SEKİZ

1966 Words
Dört duvar arasında, bilgisayar ekranına bakarak geçirdiğim ikinci saatten bildirmem gerekirse Tuğrul bir nebze haklıydı: kurumsal da hayatta kalmak pek benlik değildi. Tabii pes etmekte… O yüzden kendi kendime Cihat’ın burada çalışacağımı öğrendiği an yüzüne yayılan ifadeyi hatırlatarak şirketin en kısa süreli personeli unvanına olan adaylığımı iptal ettim. Bulunduğumuz odada altı kişiydik: yerine işe alındığım Selvi, yanımdaki masada oturan Ali, karşımızda emekliliği gelmesine ramak kalan kel Yahya abi, onun yan masasında kafayı işle bozmuş Kemal abi ve çaprazımda kalan ise kişilik analizi hakkında henüz bir fikrim olmayan Hüseyin abiydi. Yemin etmişlercesine en azami şekilde kadın personel çalıştırıyorlardı, bulunduğumuz odada çalışan tek kadın ben olacaktım; Selvi’nin ihbar süresi tamamlanınca. Bunun dışında gözlemlerime dayanarak öğrendiklerimde vardı. Biz yalnızca fatura girişi işini yapıyorduk ki herkesin işi başından aşkın görünüyordu. Ali laf arasında başka beş ekipten bahsetmişti: maaşlarla ilgilenen, giderleri listeleyen, kontrollerle ilgilenen… Şirketin büyüklüğünü daha iyi anlayabilmiştim böylelikle. Üç katı yalnızca muhasebe ayrılan bir şirketin otuzdan fazla katı olması mantıklıydı. Selvi bana işi öğretmemek için elinden geleni ardına koymazken iki saattir aralıksız şekilde beni inceleyen Yahya abi, nihayet dile geldi. Oturduğu sandalyeden kalktı, Selvi ile sıkışarak yerleştiğimiz masanın önünde durdu, boş beyaz fincanını ahşabın üstüne bıraktı. Bakışlarım önce boşken bile kirli sayılabilecek bardağa, ardından ise kafamda dikilen Yahya abiye döndü. “Hadi bir kahveni içelim çömez. Nasıl kahve yapıyormuşsun bir bakalım.” Selvi’nin iç çekişini duyduğumda Yahya abiye anlamsız bakışlarla bakmaya devam ettim. “Duymuyor musun İpek?” dedi samimiyetini ben istemediğim halde bir üst aşamaya taşıyarak. “Kalk, kahve getir bana.” Emir kipi gerginliğimi artırırken derin bir nefes aldım. Sinirlerim alt üst olurken masum masum gülümsedim. “İş tanımım da sana kahve getirmek yok Yahya abi.” Yahya abinin açık kahverengi gözleri benden yanımdaki Selvi’ye, oradan bizi çatık kaşlarıyla izleyen Ali’ye, en son ise arkasında bizi hiç umursamayan Kemal’e kaydı. Sanki ona küfretmişim gibi sinirle gülmeye başladığında Selvi, bıkkınca ayaklandı. “Sen otur, ben getiririm abi.” “Sağ ol, Selvi,” dedikten sonra kendi masasına doğru yürümeye başladı. Selvi, bardağı önümüzden alıp odadan çıktığında yumruk olan ellerimle masada ritim tutmaya başladım. Bakışlarım çevrede gezinirken Ali’nin gözleriyle kavuştu. Sağ elini hafifçe havaya kaldırıp aşağı eğdiğinde sakin olmam için işaret veriyordu. Boş boş bakarak sol elimi ona doğru salladım, ne bu? dercesine. Boş ver anlamına gelen bir hareketle bilgisayar ekranına dönmekle yetindi Ali. Öğle paydosuna da girene dek elle tutulur başka hiçbir şey yaşanmadı, Selvi’nin getirdiği kahve dolu bardağa kuruluşum dışında. Herkes yemek için toparlanmaya başladığında hareketlenmedim, hiçbir şey yiyesim yoktu, Cihat’ta ortalarda gözükmediğinden zaman geçmiyordu. Ali, tekerlekli döner sandalyeme astığım yağmurluğumu alırken “Kalk hadi,” diye dikildi başıma. “Sana ilk gün için bol şanslar yemeği ısmarlayayım.” “Yemek yemeyeceğim,” diye diretmek istediğimde ise kabul etmedi. “Kalk diyorum İpek, nazlanma. Ben ısmarlayacağım bak!” “Sen ısmarlayacaksan eyvallah,” derken pis pis sırıttım. Ayaklandım, çantamı koluma taktım ve diğerlerinin ne yaptığını umursamadan kapıya doğru yürümeye başladım. Ali, elinde benim yağmurluğumla peşime düştüğünde koridora çıkmıştım. Kısık sesli ıslığıyla arkama döndüğümde “Hava kapandı,” diyerek yağmurluğumu uzattı. “Al giy şunu.” Çantamı ona doğru uzattım. “Şunu bir tutar mısın?” “Tutamam İpek tabii ki,” diye aşırı realist bir tepki verdiğindeyse gözlerimi devirdim. “Üç saniye kadın çantası taşısan ne olur Ali?” “Zıkkımın peki olur İpek! Şirketteyiz.” “Yere batsın ataerkil düzeniniz,” diye homurdandım ağzımın içinden. Ali şaşkınca baktı bana. “Ulan konu ne ara ataerkilliğe geldi?” Hiç düşünmeden cevap verdim. “Konunun oraya gelmesine gerek yok. Konu her an o.” Ali bıkkınca yağmurluğumu yaka kısmından tutup havaya kaldırırken “Dil de pabuç,” diye laf sokmayı ihmal etmedi. Çantamı kolumdan aşağı itip onun tuttuğu yağmurluğumu giyerken kendi kendime güldüm. Saçlarımı yağmurluğun içinden çıkarmadan hemen önce çantamı yeniden kolumdan geçirdim. Tam dalgalı tutamlarımı düzeltirken “İpek…” diyen Cihat’ı duydum. Odasının kapısında dikiliyordu ve gergin görünüyordu. Peşimizden çıkan diğer personelleri görünce “…Hanım,” eklemesi yaptı. Yanımdaki Ali’nin huzursuzca kıpırdandığını görebiliyordum. “Buyurun Cihat Bey?” Cihat tek omzunu kapı pervazına yasladı, başını hafifçe eğdi. “Nereye?” Herkes yemek için dağılmak yerine durmuş, tiyatro oyunu izlercesine bize bakıyordu. O yüzden cehennemin dibine demek yerine uysal davrandım. “Yemek yemeye gidiyoruz Cihat Bey, paydos verdik.” Cihat’ın ela gözleri benden Ali’ye döndü. Çatılan kaşlarının altından Ali’ye bakarak benimle konuştu. “Sen gidemezsin, gel bana rapor ver ilk günün ile alakalı.” Muhasebe çalışanının ilk günüyle alakalı genel müdüre rapor verdiği hangi şirkette görülmüştü ki? Cihat bazen saçmalayabiliyordu. Onun kazanmasına izin verecek değildim. “Mesai saatim başlayınca gelirim, Cihat Bey. Resmi olarak öğle molamdayım. Kolay gelsin.” Cihat’ı kapısının önünde arkamızdan bakar şekilde bırakıp asansörün önüne yürüdüğümde Ali adımlarımı takip etti. On ikinci katta duraksayan asansörü beklerken bana doğru hafifçe eğildi. “Bakışlarından sırtımda delik açılacak,” diye fısıldadığında omuz silktim ve ona katıldım. “Benim açıldı bile.” Bizim hakkımızda konuşan insanlarla ve reddettiğim tek kelime etmeden bizi izleyen Cihat’ın dik dik bakışlarıyla asansörü bekledik. Asansör geldiğinde kurtarıcımmış gibi içine atladım. Ali ise ensesini kaşıyarak yanımdaki yerini aldı. “Seninle arkadaş olmak iyi bir fikir miydi? Sorgulanır.” “Ali…” dedim onun sağ omzunu pışpışlarken. “…Kötü bir insan olabilirim ama kötü bir arkadaş değilim. Eğer benimle seni de kovalarsa senin için üzülürüm.” Kahverengi gözleri bana çevrildi, kaşları çatıldı, dudakları şokla aralandı. “Sağ ol ya.” “Her zaman,” diye cevap verirken gülmemek için yanağımın içini ısırıyordum. “Belasın falan ama…” derken şaşkınlıkla aralanan dudaklarına bir gülüş yerleşti. “…Sevimli bir tarafında var.” Omuz silktim. “İnsanı övüyor musun gömüyor musun belli değil, Ali.” Asansör aşağı doğru çoktan hareketlenmişti. Ali ise iç çekti ve bakışlarını benden kaçırdı. “Her ikisi de…” diye cevap verdi. Ardından güldü. “Neyse, en azından işte eğlenceli birisi olacak,” dedi. “Ben sirk maymunu muyum Ali?” derken kaşlarımı kaldırarak ona döndüm. “Hayır, biraz delisin o kadar,” dedikten sonra yorum yapmama izin vermeden konuyu değiştirdi. “Ne yemek istersin? Madem senin ilk iş gününü kutluyoruz, canın ne istiyorsa onu yiyelim.” Asansörün kapıları açıldığında benim geçmem için öncelik tanıdığında yürümeye başladım. Aynı zamanda düşünüyordum ve aklıma gelen tek şey vardı. “Şu an canımın istediği bir şey var…” dedim mahcubiyetle. Ali asansörden inip küçük adımlarıma yetişmişti bile. Sorarcasına bana baktığında boğazımı temizledim. “…Kokoreç.” Adımları donup kaldı, kahkaha atmadan hemen önce ciddiyetimi sorgularcasına birkaç saniye bekledi. Neşeli gür sesi lobiye yayıldığında onun kolunu tutup orta yerinde duraksayan bedenini çekiştirdim. “Sürprizlerle dolusun yemin ediyorum… Pizza falan diyeceksin sandım.” Yüzümü buruşturdum. “Sakın kokoreç yemek isteğimle alakalı cinsiyetçi bir şaka yapma, en sevmediğim şey.” Ali sağ elini kaldırıp ağzına fermuar çekiyormuş gibi davranırken hem yürüdü hem de muhtemelen onu sıkışmış hissettiren ceketinin düğmelerini açtı. “Asla yapmam, hadi kokoreç yemeye gidelim.” Ali’nin peşinden onun seçtiği mekâna doğru sürüklenirken aynı anda verdiği bilgileri sindirmeye çalışıyordum. Çalışanların özel hayatlarıyla alakalı bilgiler vermeye başladığında şaşkınlığıma engel olamadım çünkü dışarıdan bakıldığı zaman birisi yanında dedikodu yapsa bize ne diyecek bir enerjisi vardı. Ali, kişilik olarak sosyaldi. Onunla anlaşmak kolaydı ve espritüel tavrı sayesinde şaka kaldırabiliyordu. Vaktin nasıl geçtiğini anlamazken çoktan oturmuş, siparişlerimizi vermiştik. Beklerken aklıma takılan soruyu sorabilmem için doğru bir zaman olduğuna karar verdim. “Hep başkalarından konuştuk, Ali…” diye girdim lafa. “…Şimdi biraz da senden bahsedelim…” Dirseğimi masaya yaslayıp çenemi avuç içime dayadım, dikkatli bakışlarımı üstünde gezdirirken her mimiğini inceledim. “…Neden şirkete beni önerdin?” Ali kahverengi harelerini benden kaçırabilmek için aşağı indirdi, dudakları tatsızca iki yana kıvrıldı, alnı kırıştı. “Çünkü benden seni önermemi rica ettin, İpek.” Onu başımla onaylarken iç çektim. “Sende bir kere gördüğün kadının özgeçmişine ve sözlerine güvenerek çalıştığın şirkette ona kefil oldun.” Ali gergince tıraş ettiği için sakalsız olan çenesini ovuştururken diğer eli masada ritim tutmaya başladı. “Olmasa mıydım? Ne duymak istiyorsun İpek?” Sırtımı sandalyeye yaslarken elimden geldiğince rahat görünmeye çalıştım. “Cihat veya şirketle ne alıp veremediğin var, onu öğrenmek istiyorum Ali. Cihat’a olan öfkemle seni rezil edecek davranışlarda bulunabilirim ama senin hiç umurunda değil gibi. Niye kendini riske atıyorsun?” Ali, farkında bile olmadan öne eğdiği omuzlarını dikleştirip gözlerini gözlerime çevirdi. Bakışlarımız kenetlendi. “Hiçbir şeyi riske atmıyorum, İpek. Seni ilk defa görmüş de değilim. Seni, aileni ve Cihat’ı yıllardır tanıyoruz. Biz seninle aynı mahallenin çocuklarıyız. Yalnızca yardımcı olmak istedim. Cihat’ın sizi bırakıp gitmesinin haksızlık olduğunu düşünüyorum o kadar.” Yalan söylüyordu: gülümserken gözlerinin kenarları kırışmamıştı, sol eli hâlâ masada ritim tutuyordu ve cümlesi bitmeden önce bakışlarını benden kaçırmıştı. Onun üstüne fazla gitmek istemiyordum, henüz gerçekleri benimle paylaşacak kadar güven duymuyor olabilirdi, o sebepten konuyu kapatma kararı aldım. “Öyle diyorsan sana güveneceğim, Ali.” “Güven,” dedi yalnızca. Derin bir nefes verip ustalıkla geldiğimizin yerin kokorecinin ne kadar güzel olduğu hakkında konuşmaya başladı. Neyse ki yemeklerimiz kısa sürede hazırlandı ve önümüze getirildi. Ali, tuzu benden önce kapınca ona doğru uzandım. Tam “Önce tadına bak,” diye beni azarladığında tanıdık ses aramızda yankılandı. “Afiyet olsun gençler.” Havadaki elim donup kalırken öne eğilmiş halde duraksadım. Cihat’ın Ali ile sağımıza çektiği sandalyeye gevşek gevşek yerleşmesiyle sinirden güldüm. Elimi indirirken önümdeki yarım ekmeğe çevirdim bakışlarımı. Onun benim ayarlarımla oynamasını ve yüzündeki aptal sırıtışı görmek istemedim. “Ne yaptığını sanıyorsun?” diye sorarken kendi kendime insan içinde bulunduğumuzu, diğer müşterilere rahatsızlık vermenin saygısızca olacağını hatırlattım. “Arkadaşımla öğle yemeği yiyorum,” diyen Cihat, çoktan gri ceketini sandalyesine asmıştı, siyah gömleğinin kollarını yukarı kıvırıyordu. Onun rahat tavrı karşısında önüme eğdiğim başımı hırsla kaldırdım. Arkadaş vurgusu öyle bir bam telime dokunmuştu ki anında nefes nefese kaldığımı hissettim. Tüm nefretimle “Ben senin arkadaşın falan değilim,” diye yükselttim sesimi. Kalbimin her atımı kaburgalarımı acıtacak kadar güçlüydü. Cihat’ın ela gözlerine ulaşmayan bir gülüşle dudakları iki yana kıvrıldı, gülüşü titredi. Sağ elini kaldırıp Ali’nin omzuna vurdu pat pat. “Arkadaşım olarak bahsettiğim kişi sen değilsin İpek… Ali’den bahsediyorum.” İçine düştüğümüz tartışmayla alakası olmayan ve çoktan kokoreççini yemeye başlayan Ali ismi anıldığından başını çaprazındaki adama çevirdi. “Ben sizin arkadaşınız mıyım Cihat Bey?” Cihat kaşlarını çattı bir saniyeliğine. Gözleri fıldır fıldır döndü. Bana değil, Ali’nin omzundaki eline baktı. “Geçen gün ay sonu çıktılarını getirdin ya bana Ali, orada bir yakınlaştık seninle.” Cihat’ın aptal açıklamasıyla kahkaha atmaya başladım. Sinirden omuzlarım titreyerek gülerken ellerimle yüzümü sıvazladım. Makyajımın bozulmadığına emin olurken “Cihat…” dedim. “…Cihat… Sen… Aklını kaçırmışsın!” Ayağa kalkmaya yeltendiğimde “İpek,” diyerek durdurmaya çalıştı beni. Kelimelerle başaramayacağını anladığında ise sol eli, sağ bileğime dokundu. Onun zayıf tutuşundan bir çırpıda kurtulurken tenimdeki karıncalanmayı ona duyduğum öfkeye yordum. “Size iki arkadaş… Afiyet olsun. Ali, ben şirkete geçiyorum. İştah falan kalmadı zaten.” “İpek,” diyen Ali ayaklanmaya kalktığında Cihat oturduğu yerden onun omzuna daha sıkı tutunup engel oldu. Ona bakmadı, gözleri benim üstümdeydi. “İpek saçmalama, otur şuraya.” “Saçmalayan sensin Cihat!” Sandalyeye düzgünce astığım yağmurluğumu giyerken umursamaz davranmaya çalıştım, çantamı da alıp birkaç adım attığım sırada ardımdan yükselen oflama sesini Cihat’ın gür sesi takip etti. “İpek!” Omzumun üstünden dönüp ona baktığımda sol kolunu sandalyeye yaslayarak aşağı sallandırmıştı, hafif yan dönmüştü, o da benim gibi omzunun üstünden gidişimi seyrediyordu. Az önceki gerilimin aksine alay edercesine gülümsüyordu. “Benden kaçmak için kalkıp gittiğin şirket var ya…” O şirket senin bir yerlerini tırmalasın diyemediğim için derin bir nefes alıp verdim ve devam etmesi için “E?” dedim. Cihat ela gözlerinde parıldayan bir ateşle cümlesini tamamladı. “…Benim.” Aynı onun gibi güldüm. “O şirket var ya Cihat…” Gülüşü yüzünde solarken kısacık bir an çevrede gezindi, birkaç kişinin bakışları üstümüzdeydi. Gergince “E?” dediğinde içimdekileri döküldüm. “O şirketin tuğlaları kadar taş düşsün kafana, geri zekâlı!” Kelimelerim tükenir tükenmez önüme döndüm ve saçlarımı omzumun arkasına savurup hırsla öğle yemeği yiyeceğim mekânı terk ettim. Cümlemi beynimde oluşan şekilde değil, revize haliyle kurabildiğim için kendimi içten içe tebrik ettim. Edep, sen ne güzel şeysin!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD