BÖLÜM:2 "FİSTANLARIN RENKLİ DÜNYASI"

1393 Words
"ELİF İLE METE"– "Gümrük Hanı’nda Otantik Bir Molada" Mete, Elif'in yanında yürürken insanların bakışlarını fark etti. Elif o sabah Sarı saçlarını yarım topladığı sade bir örgü ile birleştirmiş, açık mavi bir elbise giymişti. Gözleri her zamanki gibi parlıyordu ama bir yandan da çevresine hayranlıkla bakıyordu. Elif "Burası bir harika sanki zaman burada durmuş gibi"... dedi, Nahit taş duvarlara dokunarak. Mete hafifçe gülümsedi "Şanlıurfa’nın kalbi burası bu han ve çarşılar. Burası yaşar ve dinlenmez." Mete, Elif’i hanın ortasındaki nehrin kenarındaki bir tahtın yanına götürdü. Elif hayranlıkla etrafına bakarken, gözleri parlıyordu. “Burası... cennetten bir köşe gibi,” dedi fısıltı gibi bir sesle. Küçük su yolu şırıltılı sesiyle konuşuyordu, nar ağacının yaprakları rüzgârda hafifçe hışırdıyor, taş duvarlar gölgeleriyle onları sarıyordu. Kahveleri geldiğinde bakır tepside lokumlar, minik fincanlar ve gümüş işçiliğiyle yapılmış su bardağı dikkatlerini çekti. Elif kahveyi eline aldı. “Kokusu bile insanı kendine getiriyor,” dedi gülümseyerek. “Gerçekten közde pişmiş.” Köpüğü bak!... dedi neşe ile "Böyle kahveyi en son babaannem yapmıştı" Mete onun kahveyi nasıl yudumladığını izlerken iç sesi susmuyordu: Bir insan bu kadar mı uyum sağlar bu şehre? Bu hanın taşına, kahvenin dumanına, nar ağacının gölgesine... Sanki buraya aitmiş gibi... Sanki... bana aitmiş gibi. “Sen buralarda büyüseydin,” dedi Mete aniden, “herkes seni ‘Gümrük Hanı’nın kızı’ diye çağırırdı.” Elif güldü. “Belki öyleyimdir... Kim bilir? İçimde hep böyle yerlerde yaşama isteği vardı zaten. Gürültüden, koşuşturmadan uzak.” “Gürültüden uzak, ama dikkat et... seni hâlâ çok kişi izliyor burada,” dedi Mete, hafif etrafı kolaçan ederek. Elif başını yana eğip hafifçe gülümsedi, "Bilmiyorum... Galiba burada seninle oturmak bana iyi geldi. Bu kalabalığın içinde huzurlu hissettim." Mete, o cümleyi içinden tekrar etti..."Seninle oturmak bana iyi geldi." :) Mete kahvesinden bir yudum aldı, gözlerini kaçırmadan, “Taştan değil... ama senden gözünü alamayan adamlarda var evet...” Bu söz Elif’in yüzünü kızarttı ama yine de sustu. Kahveler yavaş yavaş içilirken konuşmalar da derinleşti, su yolundan gelen serinlik, gökyüzünün dinginliği ve geçmişin fısıltıları ikisini sarmıştı. O an, tarihin ortasında, taşın, suyun ve kalbin sesini duymak mümkündü. Sözler azaldı, ama sessizlik ağır değildi; ikisinin arasında oluşan o bağ, gözle görünmeyen ama hissedilen bir bağdı. Arka planda meşe ağacından düşen bir yaprak, masaya konan bir tarih gibi, anı mühürledi. --- "METE' NİN İÇ SESİ"– "Elif’e Dair Sessiz Bir Satır" Bazen sadece bir bakış yeter insanın içini darmadağın etmeye. Elif’e her bakışımda, sanki içimde bir yerlere ince ince işlenen bir nakış varmış gibi hissediyorum. Gözleri… o masmavi, huzur dolu gözleri… Bir anlığına bile uzaklaşmak istemiyorum. Onun bu taş duvarlar arasındaki zarafeti, hanın o otantik havasıyla birleşince daha da derin bir güzelliğe bürünüyor. Sanki Gümrük Hanı bile onun varlığıyla yeniden nefes alıyor. Boynundaki kehribar kolye gözümü aldı. Her hareketinde, her kahkahanın ardından parlayıp sönen bir güneş gibi. O kolye bile başka türlü duruyor onun teninde. Sessizce, ama derinlemesine… tıpkı Elif gibi. --- “O kolye...” dedi Mete, kahvesini bitirip bakır tepsiyi kenara iterken. “Kehribar değil mi?” Elif eliyle kolyesine dokundu, başını biraz yana eğip gözlerini Mete’ye çevirdi. “Evet... Buradan aldım. Tesbihçiden. Değerli taşları seviyorum. Her birinin bir enerjisi, bir dili varmış gibi geliyor bana.” Mete ayağa kalktı, bir yandan güneş avlunun taş zeminine vururken gözlerini kısarak gülümsedi. “O zaman hadi... birlikte bakalım. Belki ikimiz için de bir şeyler buluruz.” Elif başıyla onaylayınca ikili, taş merdivenleri tırmanıp hanın üst katındaki tesbihçiye doğru yürüdü. Camekânın içinde yansıyan taşlar göz alıcıydı. Tesbih ustası, içeri girer girmez onları sıcak bir Urfa aksanıyla selamladı. Hoş geldiz buyrun kürsü var aturın. Renkler, dokular, taşların enerjisi adeta havada dans ediyordu. Elif’in eli bir Hint akikinden yapılmış 99'luk zarif bir tesbihe gitti. “Bu çok güzel,” dedi usulca. Mete, bir süre ona baktı, sonra ustaya döndü. “Bunu paketler misiniz?” dedi kısa ve net. Elif itiraz edecek oldu ama Mete göz kırparak susturdu onu. “Sen de bir şey seç,” dedi Elif Mete’ye, gözleri ışıldarken. O da koyu kırmızıdan siyaha geçişli taşları olan 33’lük bir Hint akikine uzandı. Elif gülümsedi. “Bu sana yakışır... hem güçlü hem dengeli bir taşmış. Tıpkı senin gibi.Hemde benim tesbih'le aynı oldu." :) Mete gözlerini kaçırdı, hafifçe yutkundu. İçinden, tüm dengemi sen bozdun zaten, demek geçti ama sustu. --- "FİSTANLARIN RENKLİ DÜNYASI" – "Bir Elif Masalı" Tesbihlerden sonra Elif’in gözü karşı koridordaki fistan dükkanına takıldı. Pencereden sarkan kumaşlar ipek gibi süzülüyordu. “Şunları bir denesem mi?” dedi heyecanla. Mete kolunu uzatıp gülümsedi, :) İçeri girdiklerinde Kürt bir kadın terzi gülümseyerek onları karşıladı. “Gel bacım, seni üstiye göre çok güzel renklerim var. Maşallah nasılda gözzelsen adi ne seni hele gözzel kız" Elif kısık sesle" Elif " dedi... "Maşallah adida seni gibi hoşmış siye yeni tikdığım üç fistan verim dene hele.." Bayan Elife fistan'ları uzattı; biri zümrüt yeşili, biri altın sarısı, diğeri gece mavisi… Hepsi işlemeli, hepsi göz alıcıydı. Giydiği her fistan sanki ayrı bir çağdan çıkmış prenses havası veriyordu. Elif fistan denerken bayan Mete' ye "kına gecesi içinmi alacahsız dedi".. Mete "Yo hayır biz sadece arkadaşız" dedi. Bayan gülümsedi :) "Aşka dönmüş bile siz sizden heberiyiz yoh neyse benim tükenime gelen bekar girse bile sonuçta evlenir kınada fistan'ı ben'den alın ha başka tükene germeyin beni de fazla bekletmeyin emi oğlum." Elif Altın renk'li fistan'ın şalını başına dolayıp inanmıyorum çok güzel işlemeleri var bununla nasıl oldum? gözlerinin içi gülümseyerek Mete'ye sordu. Mete( Göz gözlerinin rengi ) sadece diyebilmişti iç sesi ise - "Deniz'mi? Yoksa Gökyüzümü?" Elif durup Mete'ye ne olmuş gözlerimin rengine diye sorup aynaya baktı, içinden... "Peki senin gözlerin" ( Amber'mi? Bal'mı? yoksa yakıcı bir Kehribar mı? ) Sonra bayana diyerini'de denemem lazım diyip Mete'nin yanından uzaklaştı. Elif konuşmalardan habersiz üçüncü fistan'ı giydi. Mete her birinde ona yeniden hayran oldu. Elif giydiği fistanların içinde dönerken Mete’nin bakışları onu sarmaladı. İçinden sadece şunu geçirdi: Bir kadın hem bu kadar naif hem bu kadar büyüleyici olabilir mi? Sonunda Elif aynadan kendine bakarak sordu: “Bunların fiyatı ne kadar acaba?” Terzi kadın, gülümseyerek ama gayet ciddi bir sesle yanıtladı: “Bı geydıği yeşil olan 10 bin lera… bı altın sarısı 25 bin... gece mavısı özel işleme, o 50 bin lera.” Elif’in gözleri açıldı. “Bu kadar mı?!” Mete ise sessizce gülümsedi. Elif, fistanı çıkarmaya gitti ama Mete’nin gözünde o anda bile hâlâ onun silueti vardı. --- Ve böylece, iki farklı dünyadan gelen iki insan, bir fincan fıstıklı menungüç kahve eşliğinde birbirlerini tanımaya başladı. Ama ikisinin de bilmediği bir şey vardı… Tehlike henüz geçmiş değildi. --- Mete arabayı çalıştırıp Gümrük Hanı’nın taş duvarlarının arasından ana yola çıktığında güneş ufukta yavaş yavaş kayboluyordu. Arabanın içini nar çiçeği rengiyle boyayan bu ışıkta, Elif cama yaslanmış, sessizce etrafı izliyordu. Sessizliği ilk Mete bozdu. “Bugün seni fistanla görmek… enteresandı.” Elif kaşlarını kaldırıp döndü: “Enteresan mı?” bence fistan'ın 50000 olması Enteresan." 😄 Mete sırıttı. “Yani… Şimdiye kadar seni öğretmen modunda görmüştüm. Fistanla birden... Urfa’nın eski zamanlarından çıkmış gibiydin." Elif gülümsedi. “Kötü mü yani?” “Yok, tam tersine. Urfa fıstığı gibiydin. Dıştan sade, ama içi tatlı.” Sonra bir an durdu, bakışlarını kaçırarak ekledi: “Gerçi… fıstığın içi tatlı olur mu, bilemedim şimdi.” Elif kahkaha attı. “Sen baya açsın galiba. Kahveden sonra fıstıkla mı devam ediyoruz?” Mete gülümsedi. “Olabilir. Ama seninle Urfa tarlasına gitmeden fıstığın en iyisini tadamayız.” “Sen Urfa fıstığına bu kadar düşkün müsün?” “O kadar değil. Ama fıstık demek emek demek. Zahmetli…, kolay toplanmaz çok nazik'tir zorlarsan dalı hemen kırılır. Ama sonunda… en kıymetlisi o olur ya… En iyisi keten köynegi olandır kabuğu bordo bir kadife'ye benzer iri ve her tanesi kenliğinden çatlaktır kabuklarını." Elif başını yana eğdi, dudaklarında hafif bir gülümseme. “fıstık benzetmesi yaptığını hissediyorum ama emin olamıyorum.” Mete göz kırptı. “Sadece Urfalılar anlar. Kodlu konuşuyoruz biz.” Elif gülümsedi. “Peki, o zaman ben de kodlu cevap vereyim. Fıstık zahmetli ama… birisi çıkıp da dalından toplamayı göze alırsa, onun hakkıdır.” nede olsa göz hakkı var. Mete bir an göz ucuyla baktı, sonra usulca başını salladı. “Bakalım kim göze alacak...” Arabada kısa bir sessizlik oldu. Sonra Elif, gözlerini Mete’ye çevirdi. “Bu arada… senin tesbih zevkin güzelmiş. Hint akikini beğendim.” Mete omzunu silkti. “Taşlardan anlamam ama… ellerine yakışacağını düşündüm.” Elif çantasındaki 33’lük tesbihi çıkardı. “Bu da sana... Bak unutma, bunu çektikçe beni hatırla" Mete tesbihi aldı, parmaklarının arasından geçirirken gözleri Elif’e kaydı. Arabanın vites koluna sardı“Zaten unutmam.” ;) ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD