bc

Ertesi Sabah

book_age16+
6
FOLLOW
1K
READ
forbidden
love-triangle
family
second chance
heir/heiress
drama
cheating
rejected
like
intro-logo
Blurb

Defne Aydın, düğününden önceki son gece, dostlarının kendisi için yazdığı dilekleri okumaktadır. Cam kâseden çektiği küçük bir not, sekiz yıldır sevdiği adam hakkında bildiği her şeyi değiştirir.

Sabah giyeceği gelinlik odasında asılıdır. Konuklar gelmiş, masalar kurulmuştur. Defne’nin ise artık o düğünde olmak istemediğini söylemesi gerekir.

Ardından daha zor sorular gelir. Ortak bir hayattan geriye ne alınır? Bir insanı özlerken ondan nasıl uzak durulur? En çok ihtiyaç duyduğu anda, yıllar önce kaybettiği annesinin yokluğuyla nasıl baş edilir?

Defne kendine yeni bir düzen kurmaya çalışırken annesi Sevgi’nin geçmişinden gelen bir isimle karşılaşır: Baran Demir. Kendi restorasyon şirketini kurmuş bu kararlı adam, yıllar önce Sevgi’nin desteğiyle eğitimine devam edebilmiştir. Şimdi bir anı kitabı, ikisini aynı masada buluşturur.

Görüşmeleri sıklaştıkça Defne, Baran’ın yanında kendini rahat hissetmeye başlar. Fakat onun ilgisine inanmak, göründüğü kadar kolay değildir. Çünkü Defne’nin aklında, sormaktan korktuğu bir soru vardır:

**“Beni gerçekten istiyor musun, yoksa anneme borcunu mu ödemeye çalışıyorsun?”**

*Ertesi Sabah*, güvenin yıkılmasının ardından gündelik hayatı yeniden kurmaya, bir anneden geriye kalan iyiliklere ve incinmiş bir kalbin yeniden sevmeyi göze almasına dair bir roman.

chap-preview
Free preview
Bölüm 1 — On Bir Not
Defne, annesinin küpesini takarken nefesini tuttu. Klips yine zor kapanıyordu. Küçük inciyi avucuyla koruyup biraz daha bastırdıktan sonra başını aynaya doğru çevirdi; kulağının altında sallanan şey, yüzünü bir an için çocukluğundaki bir odaya taşıdı. Annesinin boynuna sarılmış, yanağını aynı inciye sürtmüştü. Sevgi gülerek ellerini saçlarından kurtarmıştı o zaman. Dur, kulağımı da yanında götüreceksin. Kutuda duran öteki küpeye uzanmadı. İkisini birlikte takarsa yarının gerçekten geldiğini kabul etmesi gerekecekmiş gibi hissetti. Yirmi sekiz yaşındaydı; bir küpe kutusunun karşısında oyalanmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini biliyordu. Yine de kapağı açık bıraktı. Annesinin göremeyeceği bir gelin olmaya birkaç saat daha vardı. Otel odasında her şeyin yeri belliydi. Gelinlik kapının arkasında, sabahlık sandalyede, beyaz ayakkabılar yatağın altındaydı. Valizin üzerinde, balayının ilk akşamı için aldığı ince askılı elbise duruyordu. Defne elbiseyi kaldırıp altındaki küçük çantaya baktı, sonra yeniden aynı yere koydu. Pencereye bıraktığı buketi banyoya taşıdı; orası serindi ama çiçekler havluların yanında unutulmuş görünüyordu. Geri getirdi. Yapılacak gerçek işlerin çoğu bitmişti. Elleri buna henüz inanmıyordu. Beykoz’daki otelin camlarından yağmur süzülüyor, karşı kıyının ışıkları suyun arkasında uzuyordu. Hava durumunu bir kez daha açtı. Sabah da yağmur vardı. Haftalardır düşündüğü bahçe fotoğrafları yerine merdivenlerde çekim yapacaklardı. Bunun önemli olmadığına karar verdi, ardından telefonundaki örnek fotoğraflardan birine yeniden baktı. İnsan bir şeyi önemsiz bulunca hemen istemekten vazgeçemiyordu. Alarmı yediye kurmuştu. Mert’i uyandırmayı da hatırlatmalara ekledi. Onun telefonunun çalması işe yaramazdı; uykusunda susturur, sabah da çalmadığına yemin ederdi. Defne bunu düşününce gülümsedi. Nikâha damadı uyandırarak başlamasında şaşılacak bir şey yoktu. Son on bir yılda bazı görevler, bir gün konuşulup paylaşılmadan usulca onun tarafına geçmişti. İpek’e küpelerin fotoğrafını göndermek istedi. Sohbet penceresini açınca birkaç saat önceki yazışmaları karşısına çıktı. Dinlen biraz. Dönünce kutlarız, yazmıştı. Arkadaşı Ankara’daki projenin tesliminden, hafta sonuna kalan işlerden söz ederken ağlamıştı. Defne önce kızmış, İpek’in gözaltlarını görünce kendi kırgınlığından utanmıştı. Yaklaşan düğün yüzünden herkesin hayatını durdurmasını bekleyemezdi. Bunu kendisine bir kez daha söylemek zorunda kalması, pek inanmadığını gösteriyordu. Görüntülü konuşma boyunca İpek kamerayı yüzüne yakın tutmuştu. Bir ara arkasından kısa bir ses gelmiş, başını çevirmişti. Defne televizyondur diye düşünmüştü; İpek döndüğünde gözleri daha da doluydu. Seni çok seviyorum, demişti. Defne de sevdiğini söylemiş, telefonu kapattıktan sonra yatağa oturmuştu. Çocukluk arkadaşı ertesi sabah saçlarının arasından toka ararken yanında olmayacaktı. Sevgi’nin yokluğunu onunla biraz daha kolay taşıyabileceğini ummuştu. Kapı vurulduğunda küpeyi çıkarmaya çalışıyordu. “Gir.” Derya, kolunun altında masa kartlarıyla içeri girdi. Aynada Defne’nin kulağını görünce durdu, bakışları açık kutuya kaydı. “Anneninkiler mi?” Defne başını salladı. Klips açılmıştı ama küpeyi hâlâ tutuyordu. “Keşke bunları takacağımı bilseydi.” Derya yatağın üzerindeki kartları kenara bırakıp yanına geldi. Aynada bir süre birlikte durdular. Arkadaşının, annesinin onu bir yerden gördüğünü söylememesine sevindi Defne. O anda duymak istediği şeyin ne olduğunu kendisi de bilmiyordu. Küpeyi kadifedeki yerine oturttu; kapaktaki eski lekeyi başparmağıyla yokladı. Annesinin eşyalarını temizlemekte bile zorlanıyordu. Bir lekeyi silerken elinin değdiği yeri de silecekmiş gibi geliyordu bazen. “Görmeyi çok isterdi,” dedi Derya. Defne başını eğdi. Sevgi’nin çoğu eşyası hâlâ çalışma odasındaki üç kolideydi. Belgeleri ayırmış, gerisini düğünden sonraya bırakmıştı. Bir tarihin arkasına koyduğu şeyle bir süre ilgilenmesi gerekmiyordu. Kolilerden birinin üzerinde annesinin yazısıyla Çocuklardan yazıyordu. Önce kendi ilkokul resimleri sanmıştı; kapağın altında, yıllar boyunca biriktirilmiş öğrenci mektupları, davetiyeler ve fotoğraflar vardı. Cenazeye gelen insanların yüzleri kadar kalabalıktı o kutu. Bir gün hepsini okuyacaktı. “Masa kartlarına ne oldu?” diye sordu, elini yatağa uzatarak. Derya kartları ondan önce aldı. “Bir soyadı yanlış. Organizatör düzeltecek.” “Dosyası bilgisayarımda.” “Biliyorum. Senin bilgisayarından bir iş çıkınca iki saat daha iş çıkıyor.” “İki dakika sürer.” “Geçen sefer de öyle dedin. Yazı tipindeki bir harf seni üzdü, biz gece yarısına kadar aç kaldık.” Defne güldü. Yayınevinde kitap kapakları tasarlarken önemsediği ayrıntılar, kendi düğününde daha da büyümüştü. İsimlerinin arasındaki boşluğu bile defalarca değiştirmişti. Sonunda Derya’nın elindeki kartlara dokunmadan ellerini kaldırdı. Arkadaşı bunu yeterli bulmayıp kartları çantasına yerleştirdi. “Yemekte ne yedin?” “Balık.” “Kaç çatal?” Defne hatırlamaya çalışınca Derya kapıya döndü. Tost söyleyecekti. Defne, Mert’in de doğru dürüst yemediğini söyleyince arkadaşının yüzünde sabırlı bir bıkkınlık belirdi. “İkinize de söylerim. Ama önce sana sordum.” “Benimki kaşarlı olsun.” Oturma salonuna geçmeden önce Defne aynaya son kez baktı. Turuncuya çalan kızıl saçlarının bir tutamı topuzundan kurtulmuştu. Yerine sıkıştırmadı. Yarın kuaför zaten her telin yerini ayrı ayrı belirleyecekti. Bu akşam kendi saçlarına dokunmadan durabilmek istiyordu. Mert, salonun kapısında telefonla konuşuyordu. Defne’yi görünce elini kaldırıp bir dakika işareti yaptı. Söylediği son cümleyi duymadı Defne; sesi alçalmıştı. Telefonunu cebine koyduktan sonra yüzündeki gerginlik yerini tanıdığı gülümsemeye bıraktı. “Nereye kayboldun?” “Kendi düğünümde çalışmam yasaklandı.” “Sonunda.” Mert sehpadan bir fincan aldı. İçinde, kenarına limon dilimi bırakılmış çay vardı. Defne kahve istemişti. Bunu söyleyince Mert, kahvenin de bulunduğunu, ama bir fincan daha içerse sabaha kadar uyuyamayacağını söyledi. Defne çayı alırken fincanın kenarına takılmış kaşığı düzeltti. “Sanki şimdi uyuyacağım.” Mert fincanı verirken çantasının nereye gittiğini sordu. Defne odada bıraktığını sanıyordu. Adam sandalyenin arkasını işaret edince dönüp baktı; çantayı içeri girerken kendi asmıştı. Birkaç saattir her şeyi unutuyordu. Mert yanına yaklaşarak fincanı elinden aldı, masaya koydu ve iki eliyle omuzlarını hafifçe sıktı. “Bir dakika dur. Yetişecek her şey.” “Yetişti zaten.” “O zaman niye hâlâ koşuyorsun?” Defne cevap bulamadı. Salondakilere baktı; insanlar kendiliğinden konuşuyor, birbirlerinin bardaklarını dolduruyor, eğleniyordu. Kendisi durursa gecenin de duracağını sanmış gibiydi. Mert onu sandalyesine oturtup ayakkabısının yerde kıvrılan kayışını düzeltti. Eğilmiş başına bakarken Defne yüzünde küçük bir gülümseme hissetti. Arkadaşlarının arasında yapılan bu gösterişsiz hareket, ertesi gün söylenecek büyük sözlerden daha fazla yer buldu içinde. Mert’le çıkmaya başladıklarında ikisi de on yedi yaşındaydı. Aynı lisenin son sınıfındaydılar; birbirlerini daha önceden tanıyorlardı ama Defne, bir gün onun yanında yürürken ellerini nereye koyacağını bilemez olmuştu. O öğleden sonra okul çantasının askısını iki eliyle tutmuş, Mert’in söylediklerinin yarısını duymamıştı. Otobüs durağına kadar yan yana gitmişlerdi. Mert’in evi ters yöndeydi. İkisi de bunu biliyor, hiçbiri söylemiyordu. Durağa vardıklarında Mert montunun koluna dokunmuştu. Defne, bir şey gösterecek sandığı için dönmüş; oğlan elini hemen çekmişti. Hatırlayınca şimdi bile gülümseyebiliyordu. O gün cesur olan kendisiydi: çantasını öbür omzuna alıp Mert’in elini tutmuştu. İkisi de önlerindeki boş yola bakmıştı. Otobüs geldiğinde Defne binmek istememiş, bir sonrakini bekleyebileceğini söylemişti. Sonra evde annesine neden geciktiğini açıklamak zorunda kalmıştı. O akşam İpek’i ararken odasının kapısını kapatmıştı. Söylemeden önce gülmeye başlayınca arkadaşı hemen anlamış, bütün yolu baştan anlattırmıştı. Defne telefonu kapattıktan sonra da avucunu açıp bakmıştı. Ertesi gün okulda ne olacağını merak etmekten uyuyamamıştı. On bir yıl sonra Mert önünde eğilmiş, ayakkabısının kayışını düzeltiyordu. Defne ona yarınki nikâhı düşünerek baktı. Bir zamanlar okul kapısında elini tutup tutmayacağını bilmediği çocukla aynı eve dönüyordu artık. Bunun hâlâ kendisini heyecanlandırmasına sevindi. “Annen yine aradı mı?” diye sordu. “Aradı. Ece’yle konuşmuş.” “Benimle de konuştu. Masa kartlarına yeni bir isim ekleyecekmiş.” “Kaç kişi oldular?” Defne güldü. Saymayı bırakmıştı. Son hafta her yeni isme yeniden yer açmış, sonra bir akşam bilgisayarı kapatıp hiçbir değişiklik yapmayacağını söylemişti. Mert ilk anda misafirlerini gücendirmek istememiş, tartışmışlardı. Ertesi gün annesini arayıp yeni konuk alamayacaklarını söylemişti. Defne o konuşmayı mutfaktan dinlediğini şimdi hatırladı. Birlikte bir şeyin önünde durabildikleri zamanlar vardı. Bu yüzden evliliği düşündüğünde yalnızca uğraşacağı işleri görmüyordu. Defne yirmi bir yaşındayken birlikte eve çıkmışlardı. O zaman Mert’in sahip olduğu şeyleri saymak kolaydı: eski bir araba, kapanmayan bir bilgisayar çantası, kahve içilen her yere götürdüğü defter. Defne’nin de bundan çok fazlası yoktu. Bir keresinde evin kirasını yatırdıktan sonra ay sonuna kadar kalan parayı mutfak masasında hesaplamış, sinemaya gitmekten vazgeçmişlerdi. Mert o akşam duvara çarşaf asmıştı; arkadaşından ödünç aldığı projektörün görüntüsü ortadan kırışıyor, ses sürekli kesiliyordu. Defne filmi hatırlamıyordu. Kendi kurdukları o eksik şeyin içindeki rahatlığı hatırlıyordu. Son yıllarda o rahatlık azalmıştı. Sevgi’nin hastalığı, işlerin uzaması, eve döndüklerinde konuşmaya ayıracak güç bulamamaları aralarına yerleşmişti. Defne bunu yalnız kendi kusuru saymamaya çalışmış, yine de annesinin yanında daha az vakit geçirirse vicdan azabı çekmişti. Mert’i özlediğini söylediği bir akşam adam şaşırmış, aynı evde olduklarını hatırlatmıştı. Defne o cevaba günlerce kırılmıştı. Sonra bir pazar kahvaltısında yeniden konuşmuşlardı. Bu konuşmaların bir işe yaradığını düşünüyordu. İnsan sevdiği biriyle her seferinde kendiliğinden anlaşmıyordu; bazen anlatması, beklemesi, yeniden denemesi gerekiyordu. Şimdi Mert ayakkabısının kayışını bırakıp doğruldu. Defne ona, gece uyuyamazsa kapısını çalacağını söyledi. Sabah gözü şiş olursa sorumluluğu onda olacaktı. Mert gülerek kabul etti. Defne ertesi günün gürültüsünün ardında bu adamla baş başa kalacağı bir akşamı beklediğini fark etti. Fotoğrafların, masaların, yanlış basılmış isimlerin sonunda onları tanıyan kimsenin olmadığı bir yerde oturmak istiyordu. Mert alnını öptü. Defne gözlerini kapattı; gömleğinin temiz kumaş kokusu yüzüne geldi. On bir yılın içinde bu kokuya yaslandığı çok akşam vardı. Matbaadan geç çıktığında arabada onu bekleyen adamı, bir hastane koridorunda yanına bırakılmış sandviçi, uykusunda üstünü örten eli ayrı ayrı hatırlamıyordu her seferinde. Hepsi, yanında durduğu bu bedene alışmış olmasının içindeydi. Gömleğinin kolundaki düğme gevşemişti. Defne parmağıyla dokundu. “Bu düşecek.” “Dönünce yaptırırım.” “Düşerse cebine koy. Aynısı bulunmaz.” Mert başını salladı, sonra kulağına eğildi. “Yarın bu saatlerde hepsi bitmiş olacak.” “Bavulunu kapatmak hariç.” Mert’in gülüşü bu kez gecikti. Defne bunu yorgunluğuna verdi. Düğünün son haftasında ikisi de küçük şeylere gereğinden fazla sinirlenmişti. Sabah kahvaltıya kaç kişinin ineceği konusunda tartışmış, sonra neye kızdıklarını hatırlayamayıp gülmüşlerdi. Düğün bitsin, eve dönsünler, kendi mutfaklarında kimseye haber vermeden kahve içsinler istiyordu. Pencerenin yanında duran Onur yanlarına yaklaştı. “Defne, seninle bir şey…” Derya’nın sesi salondaki konuşmaları bastırdı. Elindeki cam kâseyi masaya koyuyor, herkesten telefonlarını bırakmasını istiyordu. Onur bir an sustu. Defne ona dönüp ne söyleyeceğini sorunca gözleri Mert’e kaydı. “Sonra konuşuruz.” Defne başını sallayıp masaya geçti. Onur’un o gece az konuştuğunu fark etmişti ama onun için de durup kaygılanacak yer bulamadı kendinde. Ece, kurdeleleri ve boş tabakları topluyordu. Telefonunun ekranı bir kez daha aydınlanınca elinin tersiyle ters çevirdi. “Annem ararsa beni görmediniz.” Sevil Hanım otelden ayrıldığından beri çiçekleri, kuaförü ve sabah kahvaltısını sırayla kontrol ediyordu. Defne kendi telefonunun çantasında olmasına sevindi. Ece’nin gerginliğini dağıtmak için sandalyesini yanına çekti, ardından Derya’nın dağıttığı küçük kâğıtlara baktı. “Bir dilek, tavsiye, söyleyemediğiniz bir şey,” dedi Derya. “İmza yok. Defne okuyup kimin yazdığını bulacak.” “Ağlatmak yok,” dedi Defne. “Sabah yüzümü toparlamaya vaktim olmayacak.” “O zaman gerçekleri yazarız,” diye karşılık verdi Derya. “Bulaşık makinesini yerleştirme biçimin mesela.” Ece güldü. Masada kalemler el değiştirdi. Defne karşısındaki boş sandalyeye bakınca İpek’i düşündü. Sekiz yaşından beri birlikteydiler. Arkadaşı burada olsa, yalnızca ikisinin anlayacağı bir cümle yazardı; okul gezisi için Sevgi’nin imzasını taklit ettikleri gün gibi. Annesi ikisine de kızmış, akşam kâğıdı bir kez daha görünce gülmekten konuşamamıştı. İpek o gülüşü Defne kadar iyi hatırlardı. Bazı insanları kaybedince, onları birlikte hatırladığın kişilerin kıymeti artıyordu. Görevli tostları getirdi. Defne tabağındaki turşuyu kendi tarafına aldı; Mert sevmezdi. Tostun yarısını ona iterken Onur’un bir kâğıdı buruşturup cebine koyduğunu gördü. “Kompozisyon istemiyoruz,” dedi. Onur başını kaldırdı. Gülmedi. Defne ona daha dikkatli bakacakken Ece, yazdığının görülmemesi için dirseğiyle masayı kapattı. Defne şakayla öne eğildi. Mert’in telefonu titredi; ekranına bakmadı bu kez. Kâğıdını katlayıp kâseye bıraktı. On bir not vardı. Derya hepsini karıştırdıktan sonra kâseyi Defne’nin önüne itti. İlk kâğıtta, bulaşık makinesini yanlış yerleştirdiğinde de Mert’i sevmesi isteniyordu. Defne okumayı bitirmeden Derya’nın adını söyledi. İkincisi köpek sahiplenmeleri hakkındaydı. Küçük i harflerinin üzerindeki daireler Ece’yi ele veriyordu. Mert ellerini kaldırıp itirazı olmadığını, yeter ki köpeği dönüşümlü gezdirsinler dedi. Üçüncü notta balayı boyunca telefonların kapatılması öneriliyordu. Defne kâğıdı Mert’e gösterdi. “Bak, yalnız ben söylemiyorum.” Mert’in gözleri masanın öteki ucundaydı. Defne cevap beklemeden dördüncü kâğıdı açtı. Diğerlerinden daha küçüktü; iki kez katlanmış, açıldığında kıvrımları yukarıda kalmıştı. Eliyle düzeltip okumaya başladı. İpek on sekiz gün önce bir oğlan doğurdu. Bebeğin babası Mert. Yarın evlenmeden önce ona sor. Son kelimeden sonra yeniden başa döndü. İpek’in adındaki nokta kâğıdı delmeye yaklaşmıştı. Defne parmağını arkasına götürdü, kabarıklığı hissetti. Yazının başka bir anlamı olmalıydı. Bir kelime eksikti belki; okumadığı bir satır, arka yüzde devam eden bir şaka. Kâğıdı çevirdi. Arkası boştu. “Bulamadın mı?” diye sordu Derya. Defne başını kaldırınca arkadaşının hâlâ gülümsediğini gördü. Gülümsemenin kendisine bakarken yavaşça kaybolması, okuduğu cümlelerden daha gerçek geldi. Mert sandalyesine yaklaşıyordu. Defne kâğıdı ona uzattı. “Oku.” Mert’in gözleri satırların üzerinde ilerledi. Çenesinin kenarı seğirdi; başını kaldırıp Onur’a baktı. Defne o bakışın üzerinde kaldı. Kâğıdı yırtmasını, kimin böyle bir şey uydurduğunu bağırarak sormasını beklemişti. Mert çoktan başka bir sorunun cevabını arıyordu. “Bunu burada konuşmayalım,” dedi. Defne fincanın sapını tuttu. Bir şey söylemesi gerektiğini biliyor, ağzını açınca hangi kelimenin çıkacağından korkuyordu. “İpek’in bebeği mi var?” Salondaki konuşmalar kesildi. Burak şişesini sehpaya bırakırken bir tabağa çarptı. Defne başını çevirmedi. “Bebeğin babası sen misin?” Mert eğildi. Yalnız konuşmak istediğini tekrar söyledi. Defne, çayın fincanda sallandığını görüyordu; elinin titrediğini anlaması birkaç saniye sürdü. “Hayır de,” dedi. Söylediğine hemen pişman oldu. Ondan gerçeği sormak yerine duymak istediği cevabı istiyordu. Mert’in yüzüne bakarken yine de o cevabı bekledi. Adamın gözleri doldu; başını bir kez, neredeyse görünmeyecek kadar az hareket ettirdi. “Evet.” Defne fincanı bıraktı. Çay beyaz örtüye taşarken sesin bu kadar yüksek çıkmasına şaşırdı. Derya peçeteye uzandı, sonra vazgeçip yanına geldi. Defne bir an herkesin gözü önünde kusacağını düşündü. Dişlerini sıktı, diliyle damağına bastırdı. Mert’in elindeki kâğıda uzandı. “Ver onu.” “Defne, sana…” “Ver!” Bu kez salondaki birkaç kişi yerinde kıpırdadı. Defne kâğıdı aldı, avucunda sıkmadan tuttu. Mert’in bir yere kaldırmasını istemiyordu. Söylenen şeyin önünde durmasına ihtiyacı vardı; biraz sonra biri bütün bunları başka cümlelerle anlatmaya başlayabilirdi. Geçen hafta pasta seçmişlerdi. Mert limonlu kremayı ekşi bulmuş, Defne’nin çatalından çikolatalı olanı tatmıştı. O gün çocuğu vardı. Defne iki hafta önce çalışma masasının kenarına oturup ileride çocuklarının doğum gününü bu kadar kalabalık yapmayacaklarını söylediğinde de vardı. Mert önce düğünü atlatalım demişti. Defne onunla birlikte gülmüştü. “Ne zamandır?” diye sordu. Mert cevap vermeyince kelimeleri tek tek söyledi. “Sen ve İpek. Ne zamandır?” “Şu anda herkes…” “Herkes burada. Ben de buradayım. Cevap ver.” Mert gözlerini masaya indirdi. “Dört yıl.” Defne ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri tutmadı. Derya sandalyesini çekmek için eğilince onun omzuna dokundu. Dört yıl önce yirmi dört yaşındaydı. Eski evlerinin duvarı kışın ıslanıyor, yeni bir koltuk için para biriktiriyorlardı. İpek pazar kahvaltılarına geliyor, annesi onlara börek gönderiyordu. Birbirlerine ne kadar çok kapı açmışlardı. Defne gözlerini Mert’ten ayırıp odadakilere baktı. Kimin ne bildiğini yüzlerinden anlamaya çalışmak, yeniden midesini bulandırdı. “Dört yıl mı?” dedi. Sözü ona geri verirse Mert’in ağırlığını duyacağını umuyordu. “Benim yanımda oturup dört yıl…” Cümlesi bitmedi. Eli göğsüne gitti. İnsanların önünde ağlamamak için gösterdiği çabaya öfkelendi; o anda bile düzgün görünmekle uğraşıyordu. Mert bileğine uzanınca kolunu sertçe çekti. “Dokunma bana.” Mert’in eli yanında kaldı. Yüzündeki ifade değişmişti. Defne onun korktuğunu gördü; tanıdığı adamı korkarken görmenin eski alışkanlığıyla bir an yumuşayacak oldu. Bunun üzerine öfkesi daha da yükseldi. “Seni seviyorum,” dedi Mert. Defne başını iki yana salladı. Bu söz, eve geç geldiği akşamlarda da, annesinin ölümünden sonra mutfakta birlikte sustuklarında da söylenmişti. Şimdi kelimelerin geçmişteki bütün yerlerine birden yetişmeye çalışıyor, hiçbirinde tutunamıyordu. Yüzüğünü çekti. Eklemin üzerinde takılınca döndürdü; derisi kızardı. Sekiz ay önce Mert bu yüzüğü takarken İpek yanındaydı. Defne ilk ona sarılmış, ağladığını görünce kendisi de gülerek ağlamıştı. Gece herkes gittikten sonra annesinin fotoğrafının karşısına oturmuş, elini kaldırıp bak demişti. O akşamı şimdi hatırlamak istemedi. Yüzük sonunda çıktı, avucundaki notun üzerine düştü. “Bunu yapmadan önce beni dinle,” dedi Mert. Defne’nin nereye gideceğini bildiği yoktu. Ortak evin anahtarı çantasındaydı. Odada annesinin küpeleriyle gelinliği, aşağıdaki salonda hazırlanmış masalar vardı. Konuklardan bazıları şehre gelmişti. Hiçbir şeyi nasıl durduracağını bilmiyordu. Mert’in yüzüne bakarken, bütün bunların devam etmesinin beklendiğini anladı; kıyamadığı, utandığı, yorulduğu için sabaha kadar yumuşayacaktı sanki. “Yarın evlenmeyeceğim,” dedi. Sesi titredi. Söylediği şey değişmedi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Sıfır Nabız (+18)

read
95.6K
bc

ASKERİM +18 (ÜVERCİNKA)

read
24.8K
bc

Karanlığın Gizli Mirası [+18]

read
1K
bc

Gecelerin Hakimi

read
172.4K
bc

Emir Komuta +21

read
282.4K
bc

Mecbur Kalanlar +18

read
208.8K
bc

CEO’nun Bebeği

read
31.1K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook