Günümün devamı olaysız bir şekilde sonlanınca erkenden uyanabilmek adına odama çekilip uyumuştum. Sabahın aydınlığı odama dolarken güneşin ilk ışıkları yüzüme vurmuştu. Kirpiklerimin arasından sızan ışıkla gözlerimi hafifçe araladım. Odanın sessizliği, dışarıdaki kuş cıvıltıları ve uzaktan gelen hafif bir rüzgârın uğultusu ile yumuşak bir harmoni oluşturuyordu.
Yatağımın kenarına doğru uzanarak yastığımı biraz kabarttım ve başımı daha yukarı kaldırdım. Saçlarım yastığımın etrafına dağılmış, birkaç tutam yüzüme düşmüştü. Parmaklarımla saçlarımı geriye doğru ittirdim ve yatakta tembelce gerinerek kollarımı havaya kaldırdım. Gözlerim odayı taradı, dün gece yatağımın yanına bıraktığım kitabı ve komodinin üzerindeki kurumuş bir dal gülü fark ettim.
Uyku mahmurluğunu üstümden atamazken parmaklarım incelen dalı buldu, parmak uçlarımla zarar vermekten korkarcasına kavradım gülü. Abimin bir jesti olabilirdi: günlerdir üzerimdeki negatif enerjiyi saklamakta zorlanıyordum ve her sabah komodinimin üstüne gül bırakan kişinin abim olmaması ihtimali yüzünden soramıyordum. Bedenimi yataktan sürükleyerek kaldırırken parmaklarımın arasında tuttuğum dalı çevirip birkaç saniye düşündüm. Aklımda canlanan diğer ihtimal, içten içe dilediğim ama gerçeklikten uzak bir ihtimaldi. Her seferinde umutlanan, o umut kırıldığında acısını örten kişi olmanın getirdiği gerekli sertlik sebebiyle yeniden göğsümün orta yerinde yeşermeye niyetlenen umudun kalbime ördüğüm duvarları aşmasına izin vermedim. Diğer dalları koyduğum ahşap kutunun içine elimdekini yerleştirirken zihnimin bulanmaması için uzun süre bakmadım, kutuyu kapatıp odamdan çıktım.
Saçlarımın dalgaları ince ince ayrılıp kabarmıştı, o yüzden banyodaki işim tahmin ettiğimden uzun sürdü. Saçlarımın dalgalarını düzelttim, elimi yüzümü yıkadım, güneş kremi sürdüm, dişlerimi fırçaladım. Bir noktada ne yaptığımın farkında bile değilken kapıya çarpan yumruk sesiyle irkildim. “Ağaç ettin beni burada,” diye homurdanan Tuğrul’u duyduğumda gözlerimi devirdim. “Üst kattaki banyoyu kullan o zaman,” derken saçımın önündeki asla düzelmeyen tutamı düzleştiriciyle şekillendirmek için cebelleşiyordum.
“Orayı Hüma esir aldı, Alparslan ile muhallebi kaşıklamalı date yapacaklarmış.”
“Yani Tuğrul?” dedim sinirle. “Bekle o zaman!”
Tuğrul kapının ardından ofladı.
“Altıma işeyim de sizde rahatlayın bende!”
Zaten asi saçlarıma söz geçiremediğimden gergindim, Tuğrul’un aptalca esprilerine tahammül edemedim.
“Altına işemek yerine tuvaleti kullanmayı deneyebilirsin.”
Alay edişime karşılık öfkeli söylenişini duydum.
“İpek, hadi! Canımı sıkma benim.”
Ona laf yetiştireceğim diye düzleştiriciyle parmağımı yaktığımda sinirle kabloyu fişten çektim. Hâlâ sıcak olan saç şekillendiricisi aynanın önündeki rafa bıraktım ve kapıya yürüdüm. Tuğrul, çıkmayacağımı düşündüğünden kapıyı ardı ardına yumruklayarak beni yıldırma politikasını benimsemişti. Kilitlediğim kapıyı açıp dışarı çıktığımda “Çok şükür,” diye homurdandı. “Çekil şuradan, felfenayım.”
Omzumdan iterek içeri girmeye çalıştığından öfkemi bastıramadım.
“Neredeyse her sabah aynı terane! Bana bak Cih…”
Kelimeler ağzımdan istemsizce dökülürken Tuğrul, banyonun kapısını yüzüme kapatmak için uzanmıştı ki duraksadı. Koyu kahverengi gözleri üzerimde gezinirken kalın kaşlarını çattı, yaşadığım dil sürçmesinin farkındalığıyla cümlemin sonunu getiremedim.
“Bana o beş harflinin ismiyle seslenmek üzere değildin, değil mi İpek? Kulaklarım bozuldu.”
“Evet Tuğrul…” dedim kendime duyduğum hınçla. “…Senin kulakların bozuk! Ben niye anayım ya onun ismini?”
Genelde sabahları banyonun çıkmam için kapıya dikilen kişi o olurdu: karmakarışık duygularımı bastırmaya çalışırken Cihat’a duyduğum özlemin ortaya çıkışına katlanamadım. Tuğrul başını onaylarcasına sallarken boştaki elini kaldırdı, işaret parmağıyla önce beni gösterdi, sonrasında hem işaret hem orta parmağıyla kendi gözlerini. Gözüm üstünde demek istiyordu yani. Ardından yüzünü buruşturup alelacele kapıyı suratıma kapattı. Ayaklarımı yere vura vura odama dönerken bir yandan da önümdeki düzelmeyen tutama elimle şekil vermeye çalıştım. İki yüz santigrat dereceye uyum sağlamayan saçlarıma faydası olmayacağını bile bile.
Stresle dolabımın karşısına geçtim. Üstümde dökümlü görünmesi için en geniş kalıplısından beyaz fakat minik çiçek işlemelerinin olduğu beyaz gömleğimi, altıma uyum sağlamasını istediğimden mavinin açık tonundaki bol yumuşak kumaşlı pantolonumu giydim ve pantolonumla aynı renk saç bandanalarımdan birini önümdeki uzun perçemleri saklayacak şekilde bağladım. Hafif kusurlarımı temiz görünümlü bir makyajla kapattım. Gömleğimin üstündeki çiçek işlemelerinden ilham alarak büyük sarı çantama eşyalarımı doldurdum.
Cihat’ın bana eskiden hediye etmiş olduğu tekinde Tom, tekinde Jerry olan çoraplarımı giydim. Çünkü pantolonum ayakkabımı bile kapatacak uzunluktaydı ve çoraplarımın görünmeyeceğini biliyordum. En sevdiğim şekerli, ferah yaz kokulu parfümümü sıkıp hazırlandığımı kanaat getirdiğimde odamdan sıvışmak için doğru zamanı bekledim.
Kalabalık bir ailede yaşamanın zorluklarından birisi de kimseye görünmeden evden çıkmanın yolunu bulmanın neredeyse imkânsız olmasıydı. Çok şükür ki o anı bulup odamdan ve daha doğrusu evden kaçamak şekilde çıkabildim. Beyaz spor ayakkabılarımla caddede yürürken yağmurluğumu yanıma almama rağmen yağmur yağmaması için dua ettim. Havadaki tenimi ısıtan güneşe aldanmıştım fakat Ankara’nın hava durumu saniyeler içerisinde değişebiliyordu.
En yakın kırtasiyeye uğrayıp benden istenen belgelerin çıktısını almayı ihmal etmedim.
Ana caddeye kadar yürüdüğümde çevrede tanıdık kimseler olmadığını kesinleştirince taksilerden birini çevirdim. Evdekilere nerede çalıştığımı söylememenin cezasını cüzdanımı bir hayli hafifleten taksi ücretleriyle ödüyordum. Dolmuşlar ve otobüsler sabah saatinde tıklım tıklım doluydu ve iş yerime gidebilmek için güneşin doğuşundan önce yola çıkmam gerekebilirdi. Yol boyunca kucağımdaki evraklarla bakıştım, öfkeyle kalkıp zararla oturup oturmayacağıma kanaat getirmeye çalıştım; öfkem kaybedebileceğim şeylerin korkusunu yendi. Nihayet yeni iş yerimin, Cihat’ın ise belası olacağım binanın önüne geldiğimde nakit şekilde ücreti ödeyip taksiden indim. Gökyüzüne uzayıp giden binaya bakarken gözlerime vuran güneş ışığıyla elimi alnıma siper ettim.
Sabahın keşmekeş kargaşası içinde, oradan oraya koşuşturan ve sürekli acele eden ama neye acele ettiğini bilmeyen kurumsal çalışanlar arasında özgür kalmak isteyen yanım can çekişti. Negatif duygularla beslediğim son cesaret kırıntılarıma tutunup binaya doğru yürümeye başlarken göğsümün orta yerine yerleşen huzursuzluğun açıklamasını bulamadım.
Kapıdan içeri girdiğimde iş görüşmesine geldiğimde beynimi yakan güvenlik tarafından bıkkın bakışlarla karşılandım. Onunla konuşarak modumu düşürmek istemedim, X-Ray cihazından geçerek asansörlere yöneldim. Yer-yön duygum çok mükemmel değildi ama bir önceki gün geldiğim binayı unutacak kadar kötü de değildi. Tuhaftır ki kimse nereye gittiğimi veya kim olduğumu sorgulamadı. Asansörün önüne geldiğimde sıranın sonundaki yerimi aldım. Çok şükür ki ikinci tura kalmadan içeri girmeye hak kazandım.
Yirmi sekizinci kata çıkıp Gözde Hanım’ı buldum, evraklarımı teslim ettim, sağlık raporunu daha sonra kesinlikle getirmemi tembihleyişi dinledim. Daha sonra ise Ali’yi çağırmasını izledim. Birkaç dakikaya kalmadan Ali, bana muhasebe departmanını tanıtmak ve yardımcı olmak için odadaydı.
Ona sinsi bir bakış attığımda tabiri caizse bıyık altından gülüşüyle karşılık verdi. Odadan çıktığımızda gözleri üzerimdeydi.
“Bu kadın işe girerken bana kök söktürmüştü,” diye homurdandı ağzının içinden. “Sana İpek Hanım, diyor.”
“Kimin yüzünden acaba?” dedim ona takılarak. “Sen Cihat’ı tanıdığımı söylemeseydin…”
“İpek,” dedi ofladıktan sonra Ali. O sırada asansörün önüne gelmiştik bile. “Eğer ben Cihat’ı tanıdığımı söylemeseydim seni işe aldıramazdım.”
Göz devirdim.
“İyi, tamam. Demedik bir şey.”
Asansör geldiğinde bindik ve Ali’nin anlattığı şeyleri dinliyor gibi davrandım. Erkeklerin kadınlardan daha çok dedikodu yaptığını savunduğum tezin ana kahramanlarından birisi Tuğrul’du: artık Ali’de o kategorideydi gözümde. Şuna bulaşma fenadır, bununla muhattap olma sır saklayamaz, ona dikkat et herkese yanaşır derken departmanın tüm dedikodusu birkaç dakika içinde yapmayı başarmıştı.
Asansörden indiğimizde tanıdık görünen koridora adım attığım anda etrafın kalabalıklığı dikkatimi çekti. Ali, yanımda boynuna dolanan kıravatını hafifçe çekiştirirken yürüyüp gidecek oldu.
“Niye bu kadar hareketli burası?” diye sorduğumda duraksayıp gözlerini yürümemiz gereken tarafın tam tersine çevirdi. Sol tarafa, onun bakışlarının sabitlediği yere döndüm otomatikman.
“Bilmem, ben yukarı çıkarken birileri yoktu ortalarda,” dedikten sonra karışıklığı seyreden orta yaşlı bir adamın yanına yanaştı. O, merakla neler olduğunu sorduğu sırada adam cevap vermeden kendi kendime yanıtı buldum. Asansörden değil, merdivenleri kullanarak bulunduğumuz kata ulaşan Cihat, kapısı tamamen açılmış bir odanın önünde duraksadı.
Bugün saçlarını daha da kısaltmıştı, açık gri takım elbisesinin içindeydi, tek elini kırışıksız pantolonunun cebine atarken başını dikleştirdi. Görebildiğim tek şey yan profiliydi, varlığımın farkında olup olmadığına emin değildim.
“Sürpriz,” diye fısıldadı ağır ağır yanıma yanaşan Ali. “Ne hikmetse Cihat Bey, odasını bu kata aldırmış... Bugün.”
Anında kaşlarım çatıldı, başım Ali’ye döndü.
“Ne ima ediyorsun?” derken sesimdeki kızgın tonu bastıramadım. Ali hiç çekinmeden omuz silkti, kıravatını çekiştirdi. “Çok toksik olduğunuzu ima ediyorum, İpek. Kedi-köpek gibi birbirinize saldırıyorsunuz, kovalamaca oynuyorsunuz ama kimin kimden kaçtığı belli değil.”
Tüm dikkatim Ali’ye yoğunlaşırken vücudumla ona döndüm.
“Bizim toksik olabileceğimiz bir ilişkimiz yok onunla.”
Ali yüzüme inanamaz gibi bakarken hafifçe eğildi, sır verircesine fısıldadı.
“Bunu bana değil, kendine söylemen lazım, İpek.”
Ona göz devirdiğimde sırıtışı büyüdü. Ali’ye hak vermek ile ağzının ortasına elimin tersiyle bir tane patlatmak arasında git-gel yaşadığım sırada Cihat’ın yüksek sesi kulaklarıma doldu.
“Çünkü manzarası daha güzel.”
Onu duyar duymaz gayriihtiyari başım bulunduğu noktaya çevrildi. Gözlerim Cihat’ın ela harelerini bulurken manzaradan bahsederken bana bakıyor oluşu bir saniyeliğine nefesimi kesti, yalnızca bir saniyeliğine.
Yanında eğilip bükülen adama cevap verse de dikkati üzerimdeydi. Dün akşam kapıma dayanıp buraya gelmemem için yalvaran kendisi değilmiş gibi çalışacağım kata yerleşiyordu. Dudaklarım sinir bozukluğuyla iki yana kıvrılırken “Tam genel müdürmüş,” diye seslendim duyabileceği bir sesle. Ali’yle konuşuyormuşçasına başımı çevirdim ve omuz silktim. “Çalışanların sorunlarını nasıl çözeceğini değil, manzarasını düşünüyor.”
Ali, kolumdan tutup bedenimi çekiştirirken çoktan başarıya ulaşmıştım. Cihat söylediklerimi kelimesi kelimesine duymuştu ya bana yeterdi. Muhasebecilerin çalıştığı odaya doğru yürürken Cihat’ın ağır bakışlarının sırtımı delip geçtiğini hissediyordum.
Madem Cihat ona dar edeceğim şirkette gözü önünde olayım istiyordu, kendi bilirdi: yaptığı her şey ona vicdan azabı çektirme planımı kolaylaştırıyordu. O hamlesini yapmıştı, sıra bendeydi.