"GİZLİ AŞIK"

1614 Words
Rüzgâr yerinden bile kıpırdamadı önce. Gözlerini kısarak kapıya baktı. Sonra sandalyesini itti, hiçbir şey demeden yürüdü. Mevsim’in yüreği, yavaş yavaş sıkışmaya başlamıştı sanki. Ayakta kalakaldı… O birkaç saniyelik sessizlik, bir ömre bedeldi. Kapı açıldı. Ve karşısında o kadın belirdi. Uzun boylu, dikkat çekici güzellikte… Simsiyah mini eteği, düzgün fönlü saçları, kırmızı ruju… Sanki biri özel olarak bu sahneye dekora etmiş gibiydi. Kadın gülümsedi. "Ben geldim…" dedi, sesi bile itici bir sevimlilikteydi. "Sen, nerden nasıl?" yüzündeki şaşkınlık ve nefret karışımı ifadeyle bakıyordu Rüzgâr kadına... Rüzgâr’ın yüzü aniden gerildi. Çenesini sıktı, bakışları karardı. Göz ucuyla Mevsim’e baktı, ama sanki yokmuş gibi… “Gidiyoruz.” dedi sadece. Tek kelime. Ne bir açıklama, ne bir izah. O çok sevdiği sabahın, o kahvaltı masasının üstünü çizdi bir anda. Kadının koluna dokundu, birlikte çıkmaya başladılar. Kadın salona şöyle bir göz attı. Mevsim'le göz göze geldi. İçten içe küçümseyen o bakış... Ve Mevsim’in içinde bir yer buz kesti. Kapı kapandığında arkasında kalan tek şey sessizlikti. Ve içinde yankılanan o kelime: “Gidiyoruz.” --- Mevsim, öylece kalakaldı salonda. Sıcaklık bir anda çekilmiş gibiydi evden. Sobası sönmüş bir evin ortasında donmuş gibi hissetti. Yutkundu. Boğazında düğüm vardı. Ne yaşadığını bile anlayamadan masaya döndü. Böreklere dokunmadı. Kekin tadı kaçmıştı zaten. Sessizce sofrayı topladı. Bulaşıkları yıkadı. Sonra evi süpürdü, yerleri sildi. Ama hiçbir temizlik içindeki dağınıklığı toparlayamadı. O gün Rüzgâr’dan tek bir haber gelmedi. Mevsim bekledi. Saat başı pencereye baktı. Ama o da bir yerde gururuna yenildi, telefonu eline alamadı. Kendini çizim masasına attı sonra. Birkaç eskiz yaptı. Ama kalem bile elinde huzursuzdu. Çizgiler, duygularını taşıyamıyordu artık. Gece erkenden hazırlandı, yarın okula gitmek için… Bu sefer arabayı aldı. Sırf Rüzgâr'ı görmemek için erkenden çıktı evden. Ama unuttuğu bir şey vardı. Bugün Rüzgâr’ın dersi vardı. Ve o sınıfa girdi. Ne dün sabahın kahkahaları vardı gözlerinde, Ne Mevsim’in yüzüne bir bakış… Sanki hiç tanımamış gibiydi. Sanki yabancıydılar. --- Ders bittiğinde Mevsim kendini zar zor toparladı. Doğruca eve gitmek istiyordu ama… içi içini yiyordu. Ve bir anda karar verdi. Öğrenci işlerine gitti. Sözde bir proje için, hocasının iletişim bilgilerini istedi. Numarayı aldığında kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Eve döndü. Rüzgâr’dan hâlâ ses yoktu. O da artık susmak istemiyordu. Numarayı kaydederken uzun uzun düşündü: "Lodos Rüzgârı." Sıcak gibi görünür ama bazen öyle sert eser ki, camı çerçeveyi indirir. Numarasını gizleyerek yazdı. "Neden bu kadar sert eser lodos? Halbuki sıcaktır havası ama korkutur da…" Mesajı attı. Balkona çıktı. Rüzgâr’ın odasının ışığı yanmıyordu. Gecenin sessizliğiyle birlikte umut da sönüyordu içinde. Derken telefon titredi. “Kimsin?” Kalbi küt küt attı. Ama durmadı. Yazdı. “Bir rüzgâr aşığı, meraklısı diyelim… Gönlü bir lodosa düştü ama korkuyor onun sert tavırlarından.” Bekledi. Birkaç dakika sonra cevap geldi. Soğuk ama içinde bir çatlak vardı. “Gizli aşık moodu diyorsun demek? Ama rüzgâr bu ara lodos değil de, fırtına misali karışık biraz…” Mevsim telefonu avucunda sıktı. Kalbi bir yandan umutla kıpırdıyor, bir yandan kırılmanın en dibinde. Mevsim içini çekti. Parmakları ekrana istemsizce yazmaya başladı: “Fırtınaların ardından hep bir durgunluk gelir derler. Belki biraz da sükûneti hak etmiştir bu gönül.” Bir süre sessizlik oldu. Mevsim mesajı fazla mı duygusal buldu? Tam silecekti ki telefon titredi. "Hak etmek... zor kelime. Bazen birileri hak etmediğin şeyleri yüklüyor omuzlarına. O zaman sert esmeyi öğreniyorsun." Mevsim bir anda kendi duygularını unuttu. Sanki onunla değil, içindeki bir yarayla konuşuyordu Rüzgâr. “Peki hiç… biri o yükleri almayı teklif etti mi? Yani, sadece dinlemeyi? Yanında kalmayı?” Gelen cevap kısa sürdü bu kez: "Etti. Ama sonra kaçtılar. İnsan en çok, 'kalırım' deyip gidenlerden yoruluyor." Kalbinde bir şey kırıldı Mevsim’in. Çünkü o gitmeye hiç niyetli değildi… “Ben kalırım.” Yazdı ama göndermedi. Sildi. Onun yerine daha temkinli bir şey yazdı: “Bu rüzgârın bir kıyıya vurmasını bekleyen biri var, o da yorgun ama hâlâ burada.” Gecenin sessizliği bir süre daha devam etti. Sonra gelen mesaj onu hem şaşırttı hem de içini titretti: “Sen kimsin gerçekten? Bu kadar tanıdık… ama hiç bilmediğim gibisin.” Mevsim, dudaklarında buruk bir tebessümle başını yana eğdi. “Tanıdık olmak için aynı evren de yaşamak yetiyor bazen. Kim olduğumu zamanla anlarsın. Sadece lodosu değil, serin bir meltemi de hak ediyorsun belki.” O gece konuşma burada kaldı. Ne bir ad, ne bir yüz… sadece kelimeler vardı. Ama o kelimeler, Mevsim’in içini ısıtmıştı. --- Ertesi sabah, Mevsim yine erkenden okula gitti. Bu defa tedirgin değil, başka bir duyguyla... Rüzgâr sınıfa girdiğinde yine aynıydı. Soğuk, mesafeli, sert… Mevsim’in yüzüne bakmadı bile. Sanki o mesajları atan o değilmiş gibi, Sanki gecenin yarısı içini döken adam yokmuş gibi. Ama Mevsim, artık o bakışların ardında başka bir şey olduğunu biliyordu. Ve o buzun altındaki kırıkları… Sabırla çözmeye kararlıydı. Dersin son dakikalarıydı… Mevsim, karşısında tahtaya bir şeyler yazan ama gözlerinde hep uzaklara bakan Rüzgâr’a baktı. Ne konuşmaları, ne kahkahaları, ne gizli mesajları vardı şimdi… Yine o buz gibi hâli. Yine yüzüne bile bakmıyordu. Defterini kapatırken parmakları telefonuna kaydı. Kalbi hafif çarparak yazdı: “Ne zaman çıkaracaksın bu ciddi maskeyi? Gülerken gamzelerin çıkıyor halbuki… Bir erkeğe en çok yakıştırdığım şeydir gamzeleri.” Mesajı attıktan sonra dersi bitiren zil çaldı. Kalbi sıkışmıştı, cevap gelecekti belki... Belki bir tebessüm, belki bir imâ... Ama hiçbir şey olmadı. Rüzgâr göz ucuyla bile bakmadı. Çantasını alıp sınıftan çıktı. Mevsim'in içi sızladı. O mesajı attıktan sonra gelen bu sessizlik... Görmüş olmalıydı. Ama cevap vermemeyi seçmişti. Özgü ve Mert’e hafif bir tebessümle veda etti. "Ben eve geçiyorum, biraz yorgunum." Sesindeki düşüşü fark ettiler ama üstelemediler. Kapıdan çıktığında şehir sanki onun içini biliyormuş gibi ağlıyordu. Sicim gibi yağan yağmur Sanki onun gözyaşlarını gizlemek için inmişti gökyüzünden. Şemsiye almamıştı. Bile bile... Yağmurda yürümek bazen en çok acıyı temizlerdi. Adımlarını hızlandırırken gözyaşları yanaklarına karıştı. İçi paramparça olmuştu. Kalbinde bir yer, kırılmıştı yine sessizce. Tam köşeyi dönerken başına bir şemsiye kondu. Islak kirpiklerinin arasından baktığında Mert’in sıcacık gülümsemesini gördü. Ona hiç ihtiyaç duyduğunu söylememişti ama Mert anlamıştı işte. Sessizce boynuna sarıldı. Başını Mert’in omzuna gömdü, sessizce ağladı. O sırada biraz geride, Binaların gölgelerinde bir bakış saplandı üzerlerine. Rüzgâr’dı. Orada öylece durmuş, donakalmıştı. Mert’in yüzünde oluşan gamzeyi görünce İçine ince bir hançer saplandı. Gamze… Mevsim’in mesajındaki o cümle. “Bir erkeğe en çok yakıştırdığım şeydir gamzeleri.” Kendini aptal gibi hissetti. Kalbinde kıskançlıkla karışık ağır bir hüzün yayıldı. Öylesine derin bir duvar ördü ki içine, Bir daha asla kimse geçemeyecek gibiydi. --- Mert, Mevsim’i eve bıraktı. "Her şey geçer, ama sen güçlü kal ne olduğunu da anlatmıyorsun ama toparlan lütfen," dedi veda ederken. Mevsim yalnız kalınca sıcak bir duş aldı. Ama su, içindeki soğukluğu silemedi. Gece olmuştu. Bir kahve aldı eline, Balkona çıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutluydu. Tam o anda telefon titredi. “Sevmek istediğin kişinin başkasının gamzesine baktığını görünce, vazgeçmek istiyor insan. Sen hiç… vazgeçmek zorunda kaldın mı?” Elindeki fincan titredi. Kalbi, sesi çıkmadan kocaman bir yankı yaptı içinde. Başını kaldırıp karşı balkona baktı. Rüzgâr oradaydı. Göz göze geldiler. Bir süre… İki yabancı gibi değil, İki yara gibi baktılar birbirlerine. Ama sonra, Mevsim başını çevirdi. Gözleri dolmuştu. İçeri girdi ve eline telefonu aldı. Parmakları titreyerek yazdı: “Başkasına gülmesini istemiyorsan, kendinden ödün vermelisin belki de. Bu kadar sert esersen, dal kırılır… çiçek solar. Hele ki bir gelincikse bu… Paramparça edersin onu.” Gönder tuşuna bastı. O gece balkona bir daha çıkmadı. Ama o mesaj… Rüzgâr’ın içine buz gibi saplandı. Çünkü belki de… Gerçekten bir gelinciği, sırf kendini koruyacağım derken kırıyordu. Sabah uyandığında her gün yaptığı gibi Rüzgârdan kaçmak için erken çıkmak istedi evden ama biraz daha toparlanmış bir şekilde güzelce hazırlandı. Gözü Aysel hanımın aldığı gelincik kolyesine takıldı ve hemen alıp boynuna taktı. Bu gün daha pozitif uyanmıştı Mevsim, saçlarını kıvırmış, hafif bir makyaj yapmış , üzerine yeşil , hemen dizlerinin üzerinde biten bir kalem elbise giyinmişti. En son parfümünü de sıktı çantasını da alıp çıktı evden... Yürüyerek gitmek istedi okula, bugün bahardan kalma güzel bir hava vardı. Biraz yürüdükten sonra yanında bir araba durdu. O, Rüzgârdı... " Günaydın, okula gidiyorsan beraber gidelim mi?" dedi o tok sesiyle. Yüzünde sıcacık bir gülümseme vardı. Birşey demedi Mevsim nazikçe başını aşağı yukarı salladı ve ön koltuğa oturdu. Rüzgâra kızgındı ama onu o kadar çok görmek istiyordu ki bu fırsat kaçmazdı. "Nasılsın Mevsim? " diye sordu rüzgsr öğrenmek istediği birşeyler vardı belli ki . "İyiyim, hocam " dedi soğuk bir sesle. " Dün eve giderken Mert'le seni gördüm üzgün gibiydin" Mevsim ne öğrenmek istediğini anlamamıştı ama eğer sinir etmek istiyorsa bu bir fırsattı. " Yok hocam iyiyim, ıslanmıştım da mert yardım etti eve giderken" dedi Mevsim. " Gören sevgili olduğunuzu sanır çok yakınsınız sanırım" . İşte istediği koz eline geçmişti Mevsim'in. "Canımdır benim Mert." sevgi dolu söylediği sözler kalbine saplanıyordu Rüzgâr'ın... Rüzgâr gizli mesaj atan kişinin dediği şeyi hatırladı. " Bir arkadaşım erkeğe en çok yakışan şeyin gamzeleri olduğunu söyledi. Mert'in de gamzeleri var dikkat ettim de. Sana bakarken gülünce çok belli oluyor" dedi Rüzgâr. Ve bingo istediğini almaya başlamıştı Mevsim. " Çok güzel güler Mert arkadaşınız haklıymış hocam bence de erkeğe en çok gamzesi yakışır hele de güldüreni varsa. " dedi. Rüzgâr bozulmuştu Mevsim'in söylediklerine ama çaktırmadı... Okula çok yaklaşmıştılar artık. Bozulduğunu belli etmeliydi Rüzgâr ama kıskandığını asla, o yüzden. "Bana okul dışındayken hocam diye hitap etmene gerek yok demiştim Mevsim, resmiyet olmasın aramızda komşuyuz biz..." dedi sistemle ama Mevsimin hoşuna gitmeye başlamıştı bu iş. " olsun hocam resmiyet iyidir, daha o kadar samimi de değiliz sizinle zaten, ileride belki o da samimiyetimizin dozuna göre hallederiz" dedi ve " okula girmeden ineyim hocam ben yanlış anlaşılmasın" diyip araba durur durmaz indi Mevsim başıyla selam verip okula girdi... Rüzgârın ise gözüme çarpan Mevsimin boynunda ki gelincik kolyesiydi... Anında acaba mı diye düşündü. Mevsim içeri girer girmez öğrencilerin uğultuları fısıltıları dikkattini çekti ama nedenini anlayamadı... O sırada Özgü koşa koşa Mevsim'e doğru geliyordu. " Kanka şuna bak resmen şok oldum" dedi. Ve Mevsim'in umut kırıntıları ne zaman artsa peşine bir bir azalıyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD