Sabahın ilk ışıklarıyla Xezrawî Konağı’nın mutfağı yavaş yavaş uyanmıştı. Bakır tencereler yerleştirilmiş, soğanlar doğranmış, tezgâhın üzerinde tandırlık hamurlar hazır bekliyordu. Solîn, saçlarını geriye toplamış, üzerine sade bir mutfak önlüğü giymişti. Kolları sıvanmıştı. Ama aslında kendi içine bir güç kuşanmıştı. Bugün, annesini görecekti. Babası, abileri o sofraya oturacaktı. Ve bu sofrada, onlara "iyiyim" demenin başka bir yolu yoktu. Tavaya yağ koyarken, kapıdan sert topuk sesleri duyuldu. Ardından Arjin Hanım belirdi mutfağın eşiğinde. Gözleri Solîn’in sırtına takıldı. Kaşları çatık, dudakları kıvrıktı. Sesi tok ve buz gibiydi: > “Bunlar ne böyle? Hamur, et, dolma… Misafir ağırlıyorsun değil mi?” Solîn, başını çevirip sessizce başını eğdi. Ellerini d

