Kitap yere düştü. Mevsim, dengesini kaybetmiş halde arkasını döndüğünde, birinin omzuna çarptığını fark etti. Sertçe bir temas olmuştu. Karşısındaki kişi hemen geri çekildi, kısa bir “Pardon,” sesi duyuldu.
Mevsim toparlanmaya çalıştı. “Özür dilerim, sizi fark etmemiştim,” dedi, kibarca.
Karşısındaki genç, yere düşen kitabı eğilip aldı, üstünü silkeledi ve hızlıca kitabın kapağına göz attı.
“Seninle Başladı...” diye okudu, sesi alaycıydı. Ardından göz ucuyla Mevsim’e baktı.
“Oldukça... romantik bir seçim,” dedi, dudaklarının kenarında küçümseyiciye yakın bir gülümsemeyle.
Mevsim bir an durdu. Beklediği, hatta hayal ettiği gibi biri değildi bu. Göz göze geldiklerinde, adamın bakışlarındaki mesafe ve donukluk canını acıttı. Tuhaf bir şekilde bu, ilgisini daha da çekmişti. Gözleri griydi, ama içleri kapalı bir kutu gibi... Soğuk ve merak uyandıran.
“Ben Mevsim. Komşuyuz... galiba,” dedi, sesini toparlamaya çalışarak.
Genç adam kısa bir baş hareketiyle selam verdi.
“Rüzgar,” dedi sadece. Ne bir tebessüm, ne bir el uzatma. Sanki tanışmak gibi bir derdi yoktu.
Mevsim birkaç saniye ne diyeceğini bilemedi. Kütüphaneye bakıp konuyu değiştirmeye çalıştı.
“Kitaplar... gerçekten çok güzel yerleştirilmiş. Yardımcı olayım dedim ama... sanırım zaten halletmişsiniz.”
Rüzgar kolileri gösterdi.
“Yardım edecek olan yardım eder. Bakmak başka, dokunmak başka,” dedi kısa ve keskin bir ses tonuyla.
Bu söz Mevsim’in içini hafifçe burktu. Alttan alta bir itham vardı sanki.
Nezaketen gülümsedi.
“Yardım etmeye çalışıyordum zaten ama rahatsız ettiysem...”
Rüzgar, gözlerini kitaplara çevirdi, konuşurken bakmıyordu bile.
“Yok. Etmedin. Sadece... fazla soru soranlara alışkın değilim.”
Bir şey oldu o an. O cümlede bir geçmişin gölgesi vardı. Sanki “yaklaşma” der gibi.
Mevsim, hafifçe başını salladı.
“Anladım... Neyse, kolay gelsin. Annemle birlikte bir merhaba demek istemiştik sadece.”
“Oldu,” dedi Rüzgar, hâlâ göz teması kurmadan.
Mevsim odadan çıkarken kalbi garip bir şekilde çarpmaya devam ediyordu. Bu bir kırgınlık mıydı, gururuna dokunan mesafe mi... yoksa kalbinin “biri var” diye fısıldaması mıydı?
Rüzgar arkasından bakmadı. Ama içinden geçen şeyleri Mevsim bilebilseydi, belki kalbi daha farklı atardı o an.
Annesine gözükmeden " anne şarjım bitti ben eve geçiyorum" diyerek koşa koşa kaçtı.
"Öküz." diye bağırdı kafasını yastığına bastırarak...
"Öküz.
Öküüüzz.
Okuduğu kitapları gören de , nezaket sahibi, boylu poslu, yakışıklı, cool bir insan sanır." Düşündükleri kafasına dank edince, kafasını sağa sola salladı Mevsim.Derin bir nefes aldı önce.
"Bildiğin hödük bu." dedi, aynı zamanda okula gitmek için hazırlanıyordu.
"Çat!" diye kapanan kapının ardında aslında sadece kırık bir kalp kalmıştı. Mevsim, kendi içinde bile yaşadıklarını kabullenememişken, Rüzgâr’ın bu kadar kaba ve soğuk olması hem onu şaşırtmış hem de ilk kez gördüğü bir adama neden bu kadar kırıldığını düşündükçe kendine daha çok sinirlenmesine neden olmuştu.
Hazırlanıp dışarı çıktıktan sonra koşa koşa metrobüse yetişmiş, kulaklığında çalan şarkıyla biraz olsun sakinleşmişti. Kampüse adım attığında ise, kendi içindeki fırtınalardan habersiz, neşe saçan bir yüzle Özgü el sallıyordu.
— “Hayırdır kızım, yüzünde güller açıyor bugün?” dedi Mevsim'e bakarak.
Mevsim, iyice suratını buruşturup, omuz silkti.
— “Dalga geçmesene benimle... Güzel bir gün olduğu söylenemez tabii.”
Ama anlatmayacaktı olanları. Genelde hiçbir şeyi saklamazdı Özgü’den. Bu kez farklıydı. Zaten daha kendi bile anlamlandıramamıştı yaşadıklarını...
— “Ne oldu ki?” diye masumca sordu Özgü.
— “Aman ne olacak... Metrobüsü kaçıracaktım az kalsın. Bir de içerisi balık istifi gibi. Keşke arabayı alsaydım dedim ama geç kaldım... Düşünmek için bile.”
Mevsim’in haline güldü Özgü. Koluna girdi arkadaşının.
— “Sana bir kahve ısmarlayayım. En sertinden. Ders başlayana kadar kendine gelirsin bari.”
Beraberce kantine doğru yürüdüler. Artık okulun son zamanları yaklaşmıştı; sınavlar, ödevler havada uçuşuyordu. Mevsim’in en sevdiği hocalardan biri doğum iznine ayrılmıştı. Herkes yerine gelecek hocayı merak ediyor, hakkında "Çok fena biriymiş," diyorlardı.
Kol kola sınıfa girdiler Mevsim ve Özgü. Yanlarına gelen Mert,
— “Hoş geldiniz güzellikler,” diyerek ikisinin de yanağından birer makas aldı.
Bu üçlü, okulun en başından beri arkadaştı. Özgü, bıcır bıcır bir kız olduğundan Mevsim’i görür görmez gözüne kestirmiş, arkadaş olmak istemişti. Mert ise sakin ve cool tavırlarıyla herkesin dikkatini çekiyordu. Mevsim ve Özgü ilk başta onu biraz fazla havalı bulup uzak durmuşlardı ama bir çizim ödevi sayesinde başlayan yolculuk, onları ayrılmaz yapmıştı.
— “Oğlum insanların içinde makas alma demedim mi sana! Kısmetim kapanıyor,” dedi Özgü, kaşını havaya kaldırarak.
— “Kankacım, senin kısmetin benim yüzümden değil, şu çenen yüzünden kapanıyor,” diye karşılık verdi Mert. Mevsim'le göz göze gelip birlikte kıkırdadılar.
Özgü yüzünü ekşitti, ikisine bozulmuş gibi bakarken biri sınıfa girip,
— “Yeni hoca geliyor!” diye bağırdı.
Herkes bir anda yerlerine geçerken sınıfı bir uğultu kapladı. Mevsim çantasından kalemini çıkarmaya çalışıyordu. Derken kapı açıldı. O uğultu bir anda bıçak gibi kesildi.
Mevsim, hâlâ kalemiyle uğraşıyordu. Kafasını kaldırdığı anda kısa süreli bir şok yaşadı, elindeki kalem yere düştü.
— “Mimar olmak için fazla sakarız sanırım,” dedi tok bir erkek sesi.
Mevsim ise gözlerini kaldıramıyordu.
Bu oydu…
Sabah odasına girip tartıştığı o hödük…
Soğuk nevale…
Ama kaslı ve fazlasıyla yakışıklı adam...
— “A-afedersiniz hocam...” diye kekeledi Mevsim. Özgü ise gözlerini kısıp arkadaşına bakıyordu, olan biteni çözmeye çalışarak.
— “İlk ders, tanışmak adettendir. Ama uzun fasılları sevmem. Zaten dönemin sonuna gelmişiz. Çalışmamız lazım. O yüzden kısa keselim. Önce ben başlayayım.”
Tahtaya yöneldi. Kalın ve belirgin harflerle ismini yazmaya başladı. Her yazdığı harf, Mevsim’in zihnine de sanki tek tek kazınıyordu...
“Benim adım Rüzgâr Atabey. Sevil Hanım doğum iznine ayrıldığı için dönem sonuna kadar birlikte olacağız,” dedi. Ardından gözlerini sınıfa gezdirerek, “Şimdi sırayla başlayalım...”
Parmağını Mevsim'e doğrulttu.
— “Sen. Dalgın hanımefendi, adın nedir?”
Mevsim sabah yaşadıklarını ve Rüzgâr’ın ukala tavırlarını hatırlayıp sinirle,
— “Ben Mevsim. Mevsim Ayyüce. Normalde dalgın biri değilimdir, sadece... kötü bir gün geçiriyorum sanırım. O yüzden böyle oldum,” dedi, ses tonunda belli belirsiz bir sitem vardı.
Rüzgâr, ifadesini bile değiştirmeden, aynı soğuk tonla,
— “İyi. Sıradaki,” dedi.
Mevsim kulaklarının sinirden kızardığını hissetti. Bu kadarı fazlaydı.
Tanışma faslı gerçekten de kısa sürmüştü. Rüzgâr çoktan derse geçmişti ama Mevsim gözlerini ondan alamıyordu. Kendine bu kadar bakmasını saçma bulsa da, Rüzgâr’ın dersi anlatma şekli, jestleri, göz göze geldiği anlarda gözlerinde yakaladığı o karanlık ama dikkat çekici bakış... Her şeyi fazla geliyordu. Saçlarını geriye atışı, konuşurken mimiklerinin hafifçe kasılması, hareket ederken tişörtünün altından belli olan kasları... Bunu fark ettikçe sinirleniyordu. Kafasını sağa sola salladı. Acaba diğer kızlar da böyle mi bakıyor ona? diye düşündü.
Bakışlarını sınıftaki diğer kızlara çevirdi.
"Hayır ya..." diye fısıldadı istemsizce.
Bütün kızlar Rüzgâr’a hayranlıkla bakıyordu.
Birden sınıftaki herkes Mevsim’e döndü.
Rüzgâr, aynı buz gibi yüz ifadesiyle,
— “Dalgınlığın ardından bir de kendi kendine konuşma huyun var sanırım. Ama ben dersimin bölünmesinden hoşlanmam. Kalmak istemiyorsan, çıkabilirsin,” dedi.
Bu kadarı fazlaydı artık. Alt tarafı kalemini düşürmüştü. Bu kadar küçük bir şey yüzünden neden bu kadar sert davranıyordu ki? Ne kadar uğraşsa da duygularını bastıramadı. Öfkeyle çantasını topladı ve sınıftan çıktı.
Duygularının karmaşasına öfke eşlik ediyordu. Yeni tanıdığı birine bu kadar yoğun tepki vermesi onu kendine bile yabancı hissettiriyordu. Metrobüse binmedi. Yürüyebildiği kadar yürüdü. Tüm gücünü tüketince bir dolmuşa bindi ama hâlâ içi soğumamıştı.
Apartmanın önüne geldiğinde başını kaldırdı, karşı daireye baktı. Böyle olmasını istememişti. Oysa Mevsim, cıvıl cıvıl, rengârenk, ilkbahar gibi bir kızdı. Ama bugün… ilk defa kendini sonbahar gibi solgun ve gri hissediyordu.
Oflayıp anahtarını çıkardı, içeri girdi. Neyse ki annesi evde yoktu. Sessizliğe ihtiyacı vardı.
Odasına girip müziği son ses açtı. Üzerine beyaz oversize bir tişört, altına gri bir şort geçirdi. Sabah özenle yaptığı saçlarını gelişi güzel topladı, saçlarının arasına kalemi sokuşturdu. Bağıra çağıra eşlik etti şarkıya. Bu onun terapi yöntemiydi: şarkılarla öfkesini dışarı atmak.
Şarkı bittiğinde evin içinde bir tıkırtı duydu. Biri vardı. Hırsız olabileceğini düşündü. Eline geçirdiği vazoyla sessizce salona doğru ilerledi. Ani bir hareketle içeri girdiğinde annesiyle Aysel Hanım’ı karşısında görünce derin bir nefes aldı.
İkili, Mevsim’in elindeki vazoyu görünce önce dondu, sonra kahkahaya boğuldular.
— “Kızım bu ne hal? Saç baş dağınık, elinde vazo, kimi kovalıyorsun böyle?” dedi annesi.
— “Anne ne bileyim, kapıyı açık bırakmışım. Sizi beklemiyordum, biri girdi sandım.”
— “Kim girecek kızım? Pazara gitmiştik Aysel’le. Hadi bir çay koy bakalım da, hem yorgunluğumuzu alır, hem de aldıklarımızı gösteririz.”
Mevsim vazoyu yerine bırakıp mutfağa geçti. Dolapları karıştırınca atıştırmalık bir şey kalmadığını fark etti. Aklına sabah hazırladığı börekler geldi. Hemen fırına attı. En sevdiği şeydi: ıspanaklı ve peynirli börek. Yanına da cevizli, tarçınlı kek çırptı.
Ne zaman kafası karışsa mutfağa girerdi. O gün içi darmadağındı ama kekin ve böreğin mis kokusu biraz olsun ruhunu yumuşatmıştı.
Hazırladıklarını tepsiye yerleştirip salona götürdü. Aysel Hanım bir lokma aldıktan sonra,
— “Ellerine sağlık kızım, harika olmuş. Börek de kek de mükemmel. Bayıldım!” dedi.
Annesi gururlanarak,
— “Vallahi Ayselciğim, çok beceriklidir bu kız. Eli de lezzetlidir, kızım diye demiyorum ama maharetli. Aynı bana çekmiş,” dedi kahkahayla.
Aysel Hanım, hafif bir gülümsemeyle,
— “Rüzgâr da çok sever ıspanaklı börekle cevizli kek. Burada olsa da yese keşke,” deyince Mevsim ağzındaki lokmayı yutamadı, öksürmeye başladı.
Kadınların bakışları ona döndü. Kalkıp mutfağa kaçtı. İçinden “Bu böyle gitmez,” dedi. Ne kadar kaçsa da, Rüzgâr hep bir şekilde karşısına çıkıyordu.
İlk fırsatta bu konuşmayı yapmalıydı.
Bu adam neden böyleydi?
Neden bu kadar... duyarsızdı?
Yumruğunu sıkarak mırıldandı:
— “Duygusuz.”
Sonra derin bir nefes alıp kendini toparladı. Salona döndüğünde Aysel Hanım endişeyle sordu:
— “İyi misin kızım?”
— “İyiyim Aysel teyze, boğazıma ceviz kaçtı galiba,” dedi geçiştirmek için.
Kadınlar pazardan aldıkları şeyleri gösterirken Aysel küçük bir paket çıkardı çantasından.
— “Mevsim, bunu görünce aklıma sen geldin. Umarım beğenirsin.”
Mevsim şaşkın ama mahcup bir şekilde gülümsedi.
— “Ne gerek vardı Aysel teyze... Zahmet etmişsiniz.”
Paketi açtı. İçinden taşlarla süslenmiş, gelincik figürlü bir kolye çıktı. Mevsim’in gözleri parladı.
— “Aysel teyze! Çok teşekkür ederim. Gelincik çiçeğini çok severim... Sanki içimi okumuşsun,” diyerek boynuna sarıldı.
O an aralarında görünmez bir bağ oluşmuştu. Sıcacık bir bağ...
O gece Mevsim sabaha kadar uyuyamamıştı. Özgü’yü aramış, konuyu dolandırarak ağzını yoklamış ama hiçbir şey belli etmemek için kendine söz vermişti.
Mert’le de konuşmuştu. Mert, Mevsim’deki değişikliği fark etmişti ama ağzından laf alamamıştı.
Gece çizim yaptı, sonra balkona çıktı. Elinde kahvesiyle İstanbul’un sessizliğine daldı. Bu zamanlar mahallenin en güzel hâliydi. Hafif bir rüzgâr, sararmış yapraklar… Boğazdan gelen serinlik. Her şey romantik ama içi darmadağındı.
Kafasını yana çevirdi. Yan balkona baktı.
Belki de bir umut, güzel bir başlangıç düşlemişti Rüzgâr’la...
Ama şu an tek hissettiği hayal kırıklığıydı.
Instagram’a girip Rüzgâr’ı aradı. Ama bulamadı.
Bir umut daha eksildi içinde.
Kahvesinden son bir yudum aldı.
Sonra başını yastığa koydu.
Ve duygularını kısa süreliğine unutturan o derin uykuya doğru gözlerini kapadı…
Sabah kapının çalmasıyla uyandı Mevsim.
— “Ah anne ya, anahtarını mı unuttun? Ne yaptın böyle, uykunun en güzel yerindeydim.”
Pijamalarla kapıyı açtığında adeta yerinde çakılı kaldı. Karşısında, her zamanki yakışıklılığıyla Rüzgâr duruyordu.
Uzun bir sessizlik oldu ama Rüzgâr o sert, duygusuz halinden çok uzaktı; sesinde bambaşka bir ton vardı.
— “Kusura bakma, rahatsız ettim. Annem şehir dışına çıktı, evde yok. Ben de anahtarımı unutmuşum. Yeni taşındığımız için çilingir var mı, onu da bilmiyorum. Size sormak istedim.”
Mevsim üzerindeki şaşkınlığı attıktan sonra,
— “İçeri geçin hocam, ben şimdi annemi ararım, bir çözüm buluruz,” dedi. Üstündeki pijamayı fark edip utanarak askılarını düzeltti.
Rüzgâr hafifçe gülümseyerek,
— “Okul dışında bana hocam demene gerek yok,” dedi.
Mevsim bu beklenmedik samimiyete şaşırmıştı.
— “O kadar resmi konuştun ki, nasıl konuşacağımı bilemedim. Yani, öğretmen gibi değil de...”
Rüzgâr sözünü kesti:
— “İnsan sevmiyormuş gibi,” dedi. İkisi birden kahkahalarla güldü.
Mevsim biraz şaşkın ama hoşnut,
— “Ben babamı arayıp sorayım. Hem çay suyu koyup geleyim. Kahvaltıya bana eşlik eder misiniz?” diye sordu.
Rüzgâr başını hafifçe salladı, gülümsüyordu.
Ne kadar garip gelse de, Mevsim bu durumdan biraz hoşlanmıştı. Gülerek arkasını döndü ve içeri girdi.
Çayı koyup odasına yönelirken göz ucuyla salonda oturan Rüzgâr’a baktı. Konsolun üzerinde duran eski fotoğraflara göz gezdiriyor, hafifçe gülümsüyordu. O an Mevsim’in içinde belli belirsiz bir kıvılcım belirdi; sıcak ve yavaşça yayılmaya başlayan bir kıpırtı…
Üzerine her zamanki gibi sade bir tişört ve şort geçirip saçlarını tepesinden gelişi güzel topladı. Hafif adımlarla mutfağa geçip kahvaltı hazırlamaya başladı. Normalde de özenirdi Mevsim, ama bu sabah başka… Bu sefer elleri daha heyecanla, kalbi daha hevesle çalışıyordu.
Domateslerin kabuklarını soyup ince ince doğradı. Haşlanmış yumurtaları özenle yuvarlak dilimlere ayırdı. Zeytinlerin üzerine biraz kekik, bir tutam pul biber serpti. Sonra aklına Aysel Hanım’ın sabah söyledikleri geldi. Dondurucudan börekleri çıkarıp fırına koydu. Birkaç dilim kek de ekledi kahvaltı sofrasına, en güzellerinden... Artık her şey yavaş yavaş hazırdı.
Telefonunu alıp annesini aradı.
— Alo anne? Rüzgâr kapıda kalmış, Aysel teyze de evde değilmiş. Bildiğimiz bir çilingir var mı?
— Hüseyin Abi var kızım, numarasını atayım size ama… Hafta sonu ya, açık olmayabilir. Baştan söyleyeyim, dedi annesi.
— Bu arada… Neredesiniz siz? Sabah kalktım, göremedim seni.
Bahar Hanım’ın sesi kahkahayla karışık geldi:
— Babanla tatile çıktık kızım, haber vermiştik ya hani. Unuttun sen yine!
Bir anda içi hafifledi Mevsim’in. En azından rahat olabilirdi bu hafta sonu. Gülümsedi:
— Haa evet evet, hatırladım. İyi tatiller anneciğim...
Telefonu kapattıktan sonra salona geçip olanları Rüzgâr’a anlattı. Hemen çilingiri aradı Rüzgâr. Birinin şehir dışında olduğunu öğrendi, diğeri ise telefonu bile açmadı. Sıkıntılı bir şekilde derin bir nefes alıp kapattı telefonu. Yüzünde kararsız ve tedirgin bir ifade vardı.
— Ulaşamadım kimseye. Şimdi ne olacak? diye sordu gözleri Mevsim’e takılı kalmış halde.
Mevsim, bu hâlini görünce hafifçe gülümsedi. İçinden bir yerden cesurca bir cümle geldi:
— Burada kalırsın, olmaz mı? Annemler yok zaten bu hafta sonu. Merak etme... Hem... yemem seni.
Rüzgâr bir an durdu. Göz göze geldiler. Havanın içinde bir şey asılı kaldı o an; söylenmemiş cümleler, yutulmuş heyecanlar...
Rüzgâr, Mevsim’in "Yemem seni" sözlerini düşündükçe hafifçe gülümsedi ama bir şey demedi. Sessizce salonda oturduğu koltuktan kalkıp mutfağın kapısında durdu. O an Mevsim de tam sofraya son dokunuşları yapıyordu. Masadaki renkler canlıydı; domatesin kırmızısı, yumurtaların sarısı, zeytine düşen kekik kokusu…
— Yardım edeyim mi? diye sordu Rüzgâr, eliyle bir tabak uzatarak.
— Gerek yok, hemen hazır zaten... Ama istersen suyu koyabilirsin, dedi Mevsim, gözlerini kaçırarak.
İkisi de masaya oturduklarında bir an sessizlik oldu. Ne konuşulacağını bilemediler. Mevsim, çaydan iki ince belli bardağa çay doldururken kendi kendine sinirlenmeye başlamıştı: "Neden bu kadar gerildim ki? Rahat ol, misafir sadece, Rüzgâr bu… sadece…"
Ama ‘sadece’ değildi işte.
Rüzgâr ilk lokmasını aldıktan sonra başını kaldırıp ona baktı:
— Kahvaltı hazırlamakta bayağı iyisin… Hatta şaşırdım diyebilirim. Domateslerin kabuğunu bile soymuşsun. Kimse yapmaz artık bunu.
Mevsim, küçük bir kahkaha attı:
— Ben klasikçiyimdir. Kahvaltıda özen sevdiğim bir şey... Hem zaten… bugün içimden geldi, sanırım.
Bir an durduktan sonra ekledi:
— Belki senin için gelmiştir.
Söylediği an gözleri büyüdü. Ne yaptın Mevsim? Bunu gerçekten söyledin mi şimdi? diye içinden kendine söylenirken Rüzgâr’ın yüzünde fark edemediği bir ifade belirdi.
Rüzgâr şaşkın ama yumuşak bir sesle konuştu:
— Benim için mi?
Mevsim toparlamaya çalıştı hemen:
— Yani… hani… misafir geldiyse, o gün biraz daha farklı olur ya… Onun gibi bir şey işte.
Gülümsedi ama gözlerini tekrar çaya çevirdi. O sırada içeriden fırının "dınnn" sesi geldi. Mevsim yerinden fırlayıp börekleri çıkardı. Arkasını dönmesi iyi oldu, yanaklarının kızardığını Rüzgâr görmedi.
Ama Rüzgâr, o an onun ne kadar içten, ne kadar gerçek olduğunu düşündü. Sessizliğini bozmadan, sadece onu izledi.
Mevsim, börekleri fırından çıkarıp tabağa dizdi. Dışı çıtır, içi sıcacık… Yanına da sabah erkenden hazırladığı kek dilimlerini ekledi. Masaya getirdiğinde Rüzgâr bir an gözlerine inanamadı.
— Börek de mi var?… Bir de kek? Şaka yapıyorsun sanırım, dedi gözlerini kısarak ama gülümseyerek.
Mevsim, mahçup bir ifadeyle omzunu silkti:
— Aysel teyze söyledi, Rüzgar çok sever çok ortak noktanız var dedi. Ben de düşündüm, madem kapı açıldı… sofrada da biraz samimiyet olsun.
Rüzgâr, kekin bir dilimini alıp tadına baktı. Çatalla ağzına götürdüğünde yüzündeki ifade bir anda değişti. Gerçekten şaşırmıştı. Abartısız, samimi bir şekilde:
— Bu… gerçekten çok güzel olmuş. Bu kekin içine ne koydun sen? Tarçın mı, bir de… portakal kabuğu gibi bir tat geliyor?
Mevsim, gözleri parlayarak gülümsedi:
— Hıh, evet. Annemin tarifi. Biraz portakal kabuğu rendesi, biraz da sevgi tabii.
Rüzgâr’ın yüzünde yumuşacık bir tebessüm belirdi. Masanın iki ucunda oturuyorlardı ama aralarındaki mesafe yavaş yavaş eriyordu sanki. Tabaklar arasında değil, kelimeler arasında bir sıcaklık yayılıyordu. Rüzgâr böreğe uzandı, sonra tekrar Mevsim’e baktı:
— Biliyor musun? Uzun zamandır biri benim için kahvaltı hazırlamadı. Hele böyle… içten ve özenli bir sofrayı. Teşekkür ederim.
Mevsim’in boğazına bir şey düğümlendi. Gözleri parladı ama bakışlarını çayına kaçırdı:
— Rica ederim… Afiyet olsun.
Tam o sırada…
"Ding dong!"
Kapı zili ansızın çaldı. İkisi de bir anda başlarını çevirdi.
— Haydaaa… Kim olabilir ki bu saatte? dedi Mevsim hafif panikle.
Rüzgâr da duraksadı:
— Çilingirse geç kaldı biraz. Yoksa Annem mi döndü?
İkisi de aynı anda yerlerinden kalktı ama göz göze geldiklerinde küçük bir gülümseme aralarında kaldı. Sanki o birkaç dakikalık sıcaklık kesintiye uğrasa da… tamamlanmamış bir şey vardı ortada. Yarım kalmış bir tebessüm gibi...