yirmi bir

1952 Words
"Aklım almıyor," avuç içimi kapının tırtıklı yüzeyine daha çok yaslayıp alnımı da birkaç santim ötesine yeniden dayadım. Dakikalardır bu kapının önündeydim ama hiç giresim yoktu. Geçtiğimiz üç günü anımsadıkça bunalıyordum. Resmen o geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Evine geliyordum, tavuk kesip dikiyorduk ve gidiyordum. Burukça "Nasıl vardığımız noktadan daha geriye gidebiliriz?" diye mırıldandım. Sırtındaki 'HERA' yazısını görünce ne düşünmüştü mesela ya da görmüş müydü? Tırnaklarıma hüzünle baktım, "Kesinlikle derisini kazımalıydım." Aslında o gece yeterince hasar verdiğimi düşünüyordum. Hatta dün bile boynundaki morluklar yerli yerindeydi. Fondöten denen şeyle vaziyetini ilk gün kapatmaya çalışsa da etleri dikerken terlediği için kısa sürede teninin gerçek halini görebilmiştim. Sonrada kapamakla uğraşmamıştı zaten. "Sizi emdim hocam," derken asabiyetle tırnaklarımı kapıya vurdum. "Isırdım ve çizdim de. Beni nasıl unutursunuz? Hadi beni unuttunuz peki o zaman kim yaptı o morlukları size? Açıklasanıza." Bunları yüzüne sormak o kadar çok isterdim ki... Aslında denemiştim ama bu konuda sandığım kadar da özgüvenli olamadığımdan çok yeltenmiş hiç başarılı olamamıştım. Ne denilebilirdi ki? "Hocam, bir ısırık daha alabilir miyim?" mi? Sesli bir şekilde konuşmamın ardından muzipçe gülümsedim. Alnım yerine kafamı kapıya yaslarken şapşalca ayağımı yere vurup kendi kendime "Hiç fena olmaz." dedim. Gayet açıklayıcı bir teklifti. Niye kabul etmesindi ki? Aptal aptal gülümsemeye devam ederken nihayetinde silkelenerek kapıya yaslanmaya son verdim. "Boş boş hayaller kurma Hera, akla yatkın şeyler düşün. Gerçi o gece bile akla yatkın değilken sonradan nasıl bulabileceksen?" kendimi yargılamak ve yaptığım şeylerden pişman olmak tarzım olmadığı için kısa sürede son sözümü unuttum. İçeriden gelen adım sesleri kulağıma ilişirken "Belki de şairin de dediği gibi yapmalıyım." dedim. "Bir gün yolunu yitirirsen, eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine. Kesinlikle kendime yeni bir yol aramaya başlamalıyım." Behzat hocaya giden bir yol. Adım seslerinin yaklaşmasıyla o açmadan hemen önce elimi kaldırdım ve sanki bilmem kaçıncı defa yapıyormuşçasına kapıyı tıklattım. "Yeni bir yol," dedim, içimden, "Yeni bir yol bulmalıyım." Kapı açıldığı gibi gördüğüm suretle derin bir nefes alıp verdim. "Kaç saattir burada bekliyorum hocam," vücuduyla pervaz arasındaki boşluğu fırsat bilerek içeri girdim. "Bir an dedim ki 'Evde değil herhalde'" "Kapıyı yeni çaldın." deyip kapıyı kapadı. Sırt çantamı askılığa astıktan sonra içerisindeki saklama kabını çıkardım. İçerisinde otuzdan fazla kurabiye vardı, neden mi? Çünkü ön sevişme yaşadığımız geceyi takip eden gün yine bir saklama kabıyla gelmiştim. Babamla yaptığımız kek ve küçük pastalardan içinde vardı. Behzat hocanın hiçbir şeyi hatırlamadığını fark ettiğim andan önce saklama kabını çıkardığım