ÜÇ

1246 Words
Tam karşımda duruyordu: gözleri yıllardır tanıdığım Cihat’ın gözleriydi, bakışlarındaki yumuşak his aynıydı, onun dışında ise bambaşka bir insandı; pahalı görünen lacivert takım elbisesinin içinde, ceketinin köşesinden görünen silahının namlusuyla, kolunda israf sayılabilecek bir markanın saatiyle, arkasında dikilen iki korumayla tanıdığım adam olmaktan çok uzaktı. “Ne işin var burada?” dedim nefret ve öfke dolu bir sesle. Gelmesinin heyecanını yaşamamışım gibi… “Niye geldin?” Elini pantolonun cebine atarken umursamaz görünmek için başını çevirip alayla güldü, umursuyordu, onun her mimiğini kendiminki kadar analiz edebilirdim. “Buradan geçiyordum, eski dostumu gördüm, selam vereyim dedim.” Cihat hep yaptığı gibi kalbimi lime lime etti ve fark etmedi bile. “Eski dostun ben miyim?” derken gözlerimi kaçırma isteğiyle dolmama rağmen ona bakmaya devam ettim. “Evet,” diye onayladı ilgisiz bakışları çevreyi incelerken. Kabullenemedim, veda bile etmeden defolup gittiği için dizlerinin üstüne çöküp özür dilemesi gerekirken umursamaz adam ayakları çekmesini sindiremedim. Aramızdaki mesafeyi bir çırpıda kapatıp sağ elimi kaldırdım, tüm gücümle göğsüne vurdum. “Benimle konuşurken gözlerime bak, Cihat!” İşte o an sesimdeki tınıdan, gözlerimdeki yanan bakışlardan ve dümdüz ifademden ona karşı hissettiğim öfkeye şahit oldu. Gözleri üzerime çevrildi, yutkundu ve âdem elmasının aşağı yukarı hareketi dikkatimi çekti. “Eski dost…” dedim yeni parfümünün kokusu burnuma dolarken. “…Eski dost!” Sinirle karışık hayal kırıklığımın arasında gülerken kafayı kırmış gibi hissettim. “Sana yazıklar olsun,” derken yüzümdeki her noktaya yansıyan hayal kırıklığını gizleyemedim. “Başımıza gelen kötü bir olayda kaçıp saklandın bir korkak gibi! Sana yazıklar olsun, Cihat! Yıllarca bizim yanımızdaydın, şimdi karşıma geçmiş pişkin pişkin eski dost diyebiliyorsun ya… Bana diyecek tek kelime bırakmadın!” Cihat’ın ela gözlerinin her tonunu bilirdim; acıya bulanan yeşil hareleri titrerken bakışlarını benden kaçırdı. Beni görmeye de sesimi duymaya da takati yokmuşçasına… “Abim hiçbir şey söylemiyor,” dedim öfkem ağır ağır kalbimden çekilip zihnimi bulandıran pusu dağıtırken. “O hiçbir şey söylemese de vardır bir sebebi dedim kendi kendime. Cihat o, dedim. Ben büyürken yanımda olan adam dedim… Haftalarca benden saklandıktan sonra şimdi karşıma geçip eski dost dedin ya… Sebeplerin umurumda bile değil, Cihat. Abimle hangi sebepten kanlı bıçaklı olduysan… Abim haklıymış.” Cihat’a, yarım kalan hikâyeme, ömrüm boyunca da yarım kalmaya devam edecek gönül yarama arkamı dönerken tereddüt etmedim. Çünkü korkak davranıyordu. Buradan öylesine geçmediğini biliyordum, ona haber uçurananın Alparslan olduğunu bildiğim gibi. Tek kelime etmeden bizi terk edişinin ardından lüks bir araç, tamamen değişmiş tarzı ve kalbimi kıran kelimeleriyle karşıma çıkışını sindirecek değildim. İki adım anca atabildiğimde parmaklarının kolumu kavradığını hissettim. “Bana sırtını dönme,” dediğinde ondan çok kendi canımı yaktım. “Sırtını dönen ben değilim, sensin Cihat. Bırak beni.” “İpek, sen bana kızmazdın…” dedi ardımdan acı çeken bir sesle. Duvarları birkaç saniyeliğine yıkılmıştı. “…Sen benimle böyle konuşmazdın.” Gözlerime yaşlar doldu, ağlayamadım. “Sende bizi bırakıp gitmezdin, Cihat. Demek ki insan birkaç haftada bambaşka birine dönüşebiliyormuş.” Sessiz kaldı, suskunluğunun ardından sağ kolumda hissettiğim tutuşu ağır ağır gevşedi. Beni bırakmadan önce merak ettiği soruyu sordu. “Evlenecek misin?” “Sana ne Cihat,” dedim içim ezile ezile. Ona doğru döndüm, silkinerek tutuşundan kurtuldum. Avuç içlerimi göğsüne çarpa çarpa nefretimi kustum. “Çok mu umurunda? Benim kiminle olduğum, nerede veya ne halde olduğum çok mu umurunda senin? Gelip hesap soruyorsun bana? Kimsin sen ya? Sana ne!” Çıldırmış gibi bağırırken arkasında duran korumalardan birinin bana doğru hareketlenmesiyle o adama döndüm fakat adam hiçbir şey yapamadan Cihat sol elini kaldırıp dur emri verdi. Adam, buz gibi bakışlarla aldığı komutu uygulayıp başını kısacık bir an aşağı yukarı salladı ve iki adım geri çekildi. Kanımı kaynatan bir öfkeyle yüzümü buruşturdum. “Şovlara bak ya, rezil seni!” “İpek!” dedi şok olmuşçasına. Karıncalanan avuç içlerim yüzünden Cihat’ın suratına bir tokat atmak istedim fakat onun yerine sağ elimi yumruk yaptım ve yalnızca işaret parmağımı açarak göğsünü dürttüm. “Evlilik görüşmesindeyim Cihat, o yüzden defol!” derken onu kışkırtmanın verdiği güvenle aramıza birkaç adımlık mesafe açtım. “Yalan söylüyorsun,” dedi karman çorman olan ifadesiyle. “Gerçekten evlenmeyeceksin.” Kesin konuşmasıyla sakinleştiğini düşündüğüm sinirlerim yerinden hopladı. “Evleneceğim, düğün davetiyemi sana da gönderirim.” Kararlı bakışlarıma karşılık aniden öfkelendi. “Evlen,” dedi dişlerini sıka sıka. “Evlen… Düğün davetiyeni bana gönder… Gelip o düğünde zeybek oynamazsam namerdim! Tamam mı?” Küçümser ifademle omuz silktim. “Kocamı sen zeybek oyna diye sahneden indireceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun,” derken arkamı döndüm yeniden. Ayaklarımı sert kaldırıma vura vura az önce oturduğum çay bahçesine dönerken gözlerime inen perdeyle puslu gördüm, belki de ağlamak üzereydim, emin değildim. Ali ile oturduğum masaya yürürken Cihat’ın bıraktığım yerde olup olmadığını kontrol etmedim ama içten içe biliyordum ki oradaydı. Ali’nin karşısına geçip oturduğumda masadaki peçeteliğe uzandım, bir peçeteyi çekip aldım ve gözlerimi yerinden çıkarmak istercesine bastırdım. “Cihat Karadağ?” Ali’nin sesi dalgınlığımı silip süpürürken kanım çekildi. “Efendim?” derken gözlerime bastırdığım ve nemlenen peçeteyi aşağı indirdim. Ali, başıyla ardımda kalan az önce Cihat’ın dikildiği yeri işaret etti. “Cihat Karadağ,” dedi. “Çalıştığım şirkette genel müdür oldu, iki hafta önce.” “Onun soyadı Başer,” dedim boğazım düğüm düğüm olurken. Ali, kaşlarını kaldırırken geniş sandalyede arkasına yaslandı. Onunla yeni tanışmış olsam da bakışlarına yansıyan acıma ifadesi o kadar barizdi ki yüreğime bir sancı saplandı. “Ali,” dedim titreyen sesimle. “Gerçekten… O adamı on yıldan fazladır tanıyorum. Soyadı Başer!” Ali gözlerime bakamadı. “On yıl pek yeterli gelmemiş galiba, İpek… Çünkü o, Necati Karadağ’ın öz oğlu Cihat Karadağ.” Dünya durdu. Cihat’ın soyadı bile yalandı; yaşadığım hayal kırıklığını tarif edecek bir kelime bulamadım o an. Kalbim zaten paramparçaydı: o parçalar un ufak olurken dudaklarımdan kopup giden hıçkırığı tutamadım. Cihat, beni tanımadığım bir adamın karşısında ağlatıyordu. Ona olan öfkemi dindiremedim. Küçücük bir dalga şeklinde başlayan hislerim ortalığı darmaduman edecek tayfuna dönüşürken gözlerimin önü karardı. Farkına vardığım gerçekle kanım damarlarımdan çekilirken hayal kırıklığından çıkabilmek için öfkeme sarıldım. “Şirketin adı ne?” derken sesim buz gibiydi. “Cihat’ın genel müdür olduğu şirketin adı ne Ali?” Ali yüreğimde kopan fırtınadan habersiz cevap verdi. “Karadağ İnşaat Grubu.” Vücudumun öfkeden titrediğini hissederken “Peki,” dedim. Dilim damağım kuruduğu için dudaklarımı yalayarak ıslattım. “Şu an çalıştığın şirkette açık pozisyon var mı?” Ali, sesine yansıyan tedirginlikle cevap verdi. “Bildiğim kadarıyla… Bir temizlik personeli, bir de genel müdür sekreteri arıyorlar.” Yanaklarımı ıslatan gözyaşlarını elimin tersiyle sildim. Yakıp yıkıcı öfkemle iş yapmamak için vazgeçecektim. Başımı onaylarcasına salladığımda “Ah!” dedi Ali, aklına bir şey düşmüşçesine. “…Bizim ekipten birisi de eşinin tayini çıktığı için istifa etti. Bir de muhasebeci alımına çıkacaklar.” Vazgeçecektim fakat ilahi bir işaret gibi muhasebeci aradıklarını öğrenince birkaç saniye önce yaşlarla dolan gözlerimin içi parladı. “Beni önerebilir misin?” derken inanılmaz bir cesaretle doldum. “Madem daha alıma çıkmadılar, onlara beni önermeni rica edebilir miyim? Hacettepe, Muhasebe mezunuyum ben.” “Numaramı vereyim, bana özgeçmişini at,” dedi hiç sorgulamadan. “Yarın sana olumlu veya olumsuz dönerim. İş yükümüzün artmasındansa sana kefil olayım bari.” Cihat Başer veya Cihat Karadağ, hangisi olduğu önemli değildi: kim olduğu da kim olmayı seçtiği de… Benim öfkemin hedefiydi artık. Madem elinden geldiğince benden ve ailemden kaçınıyordu, o zaman kaçan kovalanırdı! Bu oyun iki kişilikti: Cihat’ın kaçışını kendime yapılan bir düello isteği gibi görebilirdim, amacım onu yakalamak değildi: amacım gerekirse aileme bile haber vermeden onun gözünün önünde durarak beni her görüşünde terk ettiği insanlar aklına düşürmekti, Cihat’ın vicdanının susmadığına emin olacaktım. Un ufak ettiği kalbimin bedelini ona ödetmeye kararlıydım, hele ki yıllarca beni ismi konusunda bile kandırdığını öğrendikten sonra. Öfkemi üzerine çeken kendisiydi, şimdi Cihat düşünsündü!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD