BOĞUCU SESSİZLİK

1566 Words
Kelime, odanın ortasına düşen bir taş gibi yankılandı. Nefesim kesildi. İçimde bir şey kırıldı. Dünyanın sesi kısıldı. Victor devam etti, gözleri titreyerek. “Sebebini bilmiyorum… Ama çok ağır bir kafa travması geçirdin. Ameliyatlar yapıldı. Doktorlar, beyninde fiziksel bir sorun olmadığını söyledi. Ama uyandığında hiçbir şey hatırlamıyordun. Beni bile tanımıyordun.” Yüzüme bakarken sesi daha da çatallandı. “Vance… bu durumu kendi oyunu için kullandı. Seni Aslan’ın yanına koydu çünkü geçmişin, kim olduğun… hepsi bir yükten ibaretti. Ve sen… hepsini unuttun. Beni bile.” Victor başını eğdi. Elleri masanın üzerinde kenetlendi, sanki bir şeyleri tutmaya çalışıyordu. “Bu beş yıl boyunca, seni her hatırladığımda içimden bir parça eksildi.” Victor’un sesi bir noktadan sonra duyulmaz oldu. Kendi nefesimi bile duyamıyordum. Sanki beynimin içinde bir duvar çöktü. “İntihar…” Kelime zihnimde yankılandı. Ben mi? Ben bunu mu yaptım? Neden? Boğazım kurudu, yutkunamadım. Bir an odadaki ışık bile dondu. Kafamda binlerce görüntü… Ama hiçbiri net değil. Bir hastane odası? Kan kokusu mu, yoksa sadece beynimin uydurduğu bir şey mi? Victor’un yüzü… bulanık bir fotoğraf gibi. Vance? Aslan? Ben kimdim o zaman? Biri sanki zihnimde bir filmi ileri sarıyor. Görüntüler karışıyor. Kendi sesimi duyuyorum, çığlık gibi, ama çıkışsız. Kollarımda bir boşluk var. Bütün geçmişim o boşluğa düşmüş gibi. Eğer bunlar doğruysa benden beş yılım alınmıştı. Kızımı benden almışlardı. “Ben… ben gerçekten kendimi mi öldürmeye çalıştım?” diye fısıldadım, kelimeler ağzımdan çıkarken bile bana ait değilmiş gibi hissettim. “On ay öncesine kadar…” Victor derin bir nefes aldı. Sanki ciğerlerine dolan hava, konuşmaya cesaret toplamak için değil, acısını boğmamak içindi. Yüzüne bakınca, geçmişin yaraları hâlâ kanıyordu. “O cehennemden, Vance’in beni tutsak ettiği o yerden kaçmayı başardım. Beş yıl… Tam beş yıl süren işkenceler…” Sustu. Sözleri bir anlığına havada asılı kaldı. Sesindeki titreme, ruhunun paramparça hâlini açığa çıkarıyordu. “O işkenceler sadece bedenimi değil… ruhumu da lime lime etti. Öyle şeyler yaşadım ki, her sabah uyanmak bir idam cezasına uyanmak gibiydi. Orada kaldıkça insan olmayı unuttum. Kaçtığım gün, aslında orada ölmemiş olduğuma hâlâ şaşırıyorum.” Gözlerini bana dikti, içi kararmış bir derinlikle. “O kaçıştan sonra, Vance seni hemen Aslan’ın yanından aldı. Bunun seni korumak için mi, yoksa kendi pis planlarının bir parçası mı olduğunu hâlâ bilmiyorum. Ama seni ondan uzaklaştırması gerektiğini biliyordu.” Victor başını hafif eğdi. Gözlerinde hem özlem hem de tanınmaz bir yorgunluk vardı. “Beni hatırlamıyorsun, farkındayım. Ama o gece, o hastane odasında… Gözlerimdeki umutsuzluğu görmüştün. Bunu biliyorum. Şimdi… o kaybolan parçaları geri alman gerek. Kim olduğunu hatırlaman gerek, Ela. Çünkü sen, hatırlamadığın şeylerle savaşamazsın.” Bu sözler odanın duvarlarında yankılanırken, benim zihnimde bir uğultu yükseldi. Sanki beş yılın bütün ağırlığı, Victor’un kelimeleriyle sırtıma yüklenmişti. Hafızamın kuytularında, uzun zamandır kapalı duran bir kapının arkasından çığlıklar geliyordu. Acı. Korku. Kaybolmuşluk. Ve en derinde, hatırlanması gereken bir şey vardı… Henüz adını koyamadığım ama kalbime dokunan bir gerçek. Aramıza yeniden sessizlik çökmüştü. Sessizlik, söylenmemiş cümlelerden daha ağırdı. Victor’un gözlerinde kendi kendini suçlayan o bakışı görebiliyordum. Ama hâlâ, bütün bu hikâyenin merkezinde ne olduğunu bilmiyordum. Sorular, zihnimin içinde bir duvar gibi büyüyordu. Yine de sustum. Çünkü söyleyeceğim her kelimenin havada parçalanıp yere düşeceğini hissediyordum. Bunun yerine, her sabah yaptığımız gibi spor rutinine devam ettik. Depodan çıkıp açık havaya adım attığımızda, serin rüzgâr yüzümüze çarptı. İkimizin de üzerinde sade, siyah spor kıyafetler vardı. Gri gökyüzünün altında, siyah siluetler gibi görünüyorduk. Victor, her zamanki gibi dik ve güçlüydü, ama gözlerinin derininde, yılların yorgunluğunu saklayan bir kırılganlık vardı. Sessizce koşmaya başladık. Yan yanaydık, ama aramizdaki mesafe, yalnızca birkaç adım değil, yılların, suskunlukların ve kırılmış anıların mesafesiydi. Victor aniden durdu. Nefesi düzensizdi, göğsü hızla inip kalkıyordu. Bana döndü. “Viper,” dedi, sesi biraz kısık, biraz boğuk. “Sana yalan söylemek istemiyorum.” Durdu, nefesini toparlamaya çalışırken gözlerini kaçırdı. “Ama bazı şeyler… anlatması zor. Seninle yaşadığım hiçbir şey yalan değildi. Bunu bilmeni istiyorum.” Victor’un gözlerinde bir parıltı gördüm. İlk kez, Victor’un bu kadar çıplak ve savunmasız olduğunu hissediyordum. Bir adım yaklaştım, elimi Victor’un koluna koydum. “O zaman bana gerçeği anlat, Victor. Bu sefer her şeyi anlat.” Victor, sanki kelimeler dilinde keskin bir bıçak gibi duruyormuşçasına derin bir nefes aldı. “Gerçek şu ki… Kendi hayatımı kontrol edemiyordum,” dedi. “Yaptıklarımın bedelini ödemem gerekiyordu. Ama bunu yalnız yapmak zorundaydım. Seni tehlikeye atamazdım.” Kelimeler zihnimde yankılandı, ama bir yere oturmadı. Sanki boşluğa çarpıp geri dönüyorlardı. Victor devam etti: “Bana seni öldürmem için görev verildi. Ama yapamadım. Şimdi hâlâ peşimizdeler… ve sen, hatırlamıyor olsan da çok şey biliyorsun sanırım.” Bir an nefesim kesildi. O anı hatırlayamamak içimde bir delik açıyordu. Victor’un yüzüne baktım, ama hiçbir şey çağrışmıyordu. Hafızamda bir yankı yoktu. Sadece siyah bir boşluk. “Anıların, onlar için bir tehdit,” dedi. “Ama biliyorlar… er ya da geç, hepsi geri gelecek. O yüzden hâlâ peşimizdeler.” Depoya geri dönüyorduk. Söyledikleri içimde keskin bir huzursuzluk yarattı. Derin, tarif edilemez bir huzursuzluk. Victor, hazırlanmaya başladı. “Bugün birkaç işim var. Burada kalman gerekiyor, seni tehlikeye atamam.” dedi. Depoya girdikten sonra. Bana kısa bir bakış attıktan sonra tekrar kapıya doğru yöneldi. Kapı kapanırken, evde yalnız kalacağımı bilmenin verdiği tuhaf bir huzur hissettim. Sanki yalnızlık, başkalarının karanlığından daha güvenliydi. Yatak odasına çekildim. Yorgundum. Kafamın içi, bir şeylerin eksik olduğunu bağıran sessiz bir boşluktu. Geçmişim sisin ardına gizlenmiş, kimliğim gri bir gölgeye dönüşmüştü. Yastığa başımı koydum, ama huzur gelmedi. Uyku sadece bir çukur gibiydi; içine düşmekten korktuğum bir çukur. Bir sesle irkildim. Gözlerimi açtığımda evde yalnız olmadığımı anladım. Ayak sesleri… Yavaş, ağır. Her adım, kalbimin üzerine bastı. Karanlıkta gölgeler hareket ediyordu, bulanık, şekilsiz siluetler. Doğruldum. Kaslarım gerildi, nefesim hızlandı. Kapalı bir odada, gölgelerin gözleri olduğunu hissettim. Bir anda biri kolumdan yakaladı. O dokunuş soğuk bir demir gibi sertti. Hemen ardından keskin bir acı patladı kolumda. Sıcak… yakıcı… bir acı. Parmağımı bile oynatamadan kanın sızdığını hissettim. Yaralanmamla birlikte, zihnimde uzun süredir gömülü olan anılar su yüzüne çıkmaya başladı. Keskin bir bıçak gibi açtı içimi… Karanlık, soğuk bir oda. Yalnızlığın bile korkudan kaçtığı bir oda. Tenimdeki eski morlukları, kemiklerimin sızısını hissettim. Çocukken maruz kaldığım işkenceler, yara izlerimin sebebi, gözümün önünde tekrar canlandı. Kırbaç sesi gibi keskin emirler… Boğazımda bir düğüm oluşturan çığlıklar… Titreyen çocuk sesleri… O çocuklardan biri bendim. Ellerim istemsizce titredi. Hafızamın kapalı kapıları birer birer açılıyordu. O kapılardan geçen her görüntü, boğazımı sıkıyor, nefesimi kesiyordu. Kamp… Soğuk rüzgârın yüzümü parçaladığı, nefesimin metal tadıyla dolduğu o kamp. Victor’un bakışları… bana bakışını hatırladım. Ve ilk cinayetim. O an yeniden oradaydım. Ellerdeki kan… Kendi kalbimi bile durduran korku. O gün masumiyetim öldü. Şimdi kan kokusu yeniden burnuma doluyor, sanki geçmişim bugüne bulaşıyor. Çocuk yaşta öğrendiğim şiddet, bedenime geri dönüyordu. Kaslarım gerildi, parmaklarım hafifçe kenetlendi. Savaşmayı hatırladım. Saldırganı hızla geri ittim. Kolumdaki acı, bir süreliğine yok oldu; adrenalin, acıyı boğdu. Yere serdiğimde gözlerimdeki soğukluğu hissettim. O soğukluk… geçmişimin izlerinden başka bir şey değildi. Hafızam, bir zamanlar mezara gömdüğüm anıları tek tek kaldırıyordu topraktan. Geri çekilen adamın yüzünde korku vardı. Tanıdık bir korku… Daha önce defalarca görmüştüm. Farklı yüzlerde, farklı zamanlarda ama hep aynı bakış. Kan, korku ve ölüm üçgeninde donup kalmış bir bakış. Geçmişimin kilitleri teker teker kırılıyordu. Kim olduğumu hatırlıyordum artık. Ama bu, aynı zamanda eski düşmanların da yeniden beni hatırlaması demekti. Hafızamın geri gelişi, bir savaş ilanıydı. Adamın bedeni, soğuk zeminde hareketsiz yatarken bir şey netleşti: Burada kalmak bir ölüm davetiyesiydi. Kolumdaki acı zonkluyordu, kan damla damla yere düşüyordu. Kendi kanımın kokusu bile bana geçmişin çürümüş anılarını hatırlatıyordu. Hiç vakit kaybetmeden kapıya yöneldim. Kapıyı açar açmaz, buz gibi bir gece beni içine çekti. Sokaklar sessizdi. Karanlık, gölgeleri yutarcasına etrafı sarmıştı. Adımlarım ağırlaştıkça, sanki kendi geçmişime doğru yürüyordum. Geçmişten kaçmak… Bunu defalarca yaptım. Ama bu kez kaçış, yeni bir hayat için değil, kanlı bir hesaplaşma içindi. Hafızam geri dönmüştü; her parça, her acı dolu detay yerli yerine oturmuştu. Artık geri dönüş yoktu. Şimdi bu anılarla yüzleşmem gerekiyordu. Bir eczane bulmam gerekiyordu. Kolumdaki yara her adımda biraz daha zonkluyor, kan kurudukça derim geriliyor, acı neredeyse kalbimin ritmine eşlik ediyordu. Sokaklar ıssızdı; gecenin sessizliği, attığım her adımı daha da gürültülü kılıyordu. Bir süre dolaştıktan sonra köşedeki eczanenin ışıkları gözüme çarptı. Kapıyı sessizce araladım. Tezgahın arkasındaki yaşlı eczacı uyukluyordu. Onu uyandırmamak için raflara yöneldim, hızlıca bandaj, antiseptik ve birkaç basit ilaç aldım. Parmaklarım kanla kayganlaşmıştı, dokunduğum her şeyde iz bırakıyordum. Her hareketimde acı, beynimde yankılandı. Ama bu acı, beni daha da ayık tuttu. Küçük bir masada malzemeleri kullanıp kolumu sardım. Eczacı korkmuş olacak ki yanıma yaklaşmadan eline telefon alıp birilerini aramaya başladı. Acele edip eczaneden çıktım. Sokaklarda tekrar yürümeye başladım. Soğuk, yaralı kolumda bir neşter gibi keskin bir his bırakıyordu. Bir süre yürüdüm, adımlarım yavaş ve temkinliydi. Nihayet, victorun evinin önünde durdum. Kapısının çürümüş tahtaları, sanki uzun süredir kimsenin dokunmadığı bir mezar taşı gibiydi. İçeri girdiğimde hatıraların ağırlığı omuzlarıma çöktü. Sessizlik boğucuydu. Her adımımda, geçmişin yankısı duvarlara çarpıp geri dönüyordu. Artık geçmişimle yüzleşmeye hazırdım. Yaralı kolumun ağrısı hafiflemişti, ama içimdeki huzursuzluk giderek büyüyordu. Sanki her nefeste geçmişten bir gölge daha üzerime çöküyordu. Günlüğü sakladığım bölmeye yaklaşırken parmak uçlarım Dolabın soğuk yüzeyine dokundu. O dokunuş, hafızamın kapalı kapılarına anahtar gibi değdi; çocukluğumun karanlık izlerini tekrar hissettim. Günlüğü elime aldığımda, kapağındaki çatlakları parmaklarımla yokladım. Tozlu sayfaları araladıkça kelimeler, geçmişin kanlı haritaları gibi önüme serildi. Her satır, bir anının yankısını taşıyordu. Hepsi benim geçmişimi fısıldıyordu. Kaçmanın artık bir anlamı yoktu. Victor’un sessizliği, Vance’in gölgesi, kan ve ihanet… Hepsi bu satırlara saplanmıştı. Artık kaçamayacağımı biliyordum. Geçmişimle, Victor’la ve en önemlisi Vance’le yüzleşmek zorundaydım. Aşk, ihanet, şiddet… Hepsi birbirine karışmış bir zincirdi ve bu zinciri ancak ben kırabilirdim. Şimdi yüzleşmeye hazırdım. Ve bunun neye mal olacağını… çok iyi biliyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD