iki hafta sonrası. Gün batarken, Soreş, koyu gri gömleğiyle, yüzünde yorgun ama dalgın bir ifadeyle Mardin çarşısının taş sokaklarında yürüyordu. Kalabalığın içinde herkes aceleyle bir şey ararken, o sadece küçük bir vitrinin önünde durdu. Küçük bir kuyumcu. Camın arkasında, ince zincirli, çift melek kanatlı bir kolye. Uçları zarifçe kıvrılmış, ortasında minicik bir taş parlıyordu. İçeri girdi. Konuşmadı. Sadece işaret etti. > “Bu.” “Bir melek kadar masum olan birine… Sessizce ‘fark ettim’ demek istiyorum.” Paketi cebine koydu. Konağa döndü. --- Solîn, küçük oturma odasında pencere kenarında oturuyordu. Elinde bir kitap… Ama sayfaları çevirmiyordu. Çünkü aklı hâlâ annesinin duasında, sabaha uyandığında burnuna gelen o kokudaydı. Kapı aralandı. Soreş içeri girdi.

