Kapımızın önünde bangır bangır şarkı açan aracı kovalamamın ertesi günü uykumdan uyandığımda baş ucumda duran komodinin üstünde kurumuş bir kırmızı gül buldum. Ben basit bir kadındım: duygularımı apaçık yaşar, düz düşünür ve çiçeklerden en çok kırmızı gülü severdim. O yüzden yine yalnızca birkaç kişinin haberi olduğu bu bilgiyle komodinime konan kırmızı gülü umursamadan ayaklandım. Bizimkilerden herhangi birisiydi işte.
Banyoya gidip kişisel işlerimi hallettikten sonra mutfağa girdim, çay suyu koydum. Kahvaltılıkları hazırlamaya başladım. Ben oradan oraya koşuştururken annemin sesi irkilmeme sebep oldu.
“İpek…”
Baş parmağımı damağıma takıp üst çenemi yukarı ittirdim.
“Anne, aklımı aldın!”
“Ne yapıyorsun kızım?” derken bakışları biraz dağılan tezgâhta gezindi. “Sabah sporu,” dedim dalga geçerek. Omzuma yediğim şaplakla ise anneyle alay edilmeyeceğini hatırladım. “Pardon,” derken elimle ağzıma görünmez bir fermuar çektim.
“Düşündüğün mü sana söylediğim işi?” diyen annem, hazırladığım kahvaltılıkları salona taşımama yardımcı olmak için eline iki tabak aldı. “Hangi işi?” derken salağa yatmayı tercih ettim. Yaşım geç olmasa da muhtemelen annem bana gelen görücülerden bıkıp usanmıştı. “Ali…” dedi kaş göz yaparken. “…Muhasebeci, senin gibi. Esmer ve uzun olan.”
“Hatırlamıyorum söylediğin adamı,” dedim omuz silkerken. “Hangisini hatırladın ki?” diye homurdandı. “Ben o çocuğu beğendim, İpek.”
“Anne…” dedim sahte bir dehşetle gözlerimi büyüterek. “…Benden üç yaş büyük bir adamla evlenemezsin!”
Enseme şaplağı yedim.
“Zevzek seni! Kendime mi alacağım sanki çocuğu?”
“Yani… Tutan tuttuğunu alır. Sen beğendin sen al,” diye homurdanırken ikinci şaplaktan kaçınmak için elime aldığım tabaklarla salona koşturdum. “Senden üç yaş büyük olduğunu hatırlıyorsun demek ki,” dedi annem ardımdan. “İyi oldu fark ettiğim, bugün buluşma ayarladım çünkü size.”
Tabakları masaya yerleştirirken duyduklarımla gerim gerim gerildim.
“Ne demek buluşma ayarladım ya?” derken başımı uzatıp kapının ağzından mutfaktaki anneme baktım. “Basbaya buluşma işte İpek! Bugün akşam beş gibi, aşağı mahalledeki çay bahçesinde buluşacaksınız.”
“Peki, şey…” dedim alay etmeye devam ederken. “…Benim bundan haberim var mı?”
Annem tavrımdan hiç etkilenmedi.
“Artık var.”
“Anne,” diye inledim. “Bana bunu yapamazsın. Seni abime şikâyet ederim!”
Annem elindeki tabaklarla salona girdiğinde gözlerini devirdi.
“Of İpek, git kendini beğendirme işte! Anası yapıştı sakız gibi al oğlumu kızına diye! Utanmasa iç güveysi verecek çocuğu! Git, evlen dedim sanki.”
“Ne oluyor kardeşim?” diyen Tuğrul’un sesi bizim tartışmamızı bastırdı. “Ne bu tantana?”
Peşinden gelen Akif ve Alparslan’da şaşkınca bize bakıyordu. Sesim istem dışı yüksek çıkmış olmalıydı.
“Bir şey olduğu yok…” dedim umursamaz bir tavırla. “…Annem iç güveysi damat adayı bulmuş, beni evlendiriyor.”
“Bak ya…” diyen annemi dinlemeden topuklarımı yere vura vura mutfağa yürüdüm. “…Bugün o buluşmaya gideceksin, İpek! Duydun mu beni?”
Mutfak tezgâhına yaslanırken annemin seslenişini umursamamaya çalıştım. Stresle tek bacağım sallanmaya başlarken kollarımı göğsümde kavuşturdum. Kalbimin üstüne bir kilit takıp içine kimseyi almamaya yemin etmiştim ben, evlilik ve sevgililik işleri benden mümkünse uzak dursundu!
Tuğrul, kaşlarını neredeyse burnuna kadar indirerek eline aldığı kumandayı ağzına dayamış halde mutfak kapısından girdi. “Gelin olmuş gidiyorsun…” diye iğrenç sesiyle şarkıya girdiğinde kan beynime sıçradı. “…Bana veda ediyorsun.”
Elime ilk geçen şeyi, tuzluğu alıp tehditkâr bir tavırla havaya kaldırdığımda kumandayı indirip teslim okurcasına ellerini havaya kaldırdı. Kahverengi gözlerinde parıldayan neşeyle “Pardon,” dedi. “Mesele ciddi galiba.”
“Mesele ciddi Tuğrul,” dedim bende tuzluğu indirirken. “Sen değilsin.”
Peşinden anne ördeği takip eden civcivler gibi Akif ve Alparslan girdi.
“Canan halam ciddi mi?” dedi Akif, elini kumral kısa saçlarının arasında gezdirirken. Koyu harelerinde şaşkınlığın izlerini taşıyordu. “Canan teyzem ciddi,” dedi Tuğrul, ona omuz atarken. Sonra da beni kopyaladı. “Sen değilsin, Akif.”
Alparslan’ın bal rengi gözleri üstüme kilitlendi.
“Görücü mü?” diye sorduğunda başımla onayladım. Sonra aklıma bir ihtimalin varlığı düştü, dün gece arabanın yüksek sesi için abimi durduran Alparslan’ın tavrında hissettiğim bir şey. “Bugün…” dedim Alparslan’la gerekli bilgiyi verirken. “…Aşağı mahalledeki çay bahçesinde, akşamüzeri beş gibi buluşma ayarlamış bana, sağ olsun. Muhallebi kaşıklamalı görücü date.”
Tuğrul cümlelerime kahkaha atarken Akif şaşkınlık içinde bana bakıyordu. Alparslan’da ise şaşırmış olmaktan ziyade sinirli görünüyordu.
“Gidecek misin?”
“Gideceğim,” dedim saçlarımı savururken. “Gideceğim de beni niye kabir sorgusuna çekiyorsun Alparslan?”
“Yok be,” dedi telaşlanan Alparslan. “Ne sorgusu suali… Estağfurullah!”
“E, o zaman…” diyen Tuğrul aniden kaşlarını çattı. Bir bana baktı, bir elindeki kumandaya. Ne geleceğini tahmin ettiğim için sağ elimi kaldırıp işaret parmağımı salladım. “Sakın!” dedim ama geç kaldım. Tuğrul, kumandayı yeniden ağzına dayadı.
“Gelinime… Gelinime… Maşallah! Çekemeyen çatlasın, inşallah! Gelinime… Gelinime… Maşallah! Yuvanızı kuralım, inşallah!”
Onun dans edip ağzındaki kumandayla şarkı söylemesine dayanamayarak omzuna özellikle çarparak mutfaktan çıktım. “Abimi çağırayım,” dediğimde Akif peşimden seslendi. “Onlar bugün kahvaltıyı dışarıda yapacaklar, boşuna uyandırma.”
Omuz silkip kahvaltı masasına yöneldim. Boş sandalyeye otururken aklımda gezinen onlarca düşünce vardı, en belirgini ise akşamki buluşmanın Cihat’ın kulağıma gidip gitmeyeceğiydi. Eğer giderse şüphelerimim doğruluğunu kanıtlamış olacaktım, gitmez ise boş yere bir adamla buluşmuş olacaktım. Her hâlükarda kaybettiğim bir şey yoktu.
Hüma’da gelince hep birlikte kahvaltı etmeye başladık ama düşüncelerimin sesleri o kadar yoğundu ki ne masada dönen goygoya ne de normal sohbete adapte olamadım.
Zaman ilerledi. Hüma ile Alparslan, ev alışverişi adı altında dışarı kaçtı, Tuğrul Safir ile buluşmaya gitti, Akif’se odasına kapandı ve muhtemelen dünya klasiklerinden herhangi bir kitabı onuncu kez okumaya başladı. Abim ile eşi ise çoktan giyinip süslenip kahvaltı için dışarı çıkmıştı.
Bense içimi kemiren huzursuzluğun eşliğinde buluşma saatine dek evde zaman öldürdüm. Hatta kafamı dağıtması için mutfak dolaplarının temizliğini yaptım. Nihayet zaman yaklaşınca kalp yakalı, uzun kollu, vücuduma yapışan krem rengi kazağımı ve altına bol inen pudra rengi pantolonumu giydim. Fazla şık görünmemek için lila rengi yağmurluğumu üstüme aldım. Bej rengi heybelere benzeyen çantamın içine cüzdan, telefon ve dünya üzerinde gerekli ne kadar eşya varsa doldurdum. Detaylı bir makyaj yapmadım: yalnızca dudaklarıma parlatıcı ve yanaklarıma allık kullandım. Rimel, yüzüme uyguladığım son dokunuştu. Odadan çıkıp koridoru kimseye görünmeden arşınlamak istedim, pusuya yatmış anneme yakalanabileceğimi düşünemedim.
“İpek…”
“Anne…”
“…İpek.”
“…Anne.”
Annem tekrar imayla “İpek,” deyince ofladım ve beklediğinin aksine “İpek,” dedim aynı onun gibi. Sonuçta bir sonraki hamleni tahmin etmelerine izin vermemek gerekirdi. Annem boş bulunarak “Anne,” deyince kahkahamı içimde tutamadım. O da farkına varmış olacak ki kaşlarını çattı. “Kafamı allak bullak ettin iki dakikada!” diye söylendi. “Dur bi bakayım ne giydiğine!”
Salon kapısının pervazına yaslanıp beni süzmesiyle kendi etrafımda döndüm bir tur.
“Görücü usulü buluşma istemeyen birine göre fazla güzel olmamış mısın İpek?”
Özenmemin sebebi buluşacağım adam değildi, başka birininde orada olacağına adım gibi emindim. O yüzden hazırlanmıştım. İtiraf etmedim.
“Ben her daim güzel değil miyim anne? Aşk olsun.”
Annem beni geçiştirmek için başını aşağı yukarı salladı.
“Öylesin, öylesin. Hadi, hızlıca git, gel. Dikkatli ol.”
“Bir dakika,” dedim anneme. Hızlıca kapıya yürüdüm, ayakkabılıktaki pudra rengi spor ayakkabılarımı giydim. Doğruldum ve annemin gözlerinin tam içine baktım. “Adamı nasıl tanıyacağım? Yakasını gül takacak mı?”
“İpek!”
Annemin enseme şaplak yapıştıramayacağı güvenli mesafenin etkisiyle kahkaha atıp kendimi evden dışarı attım. Çantamı savura savura bahçe kapısına yürürken içime basan heyecana engel olamadım. Cihat’ın gelmesini istiyor muydum, istemiyor muydum, ondan bile emin değildim. Yalnızca ona olan çocukluk aşkımdan değildi, Cihat’ın arkadaşlığını da özlüyordum. Evde isminin anılması bile yasak olduğundan görüşen birisi varsa da haberini alamıyordum.
Tek bildiğim bizi terk edip öz babasının yanına döndüğüydü.
Düşüncelerimin arasında buluşmanın gerçekleşeceği çay bahçesine geldiğimde içeri girdim, tam ortadaki bir noktada hiç çekincem olmadan beklemeye başladım. Adam herhalde beni tanırdı, gün aşırı gizli gizli görücü fotoğraflarına maruz kaldığımdan onu görsem bile tanıyacağımdan şüpheliydim.
Köşede oturan iki kişilik masadaki genç bir adam elini kaldırdığında önce başımı omzumun üstünden çevirip peşimden gelen başka birisi olup olmadığını kontrol ettim. Yoktu. O zaman bana el sallıyordu.
Tereddütsüz ona doğru yürüdüm. Ayağa kalkmıştı, ben aval aval etrafa bakınırken. Sağ elini uzattı, gülümsüyordu. Annemin dediği gibi esmerdi, sakalları tıraşlıydı, gözleri kahverengiydi, dümdüz tipik bir Türk erkeğiydi. Elini sıkarken ifademi sevimli tutmak adına çaba harcamadım.
“Mer…” diye cümleye başladığında beni reddetmesi için “Selamünaleyküm,” diye sözünü kestim. Sonuçta dört adamla aynı evde yaşayan bir kadındım, garipsememesi lazımdı. Tavrıma gülerken “Aleykümselam,” dedi. Sandalyeye otururken boğazına kadar çektiği kravatı aşağı indirdi. Laubali hal ve hareketlerine şaşırdığımda başıyla karşısında kalan sandalyeyi işaret etti.
“Otursana, belli ki seni de buraya zorla göndermişler.”
“Ay seni de mi?” derken çantamı yanda kalan sandalyeye bıraktım, onun karşısına yerleştim. “Ne saçma değil mi ya?” dedim yüzümü buruşturup. “Yaşlanan kadınların çocuklarını birileriyle çiftleştirmek istemeleri beni şok ediyor.”
“Şu an beni daha çok şok eden şey sensin,” dedi gamzeleri görünecek şekilde gülerken. Gülüşü devam ederken soru sorarcasına kaşlarını kaldırdı. “Çay?”
“Harareti alır,” dedim.
“Yani?” derken beni anlamamış gibi görünüyordu. “İçecek misin?”
“Sen içecek misin?” dediğimde sağ kolunu yanındaki boş sandalyeye yerleştirdi. “Sen normal misin?”
“Değil miyim?”
Tuğrul’la çok fazla dalga geçmiş olmalıydım ki artık kendini ifade etme konusunda sıkıntı yaşayan insan bendim.
“Çay olur,” dedim konu saçma sapan bir yere sapmasın diye. Elini kaldırıp sipariş vermek için hamle yaptı. Yanımıza gelen genç garson adisyon kâğıdını havaya kaldırırken “Ne alırsınız?” diye sordu. Karşımdaki adam, hiç utanmadan sipariş verdi.
“Bir çay, bir de sıcak beyaz çikolata.”
Dudaklarım şokla aralandı.
“Ne kadar ayıp ya!” dedim söylenirken. Hem garson hem müstakbel beni istemeyen görücüm bana döndü. “Bana çay kitleyip kendine sıcak beyaz çikolata mı söylüyorsun?”
“Uğraşamayacağım valla,” dedi bıkkınca. “Kendi siparişini kendin ver, çattık ya!”
Sinirle homurdandım.
“Bana da sıcak çikolatalı sahlepli bir şey… Neydi ya? Aman aynısından!”
Garson bize anlamsız bakışlar atarak uzaklaşırken gözlerim etrafı taramaya başladı, çevreme bakınıyordum. Karşımdaki adamda benimle konuşmaya gönüllü görünmüyordu zaten. Durmadan o yana bu yana dönüp duran göz bebeklerim hedefi bulduğunda donup kaldı. Cihat’ın ela rengi gözlerini aramızdaki tüm mesafeye rağmen seçebildiğimde istediğimi almıştım. Karşımdaki adamın varlığını hiç umursamadan sandalyeden kalkarken çantamı almayı düşünemedim. Koşar adımlarla çay bahçesinin kapısına ilerlerken Cihat’ın bana kilitlenen bakışları bir saniye olsun, başka yöne çevrilmedi.
Hesaplaşma vakti gelip çatmıştı.