Eve gittiğimde beni bir sürpriz bekliyordu: Gülendam abla ve minik kızı Leyla.
Mutlulukla onlarla özlem giderdim, akşam yemeği hazırlarken bizimle yaşadıkları zamanı hatırlayıp duygulandım, o zamanlar Cihat’ın da yanımızda olduğunu anımsayıp kendime kızdım ve bin bir duyguyla hazırladığım akşam yemeği sofrasında yerimi aldım.
Abim kucağındaki Leyla’yla sol tarafında oturan Gülendam ablaya hamilelik ile ilgili sorular soruyor, yengem Bade suratındaki aptal aşık sırıtışıyla abimi seyrediyor, Akif ile Alparslan kendi arasında bir frekansta ciddi meselelerden bahsediyor, Tuğrul sağ tarafında kalan Hüma ile uğraşıyor, annemse Tuğrul’u durdurmaya çalışıyordu. Nedense yemekte oluşan karmaşıklık, bana doğru hissettiriyordu. Çocukluktan beri kalabalık aile de büyümenin getirdiği bir histi.
Annem, Tuğrul’un elindeki top haline getirip Hüma’ya fırlatmayı çalıştığı peçeteyi alırken “Vallahi şaplağı yiyeceksin şimdi,” diye kızınca gülüşümü saklayamadım. Tuğrul’sa fırsat bu fırsat bana sıçradı. “Sen niye güldün kendi ayakları üzerinde duran kadın?”
Abartılı hareketlerle göz devirdim ve girdiği konudan çıkması için çaresizce sataştım.
“Of Tuğrul, çok iticisin.”
Tuğrul, pilavını kaşıklarken bana cevap yetiştirmeyi ihmal etmedi.
“Sende çok ketumsun. Hiçbir şey anlatmıyorsun!”
Elimdeki kaşığı tabağıma daldırırken istem dışı önüme düşen saç tutamlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Anlatacak bir şeyim yok çünkü.”
“Ne atışıyorsunuz gülüm yine?” diyerek aramıza giren Gülendam ablaya kaçamak bir bakış attım. Akif, Alparslan ile konuştuğu ciddi meseleyi halletmiş olmalıydı ki ilgisi bize yöneliverdi.
“İpek işe girdi ablam.”
“Helal olsun gülüm sana,” diyen Gülendam ablaya havadan öpücük attım.
“Ama bize işe girdiği yeri söylemiyor,” diye ispiyonlandı Tuğrul.
“Yazıklar olsun gülüm sana.”
Herkes aynı anda kahkahayı patlatırken elimdeki kaşığı bıkkınca tabağıma bıraktım. “Dünya meselesi yaptınız ya ufacık konuyu!” diyerek su ile yağ ilişkisindeki yağmışım gibi üste çıkmayı denedim. “Sor bana abla, sor neden çalıştığım yeri söylemiyorum diye.”
Gülendam abla gülüşünü sakladı ve ciddiyetine büründü.
“Soruyorum, neden söylemiyorsun gülüm?”
Arkamda duracağını düşündüğüm anneme çevirdim bakışlarımı.
“En son çalıştığım yerden abim gelip müdürümle kavga ettiği için ayrılmak zorunda kalmıştım, hatırlayan var mı?”
“Hakkını yiyordu şerefsiz,” diyerek kendini savunmaya çalıştı abim huzursuz ifadesiyle. Gözlerimi kıstım. “Ben kendi hakkımı korurdum abi, ilkokuldaki çocukmuşum gibi davranıyorsunuz. Velim gibi iş yerimi basamazsınız ya! Anne!”
“Bak bak,” dedi Tuğrul masanın altından ayağıma hafif bir tekme vururken. “Hem bize ahkam kesiyor hem ilkokuldaki çocuk gibi annesine şikâyet ediyor.”
Tekmesine tekmeyle karşılık verirken hiç acımadım.
“Ederim tabii, darlayıp duruyorsunuz beni!”
“Kız haklı,” dedi annem bir müddet sonra krizin çözülmeyeceğini anladığı için. “Ben biraz hak verdim,” diyen Gülendam ablaya sağ avucumun içini öpüp gönderdim bu sefer. Hüma başıyla onaylarken “Ben olsam bende çalıştığım yeri söylemezdim,” dedi destek olup. En son Bade çatılmış kaşlarıyla abime döndü, onun yüzüne bakarken bir saniyeliğine yumuşayacak gibi oldu fakat ifadesini toparladı. “Haklılar.”
“Güzelim sende mi?” diye dert yandı abim. Bade, omuzlarını kaldırıp indirdi. Sağ eliyle belirginleşen göbeğini okşadı. “Bebeğimiz bile aynı fikirde sen düşün. Hem kadın dayanışması denen bir şey var yani.”
“Erkek nüfusu olarak azınlıkta kaldık dayıoğlu, asimile olmak üzereyiz…” dedi Tuğrul yarı sahte yarı ciddi ifadesiyle. “…Eyüp abi gelse bile senin velet yine sayıyı bozuyor.”
Abim öldürücü bakışlarını Tuğrul’a çevirdi ve konu benden tamamen saptı.
“Tuğrul… Velet mi dedin sen benim çocuğuma?”
Tuğrul tabii ki kendini kurtarmak için beni yaktı.
“İpek’in iş yerini saklamasını konuşuyorduk değil mi?”
Yüzümü buruşturdum. O beni satarsa bende aynısını yapardım.
“Velet dedi abi.”
“Kaknem,” diyen Tuğrul’a aptal bir surat ifadesiyle karşılık verdim.
“İspiyoncu!”
“Tamam gülüm, yeter!” diyen Gülendam abla bizim uzayacak gibi görünen tartışmamızı sonlandırdı. “Şu üç bina ötedeki ev için ne düşünüyorsun Halil İbrahim?” diyerek konuyu tamamen değiştirmesine tam minnettar olacağım sırada bakışlarını bana çevirdi. Kimse görmeden konuşacağız anlamında işaret yaptığında yanaklarımı şişirerek ofladım.
Gülendam abla, Cihat’ın ismimin anılmadığını biliyordu: ona gerçekleri söylersem şoka girebilirdi fakat bana abla olmuş kadına yalan söylemekte istemiyordum. Kendimi Cihat’a olan öfkemle inanılmaz bir ikilemin içine sokmuştum, oradayken yaptıklarımın keyfini sürerken eve geldiğimde yalan söylediğim için vicdanımın sesini bastıramadığım noktaya sürükleniyordum. Açılan muhabbet benim üzerime dönmediğinden sessizce yemeğime devam ettim, bir noktada annemin kimseye belli etmeden sırtımı sıvazladığını hissettim. Birkaç saniyeliğine bakışlarımız kesiştiğinde gülümsedim, tam başımı çevirdiğimde buruk gülüşüyle bizi seyreden Hüma’ya takıldı gözlerim. Göz göze geldiğimiz an utançla başını eğdiğinde boğazımı sıkan bir ip varmışçasına nefes alamadım. Hüma, öz annesini çok küçük yaşta kaybettiğinden ne yapacağımı bilemedim.
Herkes yemeğini bitirince masayı el birliğiyle kaldırdık, mutfağa saklanmanın iyi bir fikir olacağını düşünürken çayı demleyip herkesi içeriye kovaladım. Bulaşıkları yıkarken zihnime çöken doğru ve yanlış kavramlarıyla dolu pusu silip atıyormuşum gibiydi. Kendimi meşgul etmek, kendimle baş başa kalmaktan kolaydı. Tam tüm tezgâhı kaldırıp çamaşır suyuyla temizliğimi derinleştirmişken “Geçti mi?” sorusuyla irkildim.
Gülendam ablaya omzumun üstünden bir gülüş atarken “Ne geçti mi abla?” diye sordum.
“İçine düştüğün şey her neyse, geçip gitti mi kendini böyle paralayınca?”
Sandalyeyi çektiğini duydum, oturduğunda bakışlarının hedefi olduğum için gerildim.
“İçine düştüğüm bir şey yok ki abla,” dedim gereksiz uzun bir açıklamaya girişmeden hemen önce. “Çay demlerken baktım, bulaşıklar artacak. Onları aradan çıkarayım dedim, onları yapınca tezgâh kirli geldi gözüme, orayı sileyim derken…”
Gülendam abla sonu gelmeyen kelimelerimi yorum yaparak kesti.
“Sen çok düşündüğün zaman çok temizlik yapıyorsun, İpek.”
“Ya da düşünmek istemediğimde,” diye devam ettim kendi kendime cümleye. Cihat’ı aklımdan söküp atabilmek için, daha önce yaptığım hatalarla yüzleşmemek için, vicdanımı susturmak için, ailemin gözlerinin içine baka baka yalan söylediğimden kendimden nefret etmemek için temizliğe kaptırmıştım kendimi.
“Dökül,” dedi Gülendam abla.
Dökülemezdim. Şimdiye dek yuttuğum şeyler dilimin ucuna geldi: geri yuttum.
“Bilmem ki,” dedim başka bir yalan söyleyerek. “Genel hayat gayesi galiba, kendime yol çizmeye çalışırken zorlanıyorum.”
Kolumu koparırcasına tezgahtaki bir noktayı ovalarken Gülendam ablanın yatıştırıcı ses tonuyla sorduğu soru, bedenimin donup kalmasını sağladı.
“Kendine yok çizmekten ziyade birini özlüyor olabilir misin İpek?”
Cevap veremedim, hayır diyemedim ama evet de diyemedim. Elimdeki süngeri lavabonun içine atarken iki avucumu tezgâha yaslayarak destek aldım. Sessizliğim, bana bile cevap değilken Gülendam abla istediği yanıta kavuşmuşçasına ayaklandı oturduğu sandalyeden. Birkaç saniye sonra kollarını omuzlarıma sardı, gözlerim köpüklerle dolu sildiğim yere dönerken aniden ağlama isteğiyle dolup taştım. Öfkeliyken iyiydi de özlem duygusu ağır bastığında; çay bardaklarından biri azaldığında, en sevdiğim çikolatayı görüp almaya elim gitmediğinde, ailemden biri yaramın kabuğunu çekiştirdiğinde boğazıma yumru oturuveriyordu.
“Onlar tepişiyor, olan sana oluyor değil mi?”
Genel anlamda öyleydi: abim, Tuğrul, Akif, Alparslan ve eskiden Cihat başlarını her belaya soktuklarında bana dış kapının dış mandalı gibi hissettirmeyi başarmışlardı. Etrafımızda daima bir şeyler yaşanıyordu, ben hiçbir şey bilmeden yaşayıp gidiyordum. Abim, Hüma hayatımıza girmeden önce varlığından haberdardı mesela. Ben değildim. Abimin hapse girme geçmişi vardı, beni değil Hüma’yı çağırmıştı. Evimiz kurşunlanmıştı, yine bazı şeyleri bilmeyen tek kişinin kendim olduğunu hissetmiştim o zamanda. Onlar hayatı yaşıyordu ama beni o hayatın içine dahil etmiyordu. Cihat mevzusu da öyle bir mevzuydu içimde. Neden gittiğini veya neden ismini bile anmamam gerektiğini bilmiyordum.
Bana yapmam gerekeni söylüyorlardı, bende yapıyordum ve defalarca kendimi bu konuda açıklamaya çalışsam da girişimlerim başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Yok sayılışımı kabullenemediğimden ise ailenin kara koyunu oluvermiştim. Pişman olacağım şeyler söylüyor, öfkeyle kalkıp zararla oturuyor, onlar beni duymadıkça daha yüksek sesle bağırıyordum: iş işten geçtikten sonra anlattıkları gerçeklerle vicdan azabı çekiyor, öfkemin rotasını kendime çeviriyor, dinlemek istediklerinde ise susuyordum. Saçma sapan bir kısır döngünün içinde boğuluyor, kan kusup kızılcık şerbeti içtiğimi söylüyordum.
Belki ilk defa çevremi saran dikenlerimi indirdim, öfkeyle değil de değer verdiği kişiyi özleyen üzgün bir insan gibi şansımı denedim.
“Sen biliyor musun abla?” dedim titremeye başlayan sesimle. “Onun… Neden gittiğini?”
Sağ kolumu sıvazladığını hissettim Gülendam ablanın. Evet demedi, hayır demedi, benim gibi. Bildiğini anladım: yine ve yeniden hiçlikte bırakılan tek kişiydim. Hüma, Alparslan’dan bir şeyler öğrenmişti mutlaka. Abim ve diğerleri zaten haberdardı. Annemin bile fikri olduğuna emindim, ben sussam o sorardı yoksa.
Yaşadığım duygusal anın etkisiyle kelimeler farkına bile varamadan döküldü dudaklarımdan.
“Niye bana söylemiyorsunuz?” dedim bakışlarım boşluğa dalıp giderken. “Abla niye ondan nefret etmeme izin vermiyorsunuz? Neden hiçbir şey bilmeyen yalnızca benim? Niye hepinizin her şeyi bilmeye hakkı varken benim yok? Ya siz niye beni hayal gücümle baş başa bırakıyorsunuz her zaman?”
Gülendam abla, saçlarımı okşadığında bir saniyeliğine bana anlatacağı şeyler olduğunu düşündüm. Onun yerine yine belirsizliğe gömüldüm.
“Bazı şeyleri bilmemek daha iyidir, İpeğim.”
“Anlamıyorsunuz…” dedim hafifçe geri çekilirken. Gülendam ablanın çikolata kahvesi gözlerindeki üzüntüyle karşı karşıya kaldığımda içim cız etti. “…Siz bilinmezliğin nasıl bir çukur olduğunun farkında mısınız abla ya? Öfkelensem yarım kalıyor, nefret etsem edemiyorum.”
Gülendam abla, saçlarımı okşarken öne eğdiğim yüzümü görebilmek için başını aşağı eğdi.
“İpeğim,” dedi yumuşacık bir sesle. “Yapma böyle.”
“Yapmayayım abla,” dedim gözyaşlarımı tutup içime ağlarken. “Siz nefret ediyorsunuz diye edeyim, siz öfkelendiğinizde öfkeleneyim. Hiçbir şey bilmeyeyim, ot gibi yaşayıp ot gibi öleyim.”
“İpek…” dedi ama benim daha fazla konuşacak mecalim kalmamıştı. Bizi terk ettiği için, yalan söylediği için yeterince sinirliydim Cihat’a. Oysa başka yaşanmışlıklar vardı: onları bilmemek, duygularımın hâlâ birbirine karışmasını sağlıyordu. Bazen eskiden tanıdığım adam gibi davranıyor, o güveni hissettiriyorken negatif duygularımı silip atıyordu ve o keşmekeşin içinde kaybolduğumdan kimsenin haberi yoktu.
“Çay dolduralım,” dedim konunun uzamasını istemediğimden. Çünkü benim şahsi mevzum birkaç dakikalık diyalogla hallolacak mesele değildi. “Başlarlar birazdan, nerede çayımız diye.”
Gülendam ablanın söyleyecek başka bir şeyi kalmadığından ve bana gerçekleri anlatmayacağından ötürü cümlelerimi kabullenmekten başka seçeneği yoktu. Musluğa uzandım, ben köpüklendiğim yerleri temizlerken Gülendam abla tepsi alıp bardak çıkarmaya girişti. Sessizlik içinde ikimizde işimizi yaptık. “Abla ben biraz yorgunum,” dedim musluğun altında ellerimi yıkarken. “Çayı sen götüreceksen odama geçeyim.”
Gülendam abla itiraz edecek gibi oldu.
“İpek…”
“Abla…” dedim yalvarırcasına. “…Lütfen. Çok yorgunum.”
Yüz ifademden miydi yoksa ses tonumdan mı bilmiyordum fakat Gülendam abla daha fazla karşı çıkamadı.
“Tamam gülüm, çayları ben götürürüm.”
Mutfaktan çıkıp alt kattaki odama sığındım, kimseye görünmeden. Gözüme eskiden hiçbir işlevi olmayan ahşap kutu takıldı, o kutunun kapağını açıp kurumuş güllere baktım, bir dala uzandığımda dikkatsizliğim yüzünden parmağımda hissettiğim yanmayla irkildim. Kurumuş gülün dikeni batmıştı elime. Kan yoktu, tenimi delecek kadar hızlı da değildim fakat o kadar canımı yakmıştı ki yatağımın üstüne oturup kucağıma yerleştirdiğim kutuya sımsıkı tutunup ağlamaya başladım. Bulanık görüş açım kapıya çevrildiğinde içeriden yükselen konuşmaları duyduğumda kendimi tutamadım. Anlatsaydım, onlarla konuşsaydım anlarlardı ama yapamadım.
Kutuyu baş ucuma bırakırken battaniyemin altına sığındım, yastığıma başıma koydum.
Ne kadar zaman geçti, bilmiyordum ki kapımın gıcırdadığını duydum. Odamda yankılanan ağır adım seslerini tanıyordum: gelen abimdi.
Sırtımın dönük olduğu tarafa oturdu, gözlerimi kapattım. Işıkları içeri girer girmez kapattığımdan karanlıktı etraf. Saçlarımı okşadığını hissettim, battaniyemi boynuma doğru çekti. Babamızı küçük yaşta kaybettiğimizden beri alışkanlıklarından birisiydi. Büyüdükçe nadir zamanlarda gelmeye başlamıştı ama ne zaman ihtiyaç duysam oradaydı: ben bile ihtiyacım olduğunu bilmezken.
“Özür dilerim, İpek.”
Başıma kondurduğu ufak öpücüğün ardından odadan çıktığından gözyaşlarım resmen akın etti.
Ağlaya ağlaya uyurken neden ağladığımı bile bilmiyordum.