için durumu toparlamak adına "Yalnız yaşadığınız için yiyecek bir şeyler getirmek istemiştim, yanlış mı düşünmüşüm?" demiştim. O da "İyi düşünmüşsün." diyerek beni zora sokmamıştı. O günden beri de bir şeyler getiriyordum. "Size yatırım yapıyorum," bir yandan fısıldarken bir yandan tebessüm ettim. "Kesinlikle benim olmanız gereken konular var." "Kiminle konuşuyorsun?" demesiyle çantamın fermuarını hemencecik çekip ona döndüm. Saklama kabını iki elimde tutuyor, yüzüme en masum ifademi yerleştirirken kutuyu ileriye uzatıyordum. "Kendi kendime konuşuyordum. 'Hocam ya ağızda dağılan şeyleri sevmiyorsa?' diyordum." üç çeşit kurabiye vardı ve birinin adı 'ağızda dağılan kurabiye' idi. Diğer ikisinin adı ise sırasıyla fındıklı kurabiye ve damla çikolatalı kurabiye olarak geçiyordu. Bir elimdeki kutuya bir bana bakarken bahsettiğim kurabiye için "İçinde bir şey var mı?" diye sordu. Kafamı hızla iki yana sallayarak "Hayır, hocam ıslak değil." dedim. Bunu söylerken böyle bir tanım kullanmamın altında yatan en büyük etken 'nasıl olsa anlamayacak' düşüncesiydi ama sanki bu defa yanılmıştım. O ciddi ifadesi dağıldı ve yerini bariz bir şaşkınlık aldı. Dudaklarında "Hera," diye dökülen sözcüğe karşın ister istemez ona doğru bir adım gittim. "Hocam?" dedim, dalgın bir edayla, "Islak olmasını mı isterdiniz?" ufaktan dilimle dudaklarımı yaladığımda bakışları orayı buldu. Ardından kısa süre içinde toparlayarak başını iki yana salladı. Saklama kabını benden çekip alırken "Önce bunu bir deneyeyim sonra fikrimi söylerim." dedi ve daha fazla oyalanmadan mutfağa ilerledi. Arkasında hüzünlü bir Hera bırakarak. O değil de son birkaç günde iyice gözüme çarpan bir şey vardı. O da tabii ki görkemli sırtıydı. "Ne kadar da geniş," ağzımın içinde konuşuyordum, "Tam tırmalamalık. Kesinlikle o gece daha sonrasında uzun süre temas edemeyeceğimizi bilseydim ona doymaya bakardım." "Hera!" diye bağıran hocamın beni çağırdığını anlayınca silkelenip kendime geldim ve peşi sıra mutfağa yol aldım. Yürürken gözüme ilerideki cam duvarın diğer tarafında kalan horoz takıldı. "Yeni yollar," diye içimden tekrar ederken mutfağın girişinde durdum. Kurabiyeleri çokta önemli değillermiş gibi gelişigüzel masaya bırakmıştı. Bu tavrının genel bir mesafe arzusu olduğunu bildiğimden çokta üstünde durmadım. Onun yerine "Hocam," dedim. Buzdolabından tavukları sırasıyla çıkarırken "Efendim?" dedi. "Diyorum ki bu eve bir dişi lazım." yanına ilerlemeye başladığım esnada duraksadı. Dönüp bana 'o ne demek?' bakışları atınca şirince gülümsedim. "İhtiyaçlar hocam," kendimden emin bir edayla konuşuyordum, "Her ne kadar yumurta sömürüsüne karşı da olsam günün sonunda cinsellik bir gerçek ve farkındaysanız çifteleşemedikçe asabileşiyor." Beni duyup desteklercesine öten horozla Behzat hocaya beklentiyle baktım. Bir müddet öylece bana kitlense de ardından bakışlarını kaçırarak "Asabileştiğini nereden çıkardın?" diye sordu. "Nereden mi çıkardım?" "Evet, Hera." dedi, bana yeniden bakarken, "Nereden çıkardın?" Umarım horozdan bahsettiğimi anlamamıştır ve bu kendisi için sorduğu bir sorudur. "Belli ediyor," diye kaçamak bir cevap verdiğimde elindeki son göğsü de tezgaha koydu. Akabinde "Seninle aynı düşünmüyorum," deyip bıçağı eline aldığı gibi göğse hizaladı. "Hiçbir zaman 'kadın kadın' diye ortalığa düşmedi." Cama doğru bir bakış atınca horozun tüylerini kabarttığını gördüm. Bu işime gelirken "O zaman neden bu kadar kabarık?" diyerek ona döndüm. Bıçağı göğse sapladığı saniye kalakaldı. Başını eğip aşağısına bakar gibi olduğunda gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Başından beri erkekliğinden bahsettiğimizi düşünüyordu. "Hocam," dedim, kendimi dizginlemeye çalışırken, "Öğrenciniz olarak yegane tavsiyem bu konuya kapalı olmamanız yönünde. Hem yalnızlık sosyal yaşamı da etkiliyor." Çenesi kasıldığında ortaya çıkan muhteşem karizmatik görüntüyle ister istemez ona yaklaştım. Hemen dibinde durduğum sırada elim kolunu buldu. Tişört giyindiği için tenine direkt temas edebiliyordum. Kalbimin ağzımda atmasına aldırış etmeden "Bence denemeye değer. Bir dişi bulalım," dedim. "Sana çok mu kötü davrandım da bunu teklif ediyorsun?" diye döndüğünde anlamıyormuşçasına gözlerimi kırpıştırdım. "Hera," deyip bana yöneldi. Bıçağı göğsün ortasında öylece bırakmıştı. "Bana sakın bir daha tavsiye verme." Kolunu daha sıkı kavrarken "Ama onun da bir dişiye ihtiyacı var." dedim. "Doğa böyle işliyor. Bir dişi bulmalı ve üremeli." Kaşları çatılabildiği kadar çatılınca daha fazla zorlamamak adına gözlerimle cam duvarın ardını işaret ettim. Anlamayarak oraya baktı. "Hocam ona eziyet ediyorsunuz." dediğimde "Ona eziyet mi ediyorum?" diye mırıldandı. Ardından yavaş yavaş konuşmaları belli bir çerçeveye oturtabildiğini yükselip inen adem elmasından anladım. Çekinmeden "Ben ondan bahsediyordum," dedim. "Siz ne anladınız ki? Bir dakika yoksa," gözlerimi kocaman açarak yan profiline bakmayı sürdürdüğüm sırada "Hocam..." diye mırıldandım. "Benim size öyle şeyler söylemek ne haddime?" Cam duvardan aldığı bakışlarını bana çevirdi. İnanmıyormuş gibi suratıma baktı ve şüphesiz "Haddin olmayan şeyleri yapmayı seversin sen." dedi. Net bir ima sezdiğim için afalladım. Ancak fakültede yaptığım yaramazlıklardan mı bahsediyordu yoksa o geceden mi anlayamadığım için hemen tepki vermedim. Birkaç saniye içinde toparlayarak "Ben bir şeyi yapıyorsam o haddi bir yerden almışımdır hocam." dedim. İfadesini bozmadan bir süre daha gözlerime baktı. Ardından bakışları üzerimdeki elbisede gezindi ama kısa sayılabilecek bir zaman diliminde kendini toparlayıp tavuğuna geri döndü. Bıçağı göğsü deşe deşe aşağı çektiği vakitlerde gidip masanın oradan bir sandalye aldım ve tezgaha döndüm. Hemen bir metre ötesine sandalyeyi koyduğum sırada "Neden hep beyaz giyiyorsun?" diye sordu. Sandalyeye otururken "Gelecekteki kocamla karşılaştığımda gelinlikli halimi düşünmesine gerek kalmasın diye." dedim. Sütür setini çıkaran elleri sekteye uğrasa da kendini toparlayarak seti aldı, çekmeceyi kapadı. "Alay etmeden cevap ver." dediğinde dudaklarımda içten bir tebessüm oluştu çünkü bunu gerçekten alay ederek söylemiştim. Elbette onunla bir şeyler yaşamıştık ama evlilik göndermesi yapacak kadar değil. Bizimki daha çok tanıma tanışma olurdu. Evlilik çok ötedeydi. Sütür setinin içinden malzemeleri çıkarırken benim olduğum tarafa göz attı. Her şeye rağmen sevgisine olan saygımdan ötürü "Tabii ki de öyle bir şey değil." dedim. "Kendimi bildim bileli beyaz giyiniyorum çünkü babam bu rengin benim rengim olduğunu düşünüyor. Saflığı, masumiyeti ve adaleti temsil ediyormuş. Açıkçası saf ve masum olduğumu düşünmüyorum ama alışkanlıktan olsa gerek beyaz giyinmeye devam ediyorum." "Adalet var yani?" Başımı onaylar anlamda sallarken "Şüphesiz." dedim. "Onun da sebebi belli. Bu hayattaki en kolay şey doğruyu söylemek. Bir sonraki ise inandığın şeyin arkasından gitmek. İşte ben o kişiyim," "İkincisi için bir şey diyemem de," ipi çektiği esnada bana bakıp "Birincisi sen de var mı?" diye sordu. Genel anlamda hayatıma şöyle dönüp göz attığımda yalan söylediğim tek bir an bile hatırlamıyordum. Gerçi Behzat hocayla yaşadığımız anları saklamak sayılır mıydı ki? Tereddütsüz "Sorulan bütün soruları cevaplayabilirim." dedim. "Bu beni dürüst bir insan yapmaz mı? Dürüstlükte adaletin temellerinden biridir." Hatta en önemlisidir. İğneyi göğse geçirip yarayı dikmeyi sürdürdü. Elleri titrediği için bu aşamada devamlı oraya odaklanıyordu. Yine öyle yaptığı için bir müddet soruma cevap alamadım. Çok geçmeden iğneyi geçirmemesi gereken bir açıdan geçirince suratımı ekşittim. "Dürüstlük önemli elbette," derken iğneyi çıkardı. Yara dudağının az aşağısına hizalamasıyla sandalyemle birlikte ona yaklaştım. "Hem beyaz sana yakışıyor." mırıltısıyla eş zamanlı olarak eline uzandığımda irkildi. Elini tutmamla çekmeye çalıştı ama müdahale ettim. "Beyaz bana ne kadar yakışıyor hocam?" elini sıkı sıkıya tutup kendime çekerken titreyen parmaklarını inceliyordum. Buraya kaç gündür geliyordum ama zerre ilerleme kaydedememiştik. Böyle giderse asla başarılı olamayacağımıza emin olacaktım. "Hera," dedi, elini çekmek adına çaba gösterirken, "Bırakmalısın." "Siz de benim gibi dürüst biriyseniz bunu kanıtlayın." derken ona kirpiklerimin altından baktım. "Beyaz bana ne kadar yakışıyor? On üzerinden puan vermeniz yeterli." sert solukları 'buna nasıl cevap verebilirim' edasındaydı. Sorumu sorup onu zor durumda bıraktıktan sonra eğilip eline bakmayı sürdürdüm. Birkaç kere doktora gitmeyi önermiştim ama o ısrarla geçiştirmişti. Sorunu bildiğini ve çözülmesinin sadece zaman istediğini söylemişti. Sıkıntıyla dudağımın içini dişlediğim sırada "Dokuz buçuk." dediğini duydum. Mırıltı eşliğinde "On üzerinden dokuz buçuk." dediğinde kafamı kaldırıp ona baktım. Bunu gerçekten söylemiş miydi? Vücudumun karıncalanmaya başladığını hissediyordum. Koca adamın koca elini daha sıkı kavrarken şiddetle inip kalkan göğüs kafesimi umursamadan "Çok hoş bir-" 'iltifat' diye devam edeceğim sırada çalan zille sustum. Kimse tam yerinde gelmişti(!) Benden önce geri çekildiğinde ellerimin arası bomboş kaldı. "Ben kapıyı açmaya gidiyorum," haber vermesine karşın ellerimi indirdim ve gülümseyerek başımı salladım. Dudaklarıma dikkat kesilince oturduğum yerde dikleştim. Baktığı yer tehlikeli bir yerdi. Neden oraya baktığını anlamak için ufak bir sözünü veya hareketini bekledim ama yeniden çalan zille bu arzum yerle yeksan oldu. O, dönüp kapıya giderken bana bakışını sevgiye yormak düştü. Çok geçmeden kapının açıldığına dair işittiğim sesle buruk bir ifadeyle tavuk göğsüne baktım. "Hep mi en güzel anlar bölünür?" diye sorduğum soruya karşın vücuduna batan iğnenin yan yatmasıyla cevabımı aldım. Hep en güzel anlar bölünürdü. Omuzlarımı düşürdüğüm esnada "Ne zamandır görüşemiyorduk Behzat," diye duyduğum sesle kaşlarım çatıldı. O kadar tanıdıktı ki sindiremedim. "Fakültede işler yoğun olduğu için ziyaretine gelemedim ama şimdi tam zamanıydı." ses gittikçe yaklaşıyordu. Üstüne örtünen kapıyla çenem kasılırken o kadının burada ne işi olduğunu düşündüm ve kafamda sayısız ihtimal belirmesine karşın gidip en masumunu almaktansa en sinir bozucu olanı alıp düşündüm. Ellerim benden habersiz -gayet haberliydi- elbisemin düğmelerine gitti. Zaten açık olması gerektiği yere kadar açık olduğu için fazlası göğüslerimi gösteriyordu. Çekinmedim. Adım seslerinin çok yakından gelmesiyle açtığım üç düğmeyi panik halinde kapamaya koyuldum. "Siz gelmeden önce burada çok yanlış şeyler oluyordu," izlenimi vermek için büyük bir ustalıkla çabalarken duyduğum "Hera?" seslenişiyle gülmek istedim. Ancak panik halimi zor da olsa koruyarak kafamı korkuyla kaldırıp ona baktım. Neslihan hoca aralık dudaklarıyla beni izliyordu. Habersiz gelirsen böyle olur. "Neslihan hocam?" dedim, stresten bir köşe dudaklarım titreye titreye. Son düğmeyi de güçlükle kapatırken ayağa kalktım. Behzat hoca onun peşinden daha yeni görüş açıma girmişti. "Sizi beklemiyorduk." "Beni beklemiyordunuz?" bir bana bir Behzat hocaya bakıyordu. Ona doğru yaklaşırken "Evet, beklemiyorduk." dedim ve elimle oturması için masayı işaret ettim. Ardından elindeki poşetleri son dakika görmüş gibi bir şaşkınlıkla "Önce bunları alayım sonra geçin oturun." dedim. Poşetlere uzandığımda geri çekildi. Behzat hocaya dönüp "Behzat bu ne?" dediğinde ayağımı hafifçe yere vurdum. Pekala, planı buraya kadar yapmıştım. Ne olurdu ayak uydursa? Behzat hoca "Neye şaşırdın anlamadım. Hera haklı," dediğinde üstümden büyük bir yük kalktı. "Beklemiyorduk." Adam adam. Kendime sözüm olsun, bu kadın gittiği gibi hocamın dudaklarına yapışacaktım. ... Bu bölümün birinci partıydı. İkinci de görüşürüzz ♥️
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD