DEFTER

1085 Words
Defteri açtım. Sayfaların üstünde tarihler… Tanıdıktı. Hafızamın kuytularından fısıltılar gibi. Elim titredi. Ağzım istemsizce aralandı. Şaşkınlıktan nefesim kesildi. Sonra elimle ağzımı kapattım. Boğazımda düğümlenen o hissi bastırmak için. Bu benim yazımdı. Benim cümlelerim. Benim iç sesim. Benim sakladıklarım. Yazılmıştı. Her sayfanın arkasında, yazdıklarıma eşlik eden birer fotoğraf vardı. Çoğu… Vance’in bana gösterdiği o eski fotoğraflardı. Görüntüler, kelimelerle bütünleşmişti. Gözlerim doldu. Ama ağlayamadım. Sadece kirpiklerimde sıkıştı o yaşlar. Bir refleksle sildim. Ve okumaya devam ettim. Ama sayfaları çevirirken, evin içinde tıkırtılar duydum. Bir sandalye gıcırdadı, yada sadece paranoya mıydı? Reflekslerim benden hızlıydı. Defteri kutuya geri koydum. Kapattım. Kilitledim. Kapıdan dışarı adımımı attığımda… Artık her şeyden şüphe eder hale gelmiştim. Victor’a, Vance’e… hatta kendime. Elimdeki yaralara baktım. Ama artık yorgunluktan değil. Öfkeydi bu. Sessiz, yakıcı bir öfke. Eğer Vance çocuğumun babasıysa… Neden bunca şeyi sakladı? Neden hiç bahsetmedi? Yoksa o da… beni koruduğunu sanarak mı mahvetti? Derin bir nefes aldım. İçimdeki karmaşayı susturmaya çalıştım. Ama artık hiçbir şeye inancım kalmamıştı. Ne sevgiye… Ne sadakate… Ne de kendime. Etrafı kolaçan ettim. Boştu. Zaten Victor’un eşyaları azdı, birkaç parça. Onları karıştırırken kendime küçük bir ödül gibi bir kahve yaptım. Sütlü, tek şekerli. Koltuğa oturdum. Ellerim hâlâ titriyordu. Sehpanın üzerindeki sigara paketi gözüme çarptı. Bir an durdum. Daha önce içtiğimi hatırlamıyordum. Ama elim ona gitti. Sanki sigara, bana unuttuklarımı geri verecekmiş gibi. Bir dal çıkardım. Dudaklarımın arasına aldım. Ve ateşi çaktım. Kırmızı, titrek bir ışık yandı. İlk dumanı içime çektiğimde… Sanki yıllar sonra kavuşulan bir sevgiliydi bu. Yasak, zehirli, ama tanıdık. Ciğerlerim yandı. Boğazım kavruldu. Ama içimde bir şey rahatladı. Sessizce. Dışarıdan hiçbir şey belli olmadı. O sırada kapı açıldı. Victor içeri girdi. Saat geç olmuştu ama umrumda değildi. Zaten ben de artık gündüzü değil, karanlığı seviyorum. Gözlerim onu süzdü. Onda bir şey vardı. Sinsilik mi? Yoksa ben mi artık herkese paranoyakça bakıyordum? Hiçbir şey söylemedi. Ben de hiçbir şey sormadım. Sigara paketini aldım. Önüme koydum. Ve paketi ona uzattım. “İster misin?” dedim. Sesim sanki başkasına aitti. Yabancı.Soğuk. İçinde o eski ben yoktu artık. “Ben kullanmıyorum,” dedi Victor. Bakışlarımı onun üstünden çekmeden konuştum. “Peki neden evinde sigara var?” Bir anlık sessizlik. Sonra neredeyse utanarak: “Senin için almıştım.” Kısa, kesik bir nefes aldım. “İçiyor muydum?” “Evet,” dedi. Sesi kısık, suçlu ve biraz da pişman. Gözlerini kaçırdı. Bardağımdaki kahveyi bir yudumda aldım. Oturduğum koltuktan doğrulmadan, göz ucuyla onu izliyordum. Bir şey vardı. Bir derdi. Kıpır kıpırdı. Sanki annesinden gizli bir yaramazlık yapmış da yakalanmayı bekliyor gibiydi. “Dökül,” dedim sonunda. Ama içimdeki zehir, dilimin ucuna kadar yürümüştü. “Sana… tam anlamıyla dürüst olmadım,” dedi. İşte beklediğim itiraf. Şimdi konuşacak. Şimdi belki de benden af dileyecek. Kurtulacağını sanacak. Ama ben o kapıyı çoktan kapattım. “Seni öldürmek için görevlendirildim,” dedi. “Diğerlerini de. Hepinizi. Ama yapmadım.” Gözlerimi kıstım. Bir kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Yapmadın mı,” dedim, gözlerimi dikerek. “Yoksa yapamadın mı, Victor?” Sessizlik oldu. Kıpırdamadı. O sustu, ama ben durmadım. “Sen hâlâ kendini tehlikeli sanıyorsun ya… işte bu çok komik.” Sesimde küçümsemenin en keskin hali vardı. “Senin gibiler yüzünden işler boka sarıyor. Yarım kalmış, ezik görevler… Yüzleşemediğin kararlar, tutamadığın silahlar… Ve hâlâ buradasın, ‘yapmadım’ diyorsun. Merhametten