş şekli öyle şirindi ki herkesin neden pür dikkat ona kilitlendiğini anlayabiliyordum. Alparslan’ın da bakışlarından yarın o süpürgenin Hüma’nın eline geçeceğini fark edebilmiştim. Hüma’nın geçmişinde yaşadığı her şeyi silip atmaya yemin etmişçesine ağzından çıkacak her kelimeyi özenle dinliyordu. Onları izleme isteğim ardı ardına titreyen telefonum ile baltalanırken sinirle elimi cebime attım. Cihat, kafayı yemişti. “Ben korkak falan değilim!” “Bana korkak muamelesi yapmayı kes!” “İpek, sana diyorum.” “Sen istedin, geliyorum.” “Korktuğum için gelmiyor değildim.” “Sen silahlar patlasın istiyorsun, patlasın madem.” Tek cümleyle cevap verdim. “Salak salak konuşma.” Anında yanıt gönderdi. “Geliyor musun yoksa ben mi geleyim?” Gerginliğimi gizlemeye çalışarak beni dikizleyen Akif’e sırıttım ve tüm sakındığım öfkemle Cihat’a yanıt verdim. “Bekle, ben geleceğim.” Mesajı gönderdikten sonra ağır ağır yemeğime devam ettim. Sofra toplanma faslına ayak uydurdum, Cihat’tan gelen tüm mesajları yok saydım ve herkese çay içmeyi teklif ettim. “Nasıl yani?” dedi Tuğrul şaşkınlıkla. “Semaver almakla alakalı söylenmedin, kalabalığa laf etmedin ve hepimize çay sunumu yapmak istediğini mi söylüyorsun? İpek, bir acile gidelim mi?” Onun abartılı endişesine göz devirdiğimde Alparslan güldü. “Kaşınmaya bayılıyorsun,” diye yorum yaptı. “Hâlâ fikrimin arkasındayım,” dedim onların gözüne batmamak için. “Eve semaver lazım ama yokken de çay doldurmuyor değilim Tuğrul. Abartma.” “Doldurduğu çayı burnumuzdan getirdiğini fark etmemiş olamaz değil mi?” diyen Tuğrul’un inanamaz bakışları diğer herkesi dolandı. “Bi de bayıl Feriha,” dedim çok ünlü bir repliği kopyalayarak. “İpek’i acil doktora götürelim diyenler el kaldırsın,” diyerek sol elini havaya kaldırdığında yüzümü buruşturdum. Kimse elini kaldırmayınca oflayarak geri indirdi Tuğrul. “Hepinizin gözlerinden okuyabiliyorum, korkunuzdan susuyorsunuz.” “Ben çay doldurmaya gidiyorum,” diyerek onu susturmayı denediğimde salondan çıktığım anda arkamdan yüksek sesli konuşmasını duydum. “Gerçekten şaşırmadınız mı?” Ona cevap veren Akif’ti. “Oğlum acil ne yapsın? Polikliniğe randevu almak lazım.” Onların aralarındaki esprisi dalgasını üstüme alınacak vaktim yoktu, mutfağa girer girmez telefonumu çıkarıp Cihat’ın attığı mesaj silsilesini kontrol ettim. “Geleceğim dedin, bekliyorum.” “İpek?” “Gelmiyor musun?” “Hani gelecektin?” “İpek?” “Bilerek yaptığını biliyorum.” “Sırf inadıma yapmıyorsan namerdim.” Zaten öylesin, diye mırıldandım kendi kendime öfkeyle. Beni tehdit ederek ayağına çağırıyorsa beklemesini de bilecekti beyefendi. Geleceğimi söylemiştim, ne zaman geleceğimi değil. O yüzden hiç üzüntü duymadan mesajına cevap verip telefonumun kilidini kapattım ve hırkamın cebine attım. “Geleceğim dedim, saat vermedim ya. Müsait olunca geleceğim. Çok önemliyse beklersin, önemsizse kendin bilirsin.” Bir tepsiye temiz bardakları dizip çay doldururken “Yardıma ihtiyacın var mı?” diyen sesle irkildim. Hüma peşimden gelmişti. “Yok yok hallettim,” dedikten sonra çaydanlığı ocağa yerleştirdim. Hüma’yı yanıma alıp elimdeki tepsiyle salona döndüm. Herkese çayını dağıtıp koltuğun köşesine kuruldum. Cihat’ın her saniye sinirlerinin daha çok bozulduğunu bilmenin verdiği neşeyle uzunca bir süre oturdum. Yaklaşık olarak beni ilk çağırdığı anın üzerinden bir buçuk saat geçtiğinde yeniden mesaj attı. “Tamam, ben geliyorum.” Onun ile abimin karşı karşıya gelmesi korktuğum bir konuydu. Abim, Cihat konusunda keskindi: ciddi manada isminin bile anılmasını istemiyordu. Cihat günler sonra hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıp abimin karşısına dikilirse olacakları kestiremiyordum. O yüzden hızlıca ona mesaj attım. “Bekleyeceksin.” Dışarı çıkma bahanesi ararken gözlerim abimin göğsüne sırtını yaslamış, sol elini hafifçe karnına yaslamış yengeme kaydı. “Canım çikolata çekti ya…” diye mırıldandım kendi kendime. Bade’nin kahverengi gözleri beni bulduğunda masum masum ona baktım. “…Fındıklıdan hem de.” Boş bakışlarına anlam dolarken sırtını hafifçe doğrultarak abimin dikkatini çekti. “Ay çikolata… Fındıklı hem de…” “Senin de mi canın istedi?” derken şaşkın göründüğüme emindim. “Ne yapsak ya? Alıp gelsem mi?” “Ben alırım,” diye ayaklanmaya yeltenen abimi durdurdum hızlıca. “Yok ya… Ben alırım, hem biraz temiz hava alayım. Yürüyüş yapmış olurum, kilo aldım gibi son günlerde.” “Şey… O zaman… Birkaç şey daha istesem?” Bade’nin mahcup cümlesine karşılık güven vermek istercesine güldüm. “Ne istersen alırım yengeciğim.” Bade yüzünün önüne düşen sarı kısa tutamları kulağının arkasına itelerken saymaya başladı. “Kornişon turşu, fındıklı çikolata, çilekli yoğurt, hindistan cevizli kek, bir de çörek otlu kraker.” Salonda derin bir sessizlik yaşandı. Abimin bile kanının çekildiğini görebiliyordum. “Güzelim…” dedi abim korkuyla. “…Bu kadar alakasız ve fazla şey aşermen normal mi?” Yengem sırtını abimin göğsüne yaslayıp omzuna attığı elini tutarken güldü. “Aşermiyorum ki, çocuğumuzun değil benim canım çekti.” “Çok özür dilerim…” diye araya girdi Tuğrul. “…Ama bunlar yalnızca senin canının istediği şeylerse çocuk için aşerdiğinde kelimenin tam anlamıyla sıçtık.” Abim boğazını temizlese de Tuğrul’un patavatsızlığı karşısında Bade bir tık üzülmüştü. “Sorun yok…” diye araya girdim herhangi bir tartışma ortamının oluşmasını engellemek için. “…Ben hepsini alır gelirim.” Salondan çıkarken abimin Tuğrul’a kırlent fırlattığını çıkan seslerden anladım. Odama uğrayıp çantama attığım cüzdanı hırkamın cebine aldım, aynadaki yansımama gözlerim takıldı. Saçlarımın önünü düzeltecek gibi oldum ama kendimi durdurdum. Cihat’tan nefret ettiğimi kendime hatırlatmak düşündüğümden zor oluyordu. Kalbimin bir yanı heyecanla kıpır kıpır hissettirirken odamdan çıkıp dış kapıya yürüdüm. Ayağıma spor ayakkabılarımı geçirdim ve kendimi evden dışarı attım. Bahçemizi hızla geçip sokağa çıktığımda her zamanki gibi in cin top oynuyordu. Yaşadığımız yer, aşırı işlek bir cadde değildi. En yakın markete doğru yürürken etrafıma bakınmadım. Cihat’ın beni beklediğini ve yanıma gelmek için doğru mesafeye ulaşmam gerektiğini tahmin edebiliyordum. Yaşadığım ev görüş alanımdan çıkar çıkmaz sağımdan parlayan ışık huzmesiyle irkildim, tek elimi gözüme siper ederek farları açılan arabayı görmeye çalıştım. Cihat ağır adımlarla bana doğru yürürken görebildiğim tek şey, silüetiydi. “Kapat be şu farları!” diye çemkirdim rol kesişine karşılık. Gözlerimi sulandıran ışık huzmesi geldiği gibi aniden sönüp gittiğinde görüşümde beliren renkli benekler yüzünden birkaç saniye kendime gelemedim. “Nihayet.” Cihat’ın biraz sitem dolu biraz gergin sesiyle kısılan gözlerimi kocaman açtım. Çirkef moduma hızlıca geçiş yaptım. “Bana mı sordun kapıma dayanırken? Bir de utanmadan laf sokuyorsun?” Cihat’ı net görebildiğimde sabah giydiği takımın üstünde kırıştığını ve daha yorgun göründüğünü fark ettim. Benim alaycı ve kışkırtıcı üslubuma karşılık olarak yalnızca iç çekti. “Arabaya geç.” Hırkamı üstüme sarıp sarmalarken kollarımı göğsümde kavuşturdum, sağ ayağımı stresle yere vurmaya başladım. “Ne söyleyeceksen söyle sonra da git, işim gücüm var.” Cihat’ın bakışları sokağın sonundaki evimizin bulunduğu noktaya kaydı birkaç saniyeliğine. “Burada mı konuşalım İpek?” “Yer beğendiremiyoruz beyefendiye!” diye homurdandım ağzımın içinden. Cihat’ın sabrının sınırlarını zorladığımın farkındaydım ve ne yalan söyleyeyim zaten sabrının sınırlarını zorlamak için böyle davranıyordum. Ela gözlerinde taşıdığı karmaşık duyguları çözmeye çözmeye çalışırken tahminimden daha uzun süre ona bakmanın getirisiyle kalbimin teklediğini hissettim. Kendime olan öfkem, ona olan öfkemle kavuşup harlandı. “Konuş artık! Sabaha kadar senin keyfini bekleyemem!” Cihat birkaç adımla aramızdaki mesafeyi kapattı, başımı kaldırıp geri çekilmemek için yere daha sağlam bastım. “Yarın gelme, İpek.” Ritmi bozulan kalbim, aynı adam tarafından başka bir kırgınlıkla sarsıldı. “Niye Cihat?” dedim dudaklarıma alay dolu bir gülüş yayılırken. “Beni gördükçe terk ettiğin her şeyle yüzleştiğinden gözünün önünde olmama katlanamıyor musun?” Cihat’ın eli havaya kalktığında bir saniyeliğine başımın tepe noktasını okşayacağını sandım, oysa saçlarıma dokunamadı. Gayriihtiyari kendimi geri çektim. Eli havada asılı kaldı. Ağır hareketlerle aşağı indirirken gözlerini kaçırdı. “Bana olan öfkeni anlıyorum, İpek…” Kelimeleri zorlukla toparlıyorcasına yutkundu. “…Ama bu öfke yalnızca sana zarar verir.” Boğazım düğümlendi, hıncımı almak için saldırıcı tavrımla tepki verdim. “O yüzden mi tutuşup koştur koştur kapıma dayandın Cihat?” Gözbebekleri yüzümü ezberlercesine her noktada gezinirken yutkunmamak adına yumruklarımı sıktım. “İpek…” derken sesinin tınısıyla birkaç saniyeliğine taşıdığım tüm öfkeyi kaybettim. “…Sana yalvarıyorum. Yarın şirkete gelme.” Onunla konuşurken ne sorduğum sorulara ne de verdiğim abartılı tepkilere karşılık bulamamak, saldırganlığımı artırıyordu. Çocuk değildim, beni görmezden gelerek kendi isteğini yaptıramazdı. “Bana daha çok yalvaracaksın…” dedim bütün özgüvenimle. “…Ama farkında olmadığın bir şey var, Cihat. Seni duymayacağım, bizi terk ettiğinde senin hiçbirimizi görüp duymadığın zamanki gibi.” Ona arkamı döndüğüm an ileri atıldı, sağ kolumu kavradı. Tam bana dokunmaması için onu azarlamak amacıyla vücudumu çevirdiğimde eli bileğime indi, baş parmağı bileğimin iç kısmını okşadığında nefesim kesildi. “Kendimi düşünmüyorum, İpek. Senin iyiliğini düşünüyorum.” Sinirlerim gerim gerim gerildi. Onun tutuşunun karnımda gıdıklayıcı bir his bırakmasının etkisiyle ne yaptığımı fark edemeden hareket ettim. Boştaki sol elimle hafifçe gevşettiği kravatını yakaladım, onu aşağı çekerken bir adım atarak mesafemizi azalttım. Şaşkınlıktan geri çekilecek zamanı bulamadı, irileşen gözleriyle bana doğru eğilmek zorunda kaldı. “Sakın benim iyiliğimi düşündüğünü söyleme!” dedim titreyen sesimle. Sağ bileğimdeki dokunuşunun izlerini taşıyan noktada kalp atışlarımı hissederken öfkeme tutunmaya çalıştım. “Senin bu hoş sözlerine inanabilirdim, eğer Cihat Başer olarak hayatımda kalabilseydin! Cihat Karadağ, benim iyiliğimi düşünmeye izni olan bir adam değil. Anladın mı?” Gözlerimiz uzunca bir süre birbirimize kenetlenmişken Cihat şaşkınlığını gizleyemedi. “Yarın geleceğim,” diye devam ettim parmaklarımın arasında ezilen gri kravata sımsıkı tutunmuşken. “Önüme koyabileceğin her taşı alır kafanda paralarım, Cihat. Beni durduramayacağını biliyorsun ama istersen dene. Bana bir kere vurursan ben sana on kere vururum! Ödeşmek âdettendir bizde ama unutma: ben ölçüyle ödeşmem.” Şaşkınlığım emareleri gözlerinden silinirken bakışları donuklaştı, zaten eğilmişti daha yakınımı yaklaştı ve kişisel alanımı ihlâl etti. “O kadar mı nefret ediyorsun benden?” Birkaç santim uzağımdaki dudaklarına bakışlarımın kaymaması için gözlerinden başka hiçbir yere bakamadım. “Evet…” dedim üzerimdeki etkisini görmezden gelirken. “…Sandığından çok daha fazla nefret ediyorum senden.” Sebeplerim vardı: Cihat’ın ömrü boyunca öğrenemeyeceği, bana yaşattığı hayal kırıklıklarının altında ezilen kalbimin var ettiği sebepler… “O zaman benden uzak dur, İpek!” Ne o bileğimdeki kavrayışını ne de ben kravatını çekiştirmeyi bırakamıyorduk. Ondan uzak durmamı söylerken tutuşunun sıkılaşması, kendinin bile fark edemediği bir ironiydi. Onun beni itmek ile çekmek arasında kalışına duyduğum sinirle kelimeler döküldü dudaklarımdan. “Yeni hayatının keyfini sürmene izin vermeyeceğim, Cihat.” “Ulan hangi keyif?” diye yükseldiğinde parmaklarımın arasında ezilen kumaşı rahat bıraktım. Cihat derin bakışlarını üzerimden çekip sarsılışımdan faydalanarak omuzlarını arkaya atıp dikleştirdi. “Abin öğrenirse neler olur, düşünüyor musun sen İpek? Halil İbrahim benden çok sana kızacak! Öfkeyle kalkıp zararla oturuyorsun her seferinde. Asla akıllanmıyorsun! Tamam! Benden nefret etmekte özgürsün: bana beddua et, lanetler oku, asla affetme ama rica ediyorum gelip çalıştığım şirkette işe girme!” Bileğimdeki tutuşundan kolumu sertçe çekerek kurtuldum, bir adım arkaya attım. “Ne zaman bana söylenileni yaptım Cihat? Aklıma koyduğum şeyi yaparım, bilirsin. Boşuna zahmet etmişsin buralara kadar. Söyleyeceklerin bittiyse defol.” “Kime ne anlatıyorum lan ben?” derken bana sırtını döndü. Arabasına doğru yürürken kendi kendine konuşuyordu. “Burnunun diki var bi zaten! Kime ne anlatmaya çalışıyorum Allah aşkına ben? Çok dinlermiş gibi gelmişim dil döküyorum burada! Ulan!” Arabanın ön farına tekme savuruşunu seyrederken yüzümü buruşturdum. Onun sinirle ellerini saçlarında gezdirişine şahit olurken umursamazca seslendim. “Gövde gösterin bittiyse ben gidiyorum, hadi eyvallah.” Arkamı dönüp markete doğru yürürken bakışlarının üstümde gezindiğini biliyordum. Bundan sonra Cihat bana her baktığında göreceği şey, ona sırtımı dönüşüm olacaktı. Aynı onun bize sırtını dönüşü gibi…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD