DOKUZ

1710 Words
Cihat’a aşırı derecede öfkeliydim: onun yüzünden şu an aç karnımla beraber içinde boğulduğum ofiste pinekliyordum. Öğle molası bitmeye yaklaşırken herkes gelmişti ve muhtemelen hakkımdaki ilk izlenimleri molalarını bile tam kullanmayan bir yalaka oluşumdu. Oysaki amacım Cihat’tan uzaklaşmaktı, aptalca olsa da odasının yanına gelerek güya ondan uzaklaşmıştım! Ali geldiğindeyse Selvi’nin yokluğunu fırsat bilip tekerlekli sandalyemi onun masasına yaklaştırdım. Bana hiç bakmadan ceketini sandalyesine asarken ağzının içinden söyleniyordu. “Ne oldu?” derken kaşlarım çatıldı, Ali’nin sandalyesine yerleşmesini izlerken merakım arttı. Göğsünün altını, karnının üst bölgesini ovuştururken “Yediğim yemek mideme oturdu İpek,” dedi Ali gıcıklanmış halde. “Ne olabilir? Kabir sorgusuna çekti mübarek!” Anında fısıltı halindeki sesime rağmen parladım. “Ne hakla?” Ali birkaç saniye boyunca ciddi olup olmadığımı anlamak için yüzüme baktı ve ardından ciddiyetimi fark ettiği için gözlerini devirdi abartıyla. “Müdürüm olma hakkıyla.” Sırtımı sandalyeye yaslarken “Hiç etik değil ama,” dedim sinirle. “Sence burada kaç kişi iş etiğini umursuyor İpek? Ayrıca siz gerçekten toksiksiniz! Beni onunla yalnız bırakıp gittiğin yetmiyormuş gibi bir de onlarca soruya cevap bulmak zorunda kaldım.” Ali’nin serzenişi kesilmezken sandalyesini bana doğru çevirdi. “Ona evleneceğimizi mi söyledin?” Kucağımda birleştirdiğim ellerimle oynamaya başlarken masumca gülümsedim. “Evlilik görüşmesinde olduğumuzu söyledim, yalan değildi.” “A iyi o zaman dürüstlük abidesi seni,” diyen Ali tatlı bir tepki verirken cümlesi biter bitmez ciddileşti ve sol koluma çimdik attı. “Benim başıma sardın o manyağı! Ulan gidin öpüşüyor musunuz, barışıyor musunuz, ne halt ediyorsanız edin! Sizde kurtulun bende!” “Ne kadar ayıp!” derken Ali’ye kınayan gözlerle bakmayı ihmal etmedim. “Bizim onunla öyle bir ilişkimiz yok diyorum, Ali.” Ali, Cihat’la yaşadığı gerginliği üstünden atamamış olacak ki kızgın bakışları gözlerime çevrildi. “Madem öyle bir ilişkiniz yok, o herif niye bana aba altından sopa gösteriyor?” Aniden sinirlendiğimi hissettim. Çocuk daha o gözümde cümlesi aklıma düştü. Suratımı asarak Ali’nin sorduğu soruyu cevapladım. “Abilik damarı kabarmıştır.” Ali kısık sesle söylenmeye devam etti. “Hangi abiliğin hangi damarı ya? Adam sana kokoreç aldı İpek, haber yolladı benden, böyle abilik mi olur Allah aşkına? Tutmuşsunuz bir inat, saçmalıyorsunuz. Git hadi şu manyağa! Kafayı yiyecek sen aç kalırsan.” “Niye gidiyormuşum ya?” dedim sırtımı dikleştirirken. İçten içe sevinen bir tarafım vardı ama Ali’ye itiraf edecek değildim. Gerçi itiraf etmesem de Ali’nin baygın bakışları benim duygu durumumu anladığını belli ediyordu. “İkimizde ona gideceğini biliyoruz, rol kesme boşuna. Hadi! Ayrıca şimdi öğle paydosundayım Cihat Bey, mesai başlayınca gelirim diyen sen değil miydin?” Ali benim söylediğim kelimeleri söyleyerek taklidimi yaparken sesini inceltmiş, kirpiklerini ardı ardına kırpıştırmıştı. “Öyle söylemedim bi kere,” diye homurdanırken sandalyemi kalçamda iteleyerek Selvi ile paylaştığım masaya yaklaştırdım. “Hadi hadi,” dedi tek elini havada sallayan Ali. Bana hiç inanmıyordu, ona kızamıyordum çünkü şu an bende kendime inanmıyordum. “Hadi İpek,” derken sesi biraz yükseldi. “Cihat Bey, rapor istiyor diyorum.” Yahya ve Kemal abinin bakışları kısa süreliğine üstümüze çevrilince saçımı sol omzumun üstünden savurdum. “O zaman rapor vermeye gidiyorum.” Ali’nin dudaklarının birbirine bastırıp gözlerini kısarak başını sallaması, he he tepkisiydi. Kesinlikle bana inanmıyordu! Sandalyemden kalkarken istem dışı omuzlarımdan aşağı dökülen saçlarımı düzelttiğimi fark edince duraksadım. Kendi kendimle kavgaya girişirken ayaklarımı yere pat pat vurarak çalıştığımız odadan çıktım. Cihat’ın odasına yürürken içimde dalgalanan heyecanı bastırmak, saçma bir şekilde çok zordu. Odasının önüne geldiğimde renkli bandanamı düzeltip yumruğumla kapıyı iki kere tıklattım. “Gel,” dedi Cihat’ın gergin sesi. Kapıyı aralayıp başımı o küçük yerden içeri uzattım. Tek kaşımı kaldırıp beni fark etmesini bekledim. Önündeki dizüstü bilgisayara bakışlarını kilitlenmişti, birkaç saniye boyunca içeri girmediğimi idrak edince çatık kaşlarıyla başını kaldırdı. Göz göze geldiğimiz anda ifadesi yumuşadı. “Gelsene İpek.” “Beni çağırmışsın…” derken kapıyı araladım ve eş zamanlı olarak fazla laubali konuştuğumu fark ederek iyelik ekini zoraki şekilde ekledim. “…ız Cihat Bey.” Masasının hemen önüne yerleştirilmiş karşılıklı duran tekli siyah deri koltukları işaret etti tek eliyle. “Gel, otur.” Salına salına yürüyüp onun soluna denk gelecek şekilde koltuğa yerleştim, gözlerimi karşımda kalan pencereden görünen açık gökyüzüne diktim. “Buyurun?” Göz ucuyla Cihat’ın masanın üstüne uzanarak önüme koyduğu poşeti gördüm. Cihat kurumsal dilimden asla etkilenmemişti, gayet sakindi o yüzden nezaketimi rafa kaldırdım. “Ne bu?” Aslında odayı saran kokudan ve Ali’nin önden verdiği gizli bilgiden ötürü Cihat’ın bana ekmek arası kokoreç aldığını biliyordum fakat kendi ağzından duymak istiyordum. “Neye benziyor İpek?” Ayağımı yere vurmaya başlarken iç geçirdim, kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Bu soruna bir sürü cevap verebilirim, duymak istediğine emin misin?” Cihat’ın yüzü kırıştı. “Hayır, kesinlikle hayır. Sen sus, ben cevap veririm. Kokoreç aldım sana. Benim yüzümden yiyemedin. Aç aç çalışılmaz, ye şurada.” “Anne,” dedim şok içinde Cihat’a dönerken. Sandalyesinde geri yaslanırken tatsızca bilgisayar ekranını kapadı ve bana inanamaz gibi baktı. “Ayıp ediyorsun İpek,” derken bakışlarını kaçırdı. Omuz silktim. Poşetteki paketi alıp açarken ağzımın içinden homurdandım. “Sırf senin odanı yemek kokutmak için yiyorum.” Cihat bana inanmıyormuşçasına başını aşağı yukarı sallarken poşetin içindeki ayranı alıp çalkalamaya başladı, ekmeği sardıkları kâğıdı yırtarken gözlerim ona kaydı. Ayranın kıvamını tutturduğu düşündüğünde pipeti alıp sapladı, sonra da önüme koyarak beni izledi. Kokoreçten bir ısırık alıp çiğnerken kısacık bir anlığına son zamanlarda yaşadığımız tüm kavgaları unuttum: aniden aynı evde yaşayan, birbirimizle uğraşan, aramıza mesafelerin ve yalanların girmediği halimize dönmüş gibi hissettim. O hissi üstümden atabilmek için ayranımı höpürdeterek içtim, böylece Cihat’ın gülüşüyle karşılaştım. “Nasıl gidiyor? Rahatsız olduğun bir şey var mı?” Başımı onaylama amacıyla aşağı yukarı salladım. “Her delikten senin çıkıyor olman biraz rahatsız edici.” Sanki amacım onun gözünün önünde olmak değilmiş gibi bol keseden atıp tuttuğumda Cihat başını arkaya atıp omuzlarını titretecek kadar güçlü kahkahasıyla eğlendi. “Canını gerçekten sıkan bir şey olursa bana gel.” Kalbim sıkıştı: Cihat hep böyleydi, canımın yanmasına müsaade etmezdi, moralimin bozuk olduğunu düşünürse beni kimin üzdüğünü öğrenene dek yakamdan düşmezdi, oysa hiçbir zaman başka kimsenin kendi kadar beni üzemeyeceğini anlayamamıştı. Geçmiş ile şu an birbirine geçerken boğazım düğümlendi. Duygu yüklü halde hislerimin alt üst olmasını kaldıramazken yine kelimelerimle ona saldırmayı seçtim. “Canımı sıkan tek kişi sensin Cihat.” Pırıl pırıl gülüşü yüzünde soldu. Aramıza çöreklenen sessizlik boğucu hale geldi, başka herhangi bir şey söylemeden bana aldığı yemeği yedim. Bakışları üstümden ayrılmazken onunla göz göze gelmekten kaçındım. Yemeğim bitince kâğıdı ve ayranın boş paketini poşete yerleştirip bağladım. Ayağa kalkarken umursamazca söylendim. “Vicdanının sesi sustuysa işimin başına dönebilir miyim?” Ondan cevap beklemeden elimdeki poşeti sallayarak arkamı dönüp kapıya yürüdüm, kapının kulpuna uzandığımda arkamdan gelen hışırtıyla birkaç saniye duraksadım. Onun peşimden ayaklandığını ve ardımda durduğunu anlamam için dönüp bakmama gerek kalmadı. Kapıyı açmak için hamle yaptığımda sağımdan kıyafetimi teğet geçen elini ahşaba yasladı. “İpek…” “Ne yaptığını sanıyorsun Cihat?” Kalbim bana ihanet edip göğüs kafesimin içinde çırpınırken Cihat’ın haddinden fazla yakın olduğunu idrak ettim. Boynumdan başlayıp omurgam boyunca ilerleyen bir ürpertiyle irkilirken aklımı başıma toplayabilmek için derin nefesler aldım. “…Çöpü ver. Poşeti elinde sallaya sallaya çıkamazsın.” Şimdi hay senin çöpüne diye poşeti kafasına geçirsem haksız mıydım? Bence değildim. “Al şunu,” derken ona doğru döndüm ve tam beklediğim gibi aramızdaki mesafenin yok denecek seviyede olduğunu fark ettim. Cihat poşeti alırken dudaklarına yerleşen alay dolu gülüşü görünce tüm hümanist tavrım bedenimi terk etti, şiddeti tasvip etmeyen yanım pılını pırtını toplayıp tatile çıktı; ne yaptığımın farkına bile varamazken sağ ayağımı kaldırıp diz kapağının altına, kemiğine denk gelecek şekilde tekme savurdum. Vuruşumun şiddetiyle başını eğip inlerken “İpek!” dedi dişlerini sıkıp zar zor. Keyifle ona karşılık verdim. “Kişisel alanımı ihlal etmeye devam edersen daha çok ismimle inlersin, Cihat.” “Kurumsal dil…” dedi Cihat karşımda kıvranırken. “…Şu an patronun sayılırım.” Güldüm. “Kişisel alanımı ihlal etmeye devam ederseniz dayak arsızı olursunuz, Cihat Bey.” Elini yasladığı kapıdan çekmezken başını benim hizama denk gelecek şekilde kaldırdı, acıdan zevk alırcasına dudaklarına bir gülüş yayılmıştı. “Tam sana öğrettiğim gibi yaptın kız…” dedi. “…Aferin, aynen böyle devam.” Benden büyük beş adamla aynı evin içinde büyürken kendimi savunma konusunda fazlaca bilgilenmiştim, o yüzden haklıydı. Onların öğrettiği gibi yapmıştım. Cihat, tam bir dayak arsızı gibi sırıtırken tek gözünü kapatmıştı. “Aynı performansı sana yaklaşan her erkeğe karşı bekliyorum, İpek.” “Yok canım…” dedim alayla onu omzundan itelerken. “…Sana özel bir tekmeydi.” Kapıya dönüp dışarı çıkarken ardımdan seslenişini görmezden geldim. “Canın mıyım gerçekten?” Pır pır eden kalbimi azarlayan beynimle içine düştüğüm savaşa rağmen uslu uslu çalıştığım odaya yürüdüm. İçeri girdiğimde Selvi gelmişti ve çalışmaya başlamıştı. Bilgisayar tuşlarının delirtici tıkırtısı, boğucu dört duvarın arasında sandalyeme yerleşirken asıl cezayı kimin çektiğine emin değildim. Cezalandırdığım Cihat yerine kendim olabilirdim. Mesai bitimine kadar elle tutulur başka bir olay yaşanmadan çok şükür ki ilk günümü tamamlayabilmiştim. Ofisten çıkış saatimiz gelince taksiye bayılacağım paraya üzülürken Ali’nün cümleleri düştü zihnime. Aynı mahallenin çocuklarıyız demişti. O yüzden sandalyemi iteleyerek ona yanaştım. “Ali…” diye seslendiğimde beni duymuyormuş gibi davrandı. Cihat’ın onu çektiği sorgu için hâlâ tripli gibiydi. Omzunu dürtmeye başlarken susmadım. “…Ali. Ali. Ali…” “Ne?” diye patlama yaşadığında gözlerimi kırpıştırdım. “İşe nasıl gelip gidiyorsun?” Ali cevap vermeden önce birkaç saniye duraksadı. “Şahsi aracımla.” İç çektim. “Bende taksiye biniyorum, fiyatlar ne olmuş öyle ya! Maaşı taksiye yatıracağız herhalde.” Ali pis pis sırıttı. “Üç yüz metre ileride otobüs durağı var, İpek. Taksiye maaşı yatırmak istemiyorsan otobüs kullanabilirsin.” Yağmurluğumu giyerken “İnsanlık ölmüş,” diye homurdandım. Ali keyifle arkamdan dolanırken omzuma vurdu hafifçe. “Gel hadi gel, aynı yere gidiyoruz nihayetinde.” “Ay Ali,” dedim sevinçle. “O ölen insanlığın içinde hayatta kalan tek kişi olabilirsin.” Gülüşünün ardından laf sokmayı ihmal etmedi. “Sende İpek, insanları gaza getirme konusunda usta olabilirsin.” “Öyleyimdir biraz,” derken çantamı toparlayıp Ali’nin peşine düştüm. Onunla ilk gün kritiği yaparken Selvi’nin benden pek hazzetmediğini, Yahya abinin tam anlamıyla ataerkilliğin avantajlarının dibini ekmekle sıyırdığını, Kemal abinin nasıl hiçbir işe karışmayacak kadar ruhsuz olabildiğini konuştuk. Cihat konusu açılmadı, Ali’ye içsel olarak müteşekkirdim. Çünkü onu düşünmekten kaçınmak istiyordum: o beni düşünüp vicdan azabı çekmeliydi, ben onu düşünüp özlememeliydim. Ali mahallemize girmek yerine işlek bir caddede beni arabadan resmen kovaladığında abimin saldığı korkuya hayran kaldım. İlk günümü atlatmanın heyecanıyla eve yürürken ailemi çalıştığım yer konusunda ağzımdan bilgi almaktan nasıl vazgeçireceğime emin değildim: hayat bana hayat değil, resmen sınavdı!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD