Yeni iş hayatımda birinci haftamı istifasız, kavgasız ve olaysız şekilde tamamlamıştım ki bunu başarabildiğimden kendimle gurur duyduğumu söyleyebilirdim. Hâlâ her sabah komodinime bırakılan bir kuru gül dalı ile uyanıyor, Cihat’la iş yerinde nadiren karşılaşıyor, ailemdeki kimsenin çalıştığım yeri öğrenmesine izin vermiyor ve Yahya abinin anlamını çözemediğim erkek egemenliği kisvesi altında savunduğu fikirlere tahammül etmeye çalışıyordum.
Selvi artık gelmiyordu, bugün tek başıma çalıştığım başka bir gündü.
Saçlarıma taktığım renkli bandanamı düzeltirken önümdeki bilgisayar ekranına kilitlenmekten sulanan gözlerimi kırpıştırdım.
“İpek…” diye seslendi Ali. “…Bir kahve molasına ne dersin?”
“Aklınla çok yaşa derim Ali,” derken öne eğilmekten ağrıyan sırtımı germek için sandalyemde arkaya yaslandım. “Kahve mi içeceksiniz?” diyen Yahya abi bilgisayarından kafasını kaldırmıştı. “İpek, bana da bir bardak kahve getir.”
Şahsıma emir kipi kullanılması ciddi manada rahatsız olduğum bir mevzuydu. Tam kurumsal hayattaki birisi gibi sahte gülüşümle kafa salladım sadece. Zıkkım iç de diyebilirdim, iletişim becerilerim yüksek olduğundan demedim. Oturduğum sandalyeden ayaklanırken Kemal abinin onaylamaz bakışlarının üç saniyeliğine bizi bulduğunu gördüm. Adam sadece çalışmak için dünyaya gelmiş gibi davranıyordu: ne sandalyenin rahatsızlığından ne bilgisayar ekranının gözlerini acıtmasından ne de sıkıcılıktan söylendiğini duymamıştım. Robot gibi bir adamdı. Onun kınama dolu bakışlarını görmezden geldim.
Ali ile kahve molası verilen, kahve barına yürürken dudaklarıma bir tebessüm yerleştirdim.
“Yahya abiye kahve mi götüreceksin gerçekten?” dediğinde bir haftadır çekişmelerimizi anımsamış olmalıydı. “Evet…” dedim gülüşümü bozmadan. “…Bu sefer ona kahve yapacağım ve içine tüküreceğim.”
Ali’nin yüzü inanamaz gibi şekilden şekle girerken “Kahveyi ben yapayım sen şöyle otur,” dediğini duydum. Sesindeki tedirginlik karşısında kıkırdadım. Sonrasında ise kendimi açıklama ihtiyacıyla yanıp tutuştum. “Ya rica etse bende sorunlu bir tip değilim yani, ona da yaparım ama özellikle kadın olduğumdan ona kahve servisi yapma zorunluluğum varmış gibi davranması sinirlerimi zıplatıyor!”
“Biliyorum,” dedi Ali iç çekmeden hemen önce. “Ben bile bazen düşünce şekline sinirleniyorum, senin öfkeni düşünemiyorum.”
Tezgâhın etrafına yerleştirilmiş uzun taburelerden birine otururken Ali diğer tarafa dolandı, kahve makinesinden hazneyi aldı ve dolaplara doğru yürüdü. Sırtı bana dönüktü, gülerek sataştım.
“Sende orada gizlice benim kahveme tükürmüyorsun değil mi?”
Ali tavrıma alıştığından eğlenerek karşılık verdi.
“Tüh yakalandım!”
Sesli gülüşümü bastıramadım, dirseklerimi masaya yaslayıp avuç içlerimi yanaklarıma yerleştirdim. Taburenin uzunluğu yere basmamı engellediğinden bacaklarımı sallamaya başladım. Bilgisayar başında hareketsizlikten kaslarımız çürüyüp gidecekti zamanla. “Sistemi hızlı kavradın bu arada,” diye başka konuya geçiş yaptı Ali. Kahve makinesinin yanına gelip hazneyi yerine yerleştirirken “Çok zeki kızsın,” diyerek beni övmeye devam etti. Övülmekten utandığım için onu tiye aldım.
“Ama derslerime mi çalışmıyorum?”
Ali, kahve makinesinin düğmesine bastıktan sonra göz devirdi.
“İki dakika güzel şeyler söylüyorum… Ciddi kalsan ölür müsün?”
“Tamam tamam,” dedim sırıta sırıta. “Hadi öv biraz beni.”
Kollarını göğsüne bağladı, tabureye yaslandı.
“Yok ya övmeyeceğim, kaçtı hevesim.”
Üzülüyormuş gibi başımı eğdim.
“Ali,” derken sondaki i harfini olabildiğince uzattım. “Hadi ya, özür dilerim.”
Ofladı.
“Dua et sempatiksin yoksa hiç çekilmezdin İpek,” dedikten sonra hızlıca kaşlarını çattı. Konuşmama izin vermeden “Bir dakika, bir dakika,” diye etrafına bakındı. Sır verircesine bana doğru eğildiğinde şaşkınlıktan ona yaklaştım. “Tam şu an Cihat Bey’in bir yerlerden çıkıp fırlayacağı an değil mi?”
Tüm gerginliğim ve ciddiyetim yok olurken kahkahamı zar zor bastırıp Ali’nin omzuna vurarak onu geri ittim. “Senin elin ağır ya!” diye geri çekilirken ifadesini bir anda toparladı. Omzumun arkasına bakarken “Merhaba Cihat Bey,” dedi. “Ya tamam Ali,” dedim kendi kendime gülerken. “Aynen, ışınlanmayı bulmuş Cihat Bey, pat diye arkamda belirdi.”
Ali yüzündeki sahte tebessümü silmezken “Sus,” diye mırıldandı yalnızca. “Gerçekten arkamda mı?” derken sırtımın gerilip dikleşmesini engelleyemedim. Cihat’ın bıkkın sesi kulaklarıma dolduğunda dönüp bakacak cesareti bulamadım.
“Hortlak mıyım ben İpek?”
“Kurumsal dil Cihat Bey,” dedim umursamaz tavrıma bürünmeye çalışırken. Ona doğru döndüm. “Şu an patronum sayılırsınız.”
Cihat ikimize doğru yürürken masanın köşesinde durdu, böylelikle ikimizi de rahatça görebildi. “Sayılırsınız derken?” diye sorarken gergin göründüğünü fark ettim. “Şirket henüz sizin değil ya hani,” dedim bakışlarımla onu incelerken. Saçlarını daha da kısaltmıştı, üstündeki siyah gömleğin ilk iki düğmesi açıktı, kollarını dirseklerine kadar kıvırarak katlamıştı, ceket giymiyordu. Siyah kumaş pantolonun sol cebine elini sokuşturmuştu. Ela gözlerindeki yorgun bakışları benimle kavga etmek istemediğini belli ediyordu.
“Kahve alacaktım,” derken sağ yanımdaki tabureye yerleşti. Bakışlarımı karşı taraftaki Ali’ye çevirdiğimde “Biz yapıyoruz zaten…” dedi Ali. “…İsterseniz size verelim, kendimize tekrar yaparız.”
Bir şey söyleyecek gibi oldum fakat kendimi durdurdum. Böylesi haksızlıktı, patron olduğu için kahvemizi ona vermek çok aptalcaydı. Sırasını bekleyebilirdi. Şu an makineyi kullanan bizdik!
“Teşekkür ederim Ali…” diyen Cihat’ın sol kolunun sağ koluma temas ettiğini hissederken huzursuzca kıpırdandım. “…Ama gerek yok. Bekleyebilirim.”
Ali başını sallayarak yeniden dolaplara doğru yürüdü ve bardak aldı, o esnada gözlerimin Cihat’a değmemesi için harcadığım tüm çaba yok oldu.
“Kötü görünüyorsun,” dedim kelimeler dudaklarımdan çıktığı an pişman olurken. Onun kötü görünmesi benim umurumda bile olmamalıydı. “Benim için endişelendin mi?” diye sorarken kısıtlı görüş açımla dirseğini masaya, avuç içini ise çenesine yasladığını gördüm. Dudaklarında buruk bir tebessüm can bulduğunda kafama balyozla vurmuşlar gibi irkildim. Onun için endişelenmiyordum, ona ispat edebilmek adına pençelerimi sakladığım yerden çıkardım. “Yok, hak ediyorsun diyecektim. Her kim seni üzüyorsa gidip alnından öpmek istiyorum.”
Cihat’ın dudaklarındaki gülüş silindi ama o da gerginliğini bana ayak uydurup dalga geçerek atlatmayı tercih etti.
“Beni öpmen lazım o zaman.”
Yüzümü buruşturdum.
“Seni öpmek mi? Delirdin herhalde.”
Cihat hafifçe geri çekildi. Dudaklarını birbirine bastırıp gülüşünü engelledikten sonra imayla karşılık verdi.
“Ben alnımdan bahsetmiştim ama sen yanlış anladın galiba.”
“Şeytan diyor ki…” diye başladım ama devam edemedim cümleye. “Ne diyor?” diye kışkırttı Cihat beni. Aramızdaki mesafeyi azaltırken cansız gözlerinde yanıp sönmeye başlayan bir ışık belirmişti. “Allah aşkına, ne diyor tam olarak şeytan? O kadar merak ettim ki şu an.”
Üstü kapalı iması sinirlerimi alt üst ederken kendimi tutamadım.
“Ağzının ortasına bir tane patlat diyor Cihat!”
“Kurumsal dil…” diye sıkıştırdı beni. “…Kurumsal dil lütfen.”
Güldüm: her an ağzının ortasına patlatabilirmişim gibi güldüm.
“Şeytan ne diyor biliyor musunuz Cihat Bey? Yalnızca siz içindeyken bu güzelim binayı cayır cayır yak diyor!”
“Adı üstünde şeytan…” dedi Cihat bana doğru eğilip yüzümü daha net görmeye çalışırken. “…Uyma sen ona.”
“Doğru…” dedim masum bir gülüşle. “…Şeytana uymayı sen seversin. Ben değil.”
Cihat allak bullak olmuş ifadesiyle geri çekilince dilimi ısırdım, onunlayken tepkilerimi kontrol etmek o kadar zordu ki çocukça şeyler söylüyor, deli gibi inatlaşıyor ve bazen zihnimin iplerini koparıp atıyordum. “Buradan nasıl laf yediğime mi inanamıyorum yoksa bu kadar çocuklaşmana mı? Bilemedim.”
“Çocukluk yapan sensin,” dedim üste çıkmaktan vazgeçmeyerek. Cihat ile aynı şeyi düşünüyor olsam bile onun yüzüne bu gerçeği kabul eder miydim? Asla! “Sırf şurada işe başladım diye odanı bu kata taşıttın sen ya!”
Cihat’ın dolgun dudaklarına yayılan bir tebessüm, gözlerinin içini parlatacak kadar büyüdü.
“En azından farkındasın.”
Kalbim bana ihanet etti: öyle hızlı attı ki nefesimi kesti, vücuduma pompalanan tüm kan yanaklarıma hücum etti, boğazım saatlerdir su içmemişim gibi kurudu. Ne söyleyeceğimi bilemezken kurtarıcım kahve makinesi oldu. Tiz bir ses çıkararak birbirine kenetlenen bakışlarımızı koparmamızı sağladı. Cihat’ın gözlerinin içine bakmaktan vazgeçtiğim an oksijensiz kalmışçasına hava soludum.
“Kahve?” diyen Ali ikimizin tüm sohbetine kulak misafiri olmasına rağmen hiçbir şey olmamışçasına bana elinde tuttuğu kupayı uzattı. Sarı kupanın üstünde çizimle bir civciv vardı ve elinde tuttuğu tatlı bir bıçağa sahipti. Altında ise kocaman harflerle “YAR BEN BELANIN TA KENDİSİYİM” yazıyordu. Ali’ye gözlerimi kıstığımda gülüşünü saklamak için başını eğdi. Kupayı aldım.
“Bu kupa umarım senindir ve ölene kadar seninle dalga geçerim,” dedikten sonra kokusuyla mest olduğum kahveyi yudumladım. “Maalesef benim değil,” diyen Ali kendi kupasından kahvesini içmeye başladı. Cihat ise çatılan kaşlarının altındaki gözleriyle bir bana bir Ali’ye bakıyordu.
“Şunu Yahya abiye verip geleyim,” diyen Ali’nin amacı muhtemelen Cihat’ın delici ve kesici tavrından kurtulmaktı. “Aman boş ver,” dedim o etrafımızdan dolanıp odaya doğru yürürken. Beni duyduğunu bilerek arkasından seslendim. “Soğuk içsin, beğenmezse zıkkım da içebilir! Ali!”
Ben arkaya eğilip Cihat’ın geniş bedenine rağmen Ali’yi görmeye çalışırken çat diye önüme geçerek görüş açımı engelledi.
“Siz ne zamandır tanışıyorsunuz da böyle samimi oldunuz İpek?”
Omuz silktim.
“Sana ne Cihat.”
Cihat, her sinirlendiğinde yaptığı gibi boynunu hafifçe sağa eğdi.
“Kurum…”
“Başlatma kurumsalına!” dedim cümlesini tamamlamasına izin vermezken. “Sen gel bana şahsi hayatımla alakalı hesap sor, terslenince kurumsal dil kurumsal dil! Yok öyle bir dünya!”
Oturduğum yerden kalkarken kahvemi dökmemek için insanüstü çaba harcadım. Ben kahve barından çıkıp giderken gözlerinin beni takip ettiğini biliyordum. Elimdeki kahvemle çalışma odamıza girip bilgisayarımın başına otururken kimseye bakmadım, önümdeki dosya yığınına oflayıp çalışmaya başladım. Cihat terslenişimden nasibini almış olacak ki mesai bitimine kadar gözüme gözükmedi. Çıkış saatimize dek molasız çalışınca beynim sulanmıştı. Telefonumu, fosforlu kalemlerimi ve şarj aletimi geniş çantama atıp masamı gelişigüzel toparlağımda ve bilgisayarımın kapat tuşuna bastığımda benden mutlusu yoktu!
Bebek mavisi üstünde beyaz bulutların olduğu el örmesi hırkamı giyerken Ali’nin çoktan kapının önünde beni beklediğini fark ettim. “Bugün de bitti çok şükür!” derken saçlarımı düzelttim, hırkanın içinde kalan tutamları çıkarıp asansöre yürümeye başladım. Ali peşime takılırken “Allah’a şükür,” dedi. “Bugün de Cihat Bey dışında kimseyle tartışmadın.”
“Aşk olsun Ali,” dedim ona alay dolu bir bakış atarken. “Ben kavgacı bir tipe mi benziyorum?”
“Benzemek mi?” diye karşılık verdi Ali. “Kavga etmek diye bir şey olmasaydı bile sen bir şekilde insanlarla kavga etmenin yolunu bulurdun İpek.”
Abartılı cümlesine gülmekle yetindim, asansörün kapılarının kapanmak üzere olduğunu görünce birkaç adımımı hızlandırdım fakat yetişemedim. “Hep senin yüzünden lafa tuttun beni,” diye Ali’ye döndüğümde iki elini teslim olurcasına havaya kaldırdı. “Aynen İpek, seni ben lafa tuttum.”
Asansörün yirmi üç kat inip yeniden çıkmasını beklerken homurdanıp durdum, Ali ise bir noktadan sonra konuşsam bile beni duymuyormuşçasına kafasını sallamaya devam etti.
Nihayet asansör gelebildiğinde çok şükür ki boştu, Ali’yle bindik ve Cihat kokumuzu almışçasına odasından çıkıp asansörün kapıları kapanmadan önce yetişebildi. Üç kişi aşağı iniyorduk ve herkesin başı farklı yere dönmüştü, dışarıdan böyle bir şey görsem çok gülerdim. Asansör durduğunda bir adım attım ki Ali kolumdan yakaladı. “Burası zemin kat,” dedi bana ithafen. “A öyle mi?” derken geri çekildim. Cihat açılan kapıyı eliyle tutarken “İnmeyecek misin?” diye sordu. “Yo,” dedim rahat tavrımla. “İnmeyeceğim.”
Cihat hâlâ asansörün kapılarını engelliyordu.
“Asansör otoparka iniyor İpek.”
Başımla onayladım onu.
“Bende otoparka iniyorum Cihat.”
Cihat’ın gözleri üstüme döndü.
“Senin araban yok İpek.”
Sırıttım.
“Ali’nin arabası var Cihat.”
Saçma sapan diyalogumuz sonlanırken Cihat ağır ağır elini indirdi, parmaklarını kütletmeye başladı. Ali ikimizle göz göze gelmemek için ekstra çaba gösteriyordu. Eksi ikinci kata hızlıca ulaştığımızda asansörden indik: Ali ile ben sağa, Cihat’sa sol tarafa yürüdü.
“Bir an bana yumruk atacak sandım,” diyen Ali aramıza üç adımlık mesafe bıraktı. “Saçmalama,” dedim onun korkmuş tavrına gülerken. “Sen o aurayı bilmezsin İpek. Erkekler anlar.”
“Ay tamam, en erkek sizsiniz,” derken yüzümü buruşturdum. “Siz yumruklaşırsınız, sonra et pişirelim diye avlanmaya çıkarsınız, nasıl fikir medeniyet yoksunları?”
“Vallahi demedim bir şey,” diyen Ali beyaz sedan arabasının kilidini açtığında ön koltuğa kuruldum, benimle tartışmaya girmemesinden mutluluk duyarak sırtımı arkaya yasladım. Ali yanıma oturup arabayı çalıştırdı, üç ay önce yanlış girdiği bir faturayı anlatmaya başladı. Hem park yerinden çıktı hem de konuşmaya devam etti. Onu can kulağıyla dinlerken bir ses çınladı otoparkta.
GÜM!
Ali arabayı durdururken şok içinde donakaldım. Yok artık dedim kendi kendime. İmkânı yok.
Ali benimle aynı fikirdeymiş gibi görünüyordu. Önce birbirimize ardından arabanın arka penceresine döndük senkronize şekilde. “Vallahi çarptı manyak herif,” dedi Ali sinirle. “Sizin aşkınızın ızdırabını niye ben çekiyorum lan?”
Cihat, Mercedes marka pikabından inmişti.
Kapıyı açıp inerken gülmeye başladım öfkeden. “Sen… Sen…” Kelimelerimi toparlayamazken anlamsız el hareketlerime kahkaham eşlik etti. “Sen hasta mısın Cihat?”
“İşe bak ya…” dedi Cihat tüm sahte masumluğuyla. “…Fren tutmadı ya… Ali, kardeşim.”
Beni hiç duymuyormuş gibi şoför koltuğundan inen Ali’ye doğru yürüdü. “Sana da mahcup oldum Ali, fren tutmadı, Allah muhafaza trafiğe çıkıyordum bak. Nasıl yapsak?” Cihat elini Ali’nin omzuma koyup anlamsız cümleler kurmaya devam ederken pikabın arabanın arkasını nasıl eğebildiğine baktım. Cihat susmadı. “Bak şöyle yapalım kardeşim, ben senin tüm masrafını ödeyeceğim, yanlış hatırlamıyorsam sıfır almıştın arabayı, kaza bedeli için tazminatta öderim. Tutanağımızı tutalım, kaza işte. Gelip buldu bizi akşam akşam ya.”
Ali tek kelime etmeden arkası yamulan arabasına bakıyordu. Cihat’sa cümlesi biter bitmez arabanın diğer tarafından ıslık çalarak dikkatimi çekti.
“Sen şey yapma… Bekleme… Geç kalırsın evine barkına. Bizimkilerden birisi bıraksın seni evine.”
“Ne münasebet!” dedim sinirle. “Ne münasebet beni bırakacaklarmış falan! Aptal aptal konuşma ya!”
“Sen git…” dedi Ali bakışlarını bana çevirmeden. “…Biz tutanak falan tutacağız, İpek. Gerçekten geç kalırsın.”
Ali’nin arabasından çantamı alırken kendimi sakinleştirmeye çalıştım. “Ali,” dedim gergince. “Bir şeye ihtiyacın olursa telefonum açık.”
“Tamam, sağ olasın.”
Ali’nin cevabının ardından Cihat susmadı.
“Yok ya hallederim ben kardeşimin işini. Ayıp ediyorsun vallahi İpek.”
Ona öyle öfkeliydim ki cümlenin sonunu görmeden saydırmaya başladım.
“Hay senin işine de gücüne de şirketine de otoparkına da!”
Cihat bakışlarını aşağı eğdi.
“Çok ayıp ya, utanıyorum zaten şu an!”
Arkamı dönüp yeniden asansöre yürürken cümlenin devamını kendi içimde tamamladım. O sırada Cihat ağzının ucundan bir şey mırıldandı, duymamış olmayı isterdim. “Zemin katta inecektin işte.” Kendi kendime gülmeye başlarken dönüp onunla kavga etmedim: etsem kaza diyecekti fakat istediği kadar inkâr etsin gerçeğin farkındaydım. Ona vermeyi dilediğim huzursuzluk kanına sızmıştı, öyle gözü dönmüştü ki gelip Ali’nin arabasına bilerek vurmuştu!
Kurunun yanında yanan yaş hesabıyla Ali’nin de başına çorap örmüştüm, ondan özür dilemeyi aklımın köşesine not ederken asansörü beklemeye başladım. Cihat, bugün beni şaşırtmıştı: kıskançlık yaptığını düşünecek kadar hem de.