değil, korkaklıktan olmadı o işler.” Bir adım attım ona doğru. O gözlerini kaçırdı. “Kaç yıldır görevinin başındasın? Yedi? Sekiz?” Gülümsedim. “Peki o sekiz yılda kaç tane işin sonuna kadar gittin? Kaç dosya senin imzanla kapandı? Cevabı biliyorum: Hiç.” Victor’un omuzları düştü. Ama ben daha yeni başlıyordum. “Sen iş bitirecek adam değilsin. Sen, başkalarının kırıntılarıyla oyalanan, gölgesinde yürüdüğü insanları taklit eden bir çocuksun. Benim gölgemde büyümeye çalıştın, Victor. Ama ne zaman büyümeye kalksan ayağına bastım. Çünkü yükselecek karakterin yoktu.” Sert, keskin, tokat gibi kelimelerdi bunlar. Ama onun uyanması için yumuşak sözler değildi ihtiyacı olan. “Bana bakıp kendini adam sanman var ya… O tam bir trajedi. Senin gibi biri için bile fazla büyük bir hayal. Ama seni en iyi ne tanımlar biliyor musun? Bitiremediğin işler değil. Başlamaya cesaret edemediğin her şey. Onlar senin gerçek yüzün.” Victor hâlâ hiçbir şey söylemiyordu. Sadece yüzü düşmüş, dişlerini sıkıyordu. “Benden küçük olduğunu hatırlatınca öfkeleniyorsun ya,” dedim. “Çünkü senin en büyük derdin yaşın değil. O yaşta hâlâ kim olduğunu bilememek. Hâlâ kendini kanıtlamaya çalışan bir çocuksun. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Sana kimse bir daha inanmayacak. Ben bile seni bu kadar ciddiye aldığım için kendimden utanıyorum.” “Sus…” dedi. Ama duymadım. Ya da duydum da umursamadım. “Kaç yaşındasın? Yirmi altı mı? Küçüksün. Hâlâ.” Victor’un çenesi gerildi. Gözleri parladı. Ama devam ettim. Çünkü canını yakmak istiyordum. Çünkü o beni yaralamıştı. Ve ben… acıyarak ölmesini değil, parçalanarak susmasını istiyordum. “Benden küçüksün, Victor. Sana âşık olduğumu da nereden çıkardın acaba? Hangi hareketimden? Hangi bakışımda o kadar büyük gördün kendini?” “Kes sesini dedim. Tamam mı? Sus artık. Sus!” Üzerime yürüdü. Boğazıma uzanacak gibiydi. Ama ben yerimden kıpırdamadım. Alaycı bir gülümseme yerleşti yüzüme. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan baktım ona. Geri adım attı. Çünkü ben korkmadım. Ve o bunu fark etti. Kendine yönelttiği öfkeyi, kontrol edemedi. Ve sonunda… Yanında duran kitaplığı iki eliyle kavradı ve bir öfke patlamasıyla devirdi. Gürültüyle yere yıkıldı. Kitaplar, objeler, toz… Her şey darmadağın oldu. Ama ben yerimden kımıldamadım. Sigaramdan bir nefes daha çektim. Göz göze geldik. Ben hâlâ sessizdim. Çünkü artık o sessizlik, onu parçalayan şeydi. “Bana aşıktın, Viper,” dedi, sesi titreyen bir inatla. “Her zaman aşıktın. Farkında değilsin belki ama… beni hep sevdin. Biz birlikte büyüdük. Birlikte parçalandık, birlikte ayağa kalktık. Her dağıttığım şeyi arkadan toplayan sendin. Her yandığımda üstüme su döken, her batışımda beni çeken… sen.” Bir adım attı. Gözleri, çocuk gibi arıyordu cevabı. “Bana aşık değilsen, neden uğraştın bu kadar? Neden kendini benim yüzümden defalarca riske attın? Neden… neden bırakamadın beni?” Sesi kısıldı. “Eğer bu aşk değilse, nedir Viper? Söyle.” Ama ben susuyordum. Korkmuyordum. Sinirli de değildim. Bunlara çoktan alışmıştım. Ama bir şey vardı içimde; boğazımı sıkan, mideme oturan… Bir kırgınlık. Kime olduğunu bilmiyordum. Ona mı? Kendime mi? Belki de hayata. Ama artık bunu gösteremezdim. Defterin geri kalanını okumam gerekiyordu. Ve bunun için onun bana güvenmesi şarttı. Derin bir nefes alıp gözlerimi yere indirdim. Sonra sessizce, dolaba vurduğu eline uzandım. Elim onun eline dokunduğunda, bir titreme hissettim. Ne soğuktu ne sıcak. Sadece yorgundu. Tıpkı biz gibi. Hiçbir şey söylemedim. Sadece elimle onu yanıma çekip koltuğa geçtim. İkimiz de sessizce oturduk. Bir süre sadece nefesimizi duyduk. Sonra o konuşmaya başladı. İçinde yıllardır biriktirdiği ne varsa, kelime kelime dökülmeye başladı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD