Hayal Kırıklığı
LAL
Ben Lal.
Okulun güzel ama sessiz, çalışkan kızı.
Güzellik dediysem de bunu kendini övmeyi seven, aynanın karşısına geçip saatlerce kendine hayran hayran bakan kızlardan olduğumu düşünmeyin. Ben yalnızca nasıl göründüğümü biliyordum. İnsanların bakışlarından, koridorlarda yanımdan geçerken başını ikinci kez çevirenlerden, arkadaşlarımın yıllardır söylediği şeylerden insan ister istemez kendisi hakkında birkaç şey öğreniyordu. Saçlarım doğuştan sarıydı. Boya kutusunun kapağında görülen o yapay sarılardan değil; güneşte bazı yerleri bal rengine dönen, gölgede daha açık görünen doğal bir sarı. Üstelik dümdüz de değildi. Kendiliğinden dalgalanır, bazı günler iyice kıvrılırdı. Kalçalarıma kadar uzanan saçlarımla baş etmek bazen tam bir işkenceydi ama kestirmeye de kıyamazdım. Gözlerim yeşildi. Öyle belli belirsiz, ışığa göre rengi değişen bir yeşil değil. Keskin, ilk bakışta fark edilen bir yeşil. Uzun kirpiklerim de onları olduğundan daha büyük gösterirdi. Kıvrımlı bir bedenim vardı ve dışarıdan bakıldığında dikkat çekebilecek bir kız olduğumun farkındaydım. Ama bunların hiçbiri benim doğru insanları seçebildiğim anlamına gelmiyordu. Hatta bu konuda özel bir yeteneğim olduğunu bile söyleyebilirdim. Nerede yanlış insan varsa onu bulmakta üstüme yoktu. Ve hayatımda bunun en büyük kanıtının bir adı vardı. Kerem. Üç yıllık gizli sevgilim. Evet. Üç yıl. Dile kolay. Bir insanın hayatından üç yıl geçtiğinde geriye dönüp bakınca ne kadar uzun olduğunu ancak anlayabiliyordu. Üç doğum günü, üç yaz, üç kış, onlarca sınav, yüzlerce okul günü, mesajlar, gizli buluşmalar, kimsenin görmediği bakışlar… Ve bütün bunların sonunda hâlâ okulda yan yana yürüyemediğim bir sevgilim vardı. Kerem okulun popüler çocuğuydu. Nereye gitse çevresinde insanlar olurdu. Arkadaşları, onu tanıyanlar, tanımadığı hâlde tanışmaya çalışanlar… Koridorda yürüdüğünde bile insanların dikkatini çekmeyi başarırdı. Ben ise bunun tam tersiydim. Derslerimi yapar, arkadaşlarımla vakit geçirir, kimsenin hayatına gereğinden fazla karışmadan kendi hâlimde yaşardım. Belki de bizi ilk başta birbirimize çeken şey buydu. O kalabalığın ortasındaydı. Ben kenarında. Ama bir şekilde üç yıl önce yollarımız kesişmişti. Sonra da kimsenin bilmediği bir ilişki başlamıştı. İlk zamanlarda gizli olması bana bile heyecanlı gelmişti. Ders arasında kimsenin görmediği birkaç saniyelik bakışlar… Telefonuma düşen mesajlar… Herkesin içinde birbirimizi tanımıyormuş gibi davranıp akşam saatlerce konuşmalar… Bazen aynı ortamda olup yan yana gelememek bile tuhaf bir oyun gibiydi. Sonra aylar geçti. Bir yıl oldu. İki yıl oldu. Üçüncü yıla girdik. Ve insan bir noktadan sonra sevgilisinin elini tutabilmek için etrafına bakmak istemiyordu. Kerem ilişkimizi gizlemek istemişti. Sebebi de bana göre mantıklıydı. En azından o zaman öyle düşünmüştüm. Okulda çok fazla insan onu tanıyordu ve hakkındaki her şey konuşuluyordu. Benim de o dünyanın içine çekilmemi istemediğini söylemişti. İnsanların üstüme geleceğini, hakkımda konuşacağını, bana rahatsızlık vereceklerini düşünüyordu. Beni korumak istemişti. Ben de inanmıştım. Neden inanmayacaktım ki? Seviyordum. İnsan sevdiği birine güvenmek için sürekli kanıt aramıyordu zaten. Onun söylediğine inanıyor, söylediklerinin arkasında başka anlamlar aramıyordu. Ben de susmuştum. Kerem korumak istiyorsa korunurdum. Kerem biraz daha bekleyelim diyorsa beklerdim. Nasıl olsa bir gün bitecekti bu gizlilik. İşte o günün geldiğini sanıyordum. Bugün. Bugün nihayet sevgilimin elini herkesin içinde tutabilecektim. Bugün biri yanından geçip Kerem’e gereğinden uzun baktığında içimden sinir olmak yerine eline uzanıp parmaklarımı parmaklarına geçirebilecektim. Bugün ona sarılmak için boş koridor aramayacaktım. Bugün Kerem benim sevgilim olduğunu saklamayacaktı. Çünkü lise bitmişti. Ve ben bir hafta sonra İstanbul’a gidiyordum. Seçkin Dorukhan Üniversitesi’ni kazanmıştım. Sonuç ekranında okulun adını ilk gördüğüm an birkaç saniye ne yapacağımı bilememiştim. Sonra tekrar tekrar kontrol etmiştim. Yanlış mı okuyorum, başka birinin sonucuna mı bakıyorum diye insan aptalca şeyler düşünüyordu böyle anlarda. Ama hayır. Gerçekti. Kazanmıştım. İstanbul’a gidiyordum. İzmir’den ayrılıyordum. Ve en önemlisi… Kerem henüz bilmiyordu. Ona özellikle söylememiştim. Çünkü bu gece benim için iki güzel haberin gecesi olacaktı. Kerem ilişkimizi açıklayacaktı. Ben de ona Dorukhan Üniversitesi’ni kazandığımı söyleyecektim. Uzaklık meselesini sonra konuşurduk. Elbette kolay olmayacaktı. İstanbul başka şehir, İzmir başka şehir… Ama üç yılı gizli saklı geçirebilmişsek bunu da başarabileceğimize inanıyordum. İnsan mutlu olduğunda geleceğin kötü ihtimallerini düşünmüyordu zaten. Ben de düşünmüyordum. O akşam tek düşündüğüm şey Kerem’di. Ve yeni hayatım. Üzerimdeki toz pembe mini elbiseyi bir kez daha düzelttim. Aynanın karşısında kaçıncı kez kendime baktığımı bilmiyordum. Normalde bu kadar hazırlanan biri değildim. Saçımı yapar, hafif bir makyaj sürer çıkar giderdim. Ama bugün normal bir gün değildi. Mezuniyet balosuydu. Üstelik hayatımda ilk kez Kerem’le aynı salonda bulunup onu uzaktan izlemek zorunda kalmayacağımı düşünüyordum. Saçlarımı tamamen toplamamıştım. Doğal dalgalarını olduğu gibi bırakmış, ön taraftan yalnızca iki tutamı alarak arkada birleştirmiştim. Geri kalanı omuzlarımdan aşağı dökülüyordu. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirirken aynadaki görüntüme baktım. Heyecan yüzümden okunuyordu. Bunu gizlemenin hiçbir yolu yoktu. Dudaklarım sürekli istemsizce yukarı kıvrılıyor, sonra kendi kendime gülümsediğimi fark edip toparlanıyordum. Kalbimse daha evden çıkmadan olması gerekenden hızlı atıyordu. Bundan sonra mutluluk vardı. Öyle düşünüyordum. Gizli saklı görüşmeler yoktu. Telefon ekranına adı düştüğünde yanımdakiler görmesin diye telefonu ters çevirmek yoktu. Okulda bir kız onunla konuşurken kıskançlığımı içime atmak yoktu. Kerem’in yanında durup hiçbir şey hissetmiyormuşum gibi yapmak yoktu. Bundan sonra istersem elini tutacaktım. Bir kız onunla fazla samimi konuştuğunda yanına gidip elimi koluna dolayabilecek, tek kelime söylemeden bile bu adam benim diyebilecektim. Bu düşünce bile beni çocuk gibi mutlu ediyordu. İnsan bazen ne kadar azına razı olduğunu sonradan fark ediyordu. O akşam ben yalnızca sevgilimin elini insanların önünde tutabilecek olmaktan bile mutluydum. Bana çok büyük bir şeymiş gibi geliyordu. Belki de üç yıl boyunca yapamadığım için. Son kez rujumu kontrol ettim. Küçük çantamı aldım. Aynaya bir daha baktım.
“Tamam Lal,” diye mırıldandım.
Hazırdım. Hem baloya… Hem Kerem’e… Hem de yeni hayatıma. En azından öyle sanıyordum. Çünkü insan bazen hayatının değişeceği anlara hazırlanırken değişimin düşündüğü yönden geleceğine o kadar inanıyordu ki başka ihtimalleri hiç görmüyordu. Ben de görmemiştim. İzmir’i akşam yavaş yavaş ele geçirirken baloya geldiğimde heyecanım daha da artmıştı. Binanın dışından bile içerideki müziğin basları duyuluyordu. Kapının önünde insanlar vardı. Kimi fotoğraf çekiliyor, kimi arkadaşlarını bekliyor, kimi daha içeri girmeden gülüşüp bağırıyordu. Mezuniyet. Bitmişti. Yıllardır her sabah geldiğimiz okul, bitmek bilmeyen dersler, sınavlar, teneffüsler, öğretmenler… Birkaç saat sonra bunların hepsi geçmiş olacaktı. İçeri doğru yürürken topuklarım zeminde küçük sesler çıkarıyordu. Kapıdan geçtiğim an müzik daha yüksek geldi. Konuşmalar birbirine karışıyordu. Parfüm, sigara ve alkol kokusu aynı havada birbirine karışmıştı. İnsanların kahkahaları müziğin arasından yükseliyor, kalabalığın uğultusu salona yayılan şarkıya eşlik ediyordu. Bir an olduğum yerde durdum. Gözlerim kalabalığın arasında onu aradı. Uzun sürmedi. Kerem’i bulmak hiçbir zaman zor değildi zaten. İşte oradaydı. Salonun biraz kenarında arkadaşlarıyla birlikte duruyordu. Üzerinde siyah takım vardı. Onu gördüğüm an yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu. Sanki üç yıldır sevgilim değilmiş gibi hâlâ gördüğümde aynı şeyi hissedebiliyordum. Kalbimin hızlanması… Karnımda oluşan o anlamsız heyecan… Bakışlarımı başka yere çevirmekte zorlanmam… Bana göre salonun içindeki herkes silikleşiyor, Kerem daha belirgin hâle geliyordu. Arkadaşlarıyla heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuşuyorlardı. Birisi bir şey söylüyor, diğeri gülüyor, Kerem arada başını iki yana sallıyordu. Ne konuştuklarını bulunduğum yerden duyamıyordum. Ama bir an aklımdan geçen düşünce beni daha da heyecanlandırdı. Belki de beni konuşuyorlardı. Belki sonunda arkadaşlarına anlatmıştı. Belki bu geceyi onlara söylemişti. Belki birkaç saat sonra yanıma gelip herkesin içinde elimi tutacaktı. Saçma bir şekilde avuçlarımın terlediğini hissettim. Üç yıldır birlikteydik. Ama o anda sanki Kerem’le ilk kez konuşacakmışım gibi heyecanlanıyordum. Onun arkadaşları benim Kerem’e olan ilgimi zaten bilirlerdi. Daha doğrusu bildiklerini sanırlardı. Okulda Kerem’den hoşlandığım neredeyse sır değildi. Ben bunu özellikle açıklamamıştım ama bazı şeyleri saklamak mümkün olmuyordu. Bakışlar insanı ele veriyordu. Kerem yanımdan geçtiğinde istemsizce ona bakmam… Birisi onun adını söylediğinde dikkatimin oraya kayması… Belki de her şey yüzümden okunuyordu. Arkadaşları da benim Kerem’e tutulduğumu düşünüyordu. Fakat işin komik tarafı, onların bildiğine göre Kerem bana yüz bile vermiyordu. Arada bununla dalga geçtiklerini bile duymuştum.
“Lal yine Kerem’e bakıyor.”
Bazen gülüp geçmiş, bazen sinir olmuştum. Çünkü gerçeği bilmiyorlardı. Kerem bana yüz vermiyor değildi. Kerem üç yıldır benim sevgilimdi. Onların gözünde tek taraflı aşk yaşayan kızken geceleri Kerem’le saatlerce konuşan bendim. Ve bu gece… Hepsi öğrenecekti. Bu düşünceyle yeniden gülümsedim. Tam o sırada koluma bir el değdi. Bir an irkilerek döndüm.
“N’apıyorsun burada dikilmiş? Bizim masamız şurada.”
Sevinçli ve her zamanki gibi enerjik sesin sahibini görmek için bakmama bile gerek yoktu. Melo. Ben ona Melo derdim. İnsanların çoğu Melisa. Onun koluma girmesine izin verirken kısa bir kahkaha attım.
“Gel hadi.”
Beni çekiştirdi. Ben de onunla birlikte masaya doğru yürüdüm. Ama bedenim Melo’nun peşinden giderken gözlerim hâlâ Kerem’deydi. Bunu fark etmemek mümkün değildi. Melo bir şeyler anlatıyordu. Ben yarısını duyuyor, yarısını kaçırıyordum. Çünkü zihnimin tamamı salonun diğer tarafındaydı. Masamıza oturduğumuzda Kerem hâlâ arkadaşlarıyla birlikteydi. Siyah takımın içinde o kadar yakışıklı görünüyordu ki ister istemez birkaç saniye daha baktım. Sanki bütün gözler ona dönüyordu. Belki bu düşüncem objektif değildi. Sonuçta sevgilimdi. İnsan sevdiğini diğer herkesten daha güzel görüyordu. Ama Kerem’in dikkat çeken biri olduğu gerçeğini ben uydurmuyordum. Bunu okulun yarısı zaten kanıtlıyordu. Önündeki bardağı eline alışını izledim. Bir arkadaşı kulağına eğilip bir şey söyledi. Kerem güldü. Ben de farkında olmadan gülümsedim. Sonra kendime kızdım.
“Lal, kendine gel.”
Kendi kendime söylediğim şeyi kimsenin duymadığına emin olmak için bardağıma uzandım. Bu gece konuşacaktık. Biraz sabredebilirdim. Zaten bütün gece önümüzdeydi. Saatler yavaş ilerliyordu. Ya da bana öyle geliyordu. Müzikler değişti. İnsanlar dans etti. Birileri fotoğraf çekildi. Masamızdaki konuşmalar durmadan başka yerlere savruldu. Melo sürekli bir şeyler anlatıyordu. Ben gülüyor, cevap veriyor, arada bardağımdan içiyor ama birkaç dakikada bir gözlerimi istemsizce Kerem’e çeviriyordum. Ne zaman gelecek? Ne zaman yanıma oturacak? Ne zaman gözleriyle bana bir işaret verecek? Belki de balonun ilerleyen saatlerini bekliyordu. Belki herkesi bir araya toplayacaktı. Belki de bunun daha özel olmasını istiyordu. Aklımdan onlarca ihtimal geçiriyordum. Hepsinin sonunda aynı sahne vardı. Kerem yanıma gelecekti. Elimi tutacaktı. Ve artık saklanmayacaktık. Bazen mutluluğu beklerken insan beklediği her dakikayı ona göre yorumluyordu. Kerem gelmiyorsa doğru anı bekliyordu. Bana bakmıyorsa belli etmemeye çalışıyordu. Arkadaşlarıyla konuşuyorsa herhâlde onları hazırlıyordu. Hiçbirinde kötü ihtimal yoktu. Çünkü ben Kerem’e güveniyordum. Üç yılın sonunda insan sevgilisinden kötülük beklemiyordu. Kaçıncı bardağı bitirdiğimi bilmiyordum. Normalde bu kadar hızlı içmezdim. Ama heyecan yüzünden farkında olmadan bardağıma uzanıp duruyordum. Bir yudum. Sonra bir tane daha. Sanki içtikçe kalbimin hızlı atışı biraz olsun sakinleşecekmiş gibi. Olmuyordu. Hatta aksine yanaklarımın ısındığını hissediyordum. Bir ara telefonuma baktım. Kerem’den mesaj yoktu. Ekranı kapattım. Sorun değildi. Zaten aynı salondaydık. Mesaj atmasına gerek yoktu. Bu gece mesajlarla konuşmayacaktık. Bu gece yanıma gelecekti. Düşünürken bile içimde tatlı bir heyecan oluşuyordu. Bir hafta sonra İstanbul’a gideceğim gerçeğini de ona söyleyecektim. Bu kısmı düşündüğümde mutluluğuma hafif bir endişe karışıyordu. Nasıl tepki verecekti? Üzülecekti büyük ihtimalle. Belki neden daha önce söylemediğimi soracaktı. Ben de sürpriz yapmak istediğimi anlatacaktım. Sonra birlikte bir yol bulacaktık. Hafta sonları… Tatiller… Telefon görüşmeleri… Üç yıl boyunca gizli kalmayı başaran ilişkimizi birkaç yüz kilometre bitiremezdi. En azından ben buna inanıyordum. Hayatımın merkezinde iki şey vardı. Kerem. Ve derslerim. Belki kulağa sıkıcı geliyordu. Ama benim hayatım buydu. Okulda iyi olmak için çalışmıştım. Dorukhan’ı kazanmak için aylarca ders kitaplarının arasında yaşamıştım. Ve bütün o günlerin sonunda yanımda olduğunu düşündüğüm kişi Kerem’di. Yeni hayatıma giderken onu eski hayatımda bırakmak gibi bir düşüncem hiç olmamıştı. Kerem geleceğimin içinde de vardı. Bunu hiç sorgulamamıştım. Belki de insanın en büyük hataları sorgulamadığı şeylerden çıkıyordu. Karşı taraftan yükselen seslerle başımı kaldırdım. Kerem’in bulunduğu masanın çevresinde hareketlilik vardı. Arkadaşlarından birkaçının sesini duyabiliyordum. Melo’nun konuşması bir anda arka planda kaldı. Kerem ve arkadaşları yine bir şeye girmiş gibiydi. Onları yıllardır tanıyan herkes o havayı bilirdi. Bir iddia. Başka ne olabilirdi? Kerem’in arkadaş grubunun klasik eğlencesiydi. Bir şey ortaya atılır, birisi kabul etmez, öbürü daha fazla kışkırtır ve sonunda herkes sonucu görmek için toplanırdı. Daha önce onlarca kez yapmışlardı. Bu yüzden ilk anda önemsemedim. Hatta içimden yine başladılar diye geçirdim. Kerem’in sesi müziğin arasından duyuldu.
“Sessiz olun.”
Sesinin tonu bulunduğum yere kadar gelmişti. Yanındaki arkadaşı kolunu Kerem’in omzuna attı.
“Hadi be oğlum. Seni bekliyoruz.”
Ne olduğunu anlamaya çalışarak baktım. Kerem başını kaldırdı. Bir an göz göze geldiğimizi sandım. Belki de bana öyle gelmişti. Kalbim yeniden hızlandı. Sonra yürümeye başladı. Doğrudan bizim bulunduğumuz tarafa doğru. Nefesimi tuttuğumu fark ettim. Geliyordu. İşte buydu. Beklediğim an. Az önceki iddia belki başka bir şeydi. Belki arkadaşları ilişkimizi açıklaması için onu kışkırtıyordu. Belki… Aklımdan o kadar hızlı şeyler geçiyordu ki hangisinin mantıklı olduğunu ayırt edemiyordum. Sadece Kerem’in bana doğru yürüdüğünü görüyordum. Her adımında kalbim biraz daha hızlı atıyordu. Elimi istemsizce elbisemin üzerine koydum. Yüzümdeki gülümsemeyi durduramıyordum. Birazdan önümde duracaktı. Belki elimi uzatacaktı. Belki herkesin duyacağı bir şey söyleyecekti. Ben de… Kerem bizim masamıza gelmedi. Önümüzdeki masada durdu. Gülümsemem yüzümde dondu. Başımı hafifçe çevirdim. Orada kimlerin oturduğunu biliyordum. Okulun popüler kızı Dora ve arkadaşları. Bir an hiçbir şey anlamadım. Kerem neden onların masasına gitmişti? Belki önce bir şey söyleyecekti. Belki… İnsan gözlerinin önünde gerçekleşen bir şeyi kabullenmek istemediğinde saniyeler içinde ne kadar çok bahane üretebiliyormuş, o gece öğrendim. Kerem Dora’nın önünde durdu. Dora başını kaldırıp ona baktı. Etraftan birkaç kişi daha yaklaştı. Ben ise olduğum yerde taş kesilmiş gibi izliyordum. Sonra Kerem elini uzattı. Dora’yı kendine çekti. Ve kızın dudaklarına yapıştı. Her şey birkaç saniyede oldu. Belki daha bile kısa. Ama benim için zaman durmuştu. Müzik devam ediyordu. İnsanlar konuşuyordu. Birileri bağırdı. Birileri güldü. Ama ben hiçbirini duymuyordum. Kerem’in dudaklarının başka bir kızın dudaklarında olduğunu görüyordum. Başka hiçbir şey yoktu. İlk hissettiğim şey öfke değildi. Keşke olsaydı. Keşke ayağa kalkıp bardağı fırlatacak kadar sinirlenseydim. Keşke bağıracak kadar öfkelenseydim. Öfke insanı ayakta tutabilirdi. Benim hissettiğim şey çok daha kötüydü. Hayal kırıklığı. İçimde bir şey sessizce çökmüştü. Üç yıl boyunca söylediği bütün cümleler aynı anda aklıma geliyordu. Seni korumak istiyorum. İnsanlar üstüne gelir. Biraz daha bekleyelim. Zamanı gelince herkes öğrenecek. Ben beklemiştim. Üç yıl. Bir kere bile insanların içinde elini tutmamıştım. Bir kere bile kızların yanında kıskançlığımı belli etmemiştim. Bir kere bile ilişkimizi açıklaması için olay çıkarmamıştım. Çünkü bana bunu benim için yaptığını söylemişti. Ve ben inanmıştım. Şimdi ise okulun ortasında, herkesin gözü önünde başka bir kızı öpüyordu. Demek başkasını insanların önünde öpmek tehlikeli değildi. Sadece benim elimi tutmak tehlikeliydi. Bu düşünce içimde öyle sert bir yere çarptı ki nefes almakta zorlandım. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Hayır. Burada olmazdı. Ağlayamazdım. Kerem’in önünde hiç ağlayamazdım. Onun arkadaşlarının önünde hiç ağlayamazdım. Dora’nın önünde hiç ağlayamazdım. Boğazım düğümlendi. Yutkundum. Bakışlarımı kaçırmak istiyordum ama yapamıyordum. Dudakları nihayet birbirinden ayrıldı. Etraftaki insanlar daha da yaklaşmıştı. Sesler yeniden kulağıma ulaşmaya başladı. Bağırışlar. Kahkahalar. Islıklar. Birileri bir şeyler söylüyordu. Kerem Dora’nın ellerini tuttu. O görüntü mideme bir ağırlık gibi oturdu. Sonra Kerem’in sesi geldi.
“Dört ay dediniz, dört ay sevgiliyiz. Dahası yok.”
Bir an cümlenin anlamını kavrayamadım. Dört ay? Ne dört ayı? Sevgiliyiz? Kim sevgiliydi? İnsan bazen cevabını bildiği soruları zihninde tekrar tekrar soruyordu çünkü gerçeğin kendisi kabul edilemeyecek kadar saçma geliyordu. Çevreden “Ooo!” sesleri yükseldi. İnsanlar masanın çevresine toplanmıştı. Bir iddiaydı. Yani gerçekten bir iddiaydı. Kerem… Benim üç yıllık sevgilim… Bir iddia yüzünden okulun ortasında başka bir kızı öpmüş ve dört ay sevgili olacaklarını ilan etmişti. Başımı hafifçe eğdim. Avuç içlerimin titrediğini fark ettim. O sırada telefonum titredi. Sesini duymadım. Sadece çantamın yanında oluşan titreşimi hissettim. Ekranı açtım. Kerem. Adını görünce kalbim bir kez daha sıkıştı. Mesajı açtım. Tek bir cümle vardı.
Dört ay ara verelim.
Uzun uzun ekrana baktım. Belki bir devamı gelecekti. Belki hemen arkasından şaka yapıyorum yazacaktı. Belki sana açıklayacağım diyecekti. Belki bunun bir nedeni var diye devam edecekti. Ama başka mesaj gelmedi. Sadece o cümle. Dört ay ara verelim. Başımı kaldırıp ona baktım. Dört ay. Oysa benim dört ayım yoktu. Benim bir haftam vardı. Bir hafta sonra İstanbul’a gidecektim. Bir hafta sonra bu şehirde olmayacaktım. Bir hafta sonra yepyeni bir hayat başlayacaktı. Ve Kerem bunu bilmiyordu. Ona bu gece söyleyecektim. Balonun sonunda belki baş başa kalırız diye düşünmüştüm. Gülerek Dorukhan’ı kazandığımı söyleyecektim. Belki önce yüzü düşecekti. Sonra bana sarılacaktı.
“Bir yolunu buluruz.”
diyecekti. Ben de zaten bulacağımıza inanıyordum. Şimdi telefonumda üç kelimelik başka bir gelecek duruyordu. Dört ay ara verelim. Kerem benden dört ay istemişti. Sanki üç yıllık ilişkimizin üzerinde duraklatma tuşu varmış gibi. Sanki ben bir köşede bekleyecekmişim gibi. Sanki dört ay sonra gelip kaldığımız yerden devam edebilirmişiz gibi. Sanki benim hayatım onun istediği anda durup istediği anda yeniden başlayabilirmiş gibi. Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu. Aklımdan o kadar çok şey geçti ki. Ne demek dört ay? Sen kafayı mı yedin? Üç yıldır beni saklıyorsun, şimdi herkesin önünde başka bir kızla sevgili mi olacaksın? Ben ne olacağım? Bunu bana nasıl yaparsın? Bu gece sana İstanbul’a gideceğimi söyleyecektim. Onlarca cümle. Bağırmak istiyordum. Ayağa kalkıp yanına gitmek istiyordum. Herkesin önünde yüzüne tokat atmak istiyordum. Üç yılın hesabını tek tek sormak istiyordum. Beni neden sakladığını… Neden Dora’yı saklamadığını… Nasıl bu kadar rahat davranabildiğini… Hepsini. Ama yapmadım. Ekrana baktım. Ve yalnızca bir kelime yazdım.
Tamam.
Gönder tuşuna bastım. O kadar. Ne soru işareti. Ne açıklama. Ne öfke. Sadece tamam. Telefonu kapattım. O an içimde neyin değiştiğini tam olarak anlatamazdım. Kerem’e olan sevgim bir anda bitmemişti. Üç yıllık bir duygu üç saniyede yok olmuyordu. Ama ona olan güvenimin içinde bir şey kırılmıştı. Ve bazı şeyler kırıldığında insan sesini duymuyordu. Yalnızca artık eskisi gibi olmadığını biliyordu. Tekrar Kerem’e baktım. Bana bakıyor muydu bilmiyorum. Bilmek de istemedim. Ayağa kalktım. Melo bir şey söyledi mi hatırlamıyorum. Belki nereye gittiğimi sordu. Belki yüzümdeki ifadeyi gördü. Belki hiçbir şey söylemedi. O an bunların hiçbirini algılayacak durumda değildim. Çantamı aldım. Arkamı döndüm. Ve salondan çıktım. Koşmadım. En azından kapıdan çıkana kadar. Kimsenin benim dağıldığımı görmesini istemiyordum. Sırtımı dik tuttum. Adımlarımı mümkün olduğunca sakin attım. İçimdeyse her şey birbirine giriyordu. Kapıdan çıktığım anda gece havası yüzüme çarptı. Derin bir nefes aldım. İşe yaramadı. Bir tane daha. Yine olmadı. Boğazımdaki düğüm giderek büyüyordu. Gözlerimden ilk yaş düştüğünde hızlandım. Nereye gittiğimi çok düşünmeden yürüdüm. Tek istediğim insanlardan uzaklaşmaktı. Müzikten. O salondan. Kerem’den. Dora’dan. Dört ay kelimesinden. Her şeyden. Adımlarım beni sahile götürdü. İzmir gecesi önümde uzanıyordu. Denizin karanlığı, kıyıdaki ışıklar, uzaktan gelen şehir sesleri… Normalde sevdiğim manzaraya bakacak durumda değildim. Kendimi sahilde bulduğumda artık gözyaşlarımı tutmaya çalışmıyordum. Oturduğum anda bütün gün tuttuğum heyecan, kurduğum hayaller, üç yıllık bekleyişim sanki aynı anda üzerime çöktü. Ağladım. Sessiz sakin de değil. Hıçkıra hıçkıra. Kaç saat ağladığımı bilmiyorum. Zamanı kontrol etmedim. Telefonuma bakmadım. Mesaj geldi mi diye merak etmedim. Belki etmiştim ama bakarsam daha çok acıyacağını bildiğim için kendimi durdurmuştum. Denize bakıp ağladım. Sonra kendi aptallığıma kızdım. Bu gece için ne kadar heyecanlandığımı düşündüm. Aynanın karşısında saçımı yaparken nasıl gülümsediğimi… Elbisemi düzeltirken bundan sonra gizli saklı olmayacağımızı düşünmemi… Onunla herkesin içinde el ele yürümenin hayalini kurmamı… Ve birkaç saat sonra gerçek sevgilisinin ben olduğumu bütün okul öğrenecek sanırken, bütün okulun önünde başka bir kızın sevgilisi olduğunu ilan etmesini… İronik değil miydi? Bütün gece gerçeğin ortaya çıkmasını beklemiştim. Gerçekten de bir gerçek ortaya çıkmıştı. Sadece beklediğim gerçek değildi. Telefonum hâlâ çantamdaydı. Çıkarmadım. Kerem’e söylemek için günlerdir içimde tuttuğum haberi düşündüm. Dorukhan. İstanbul. Bir hafta. Bana dört ay vermişti. Benimse ona verecek dört ayım yoktu. Ve ilk kez bu düşünce canımı acıtmak yerine içimde başka bir his oluşturdu. Sessiz bir kararlılık. Belki öfkeydi. Belki gurur. Belki de sonunda kendime duyduğum saygı. Adını bilmiyordum. Tek bildiğim şuydu: Kerem’e İstanbul’a gideceğimi söylemeyecektim. Neden söyleyeyim? Benden dört ay istemişti. Dört ay boyunca hayatında olmayacaktım. Onun seçimi buydu. O zaman benim hayatımda ne olduğu da artık onu ilgilendirmiyordu. Bir hafta sonra İzmir’den gidecektim. Dorukhan Üniversitesi’ne başlayacaktım. Yeni bir şehir. Yeni bir okul. Yeni insanlar. Yeni bir hayat. Kerem’in bundan haberi olmayacaktı. Ne mesaj atacaktım. Ne arayacaktım. Ne de ben gidiyorum diyecektim. Hayatından sessizce çıkacaktım. Tıpkı üç yıl boyunca hayatında sessizce var olduğum gibi. Kimsenin bilmediği sevgilisi olmuştum. Şimdi de kimsenin fark etmediği ayrılığı olacaktım. Belki dört ay sonra beni bıraktığı yerde bulacağını düşünüyordu. Belki bu gece attığım “Tamam.” mesajını gerçekten kabul ettiğimi sanacaktı. Belki Dora’yla dört ay geçecek, sonra bana dönüp her şeyin kaldığı yerden devam edeceğine inanacaktı. Bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Çünkü ilk defa Kerem’in ne düşündüğünden daha önemli bir şey vardı. Ben ne istiyordum? Başımı kaldırıp denize baktım. Gözlerim ağlamaktan yanıyordu. Makyajımın ne durumda olduğunu tahmin etmek bile istemiyordum. Saçlarım gecenin nemiyle daha fazla kıvrılmış, rüzgârla birbirine karışmıştı. Bir saat önce aynada gördüğüm kızla şimdi burada oturan kız aynı kişiydi. Ama aynı hissetmiyordu. Bir saat önce hayatımın Kerem ve derslerden ibaret olduğunu düşünüyordum. Şimdi ise hayatımın Kerem’den ibaret olmaması gerektiğini ilk kez gerçekten anlıyordum. Belki bunu öğrenmek için yanlış adamı sevmem gerekiyordu. Belki de bazı şeyleri insan ancak canı yandığında anlayabiliyordu. Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Bu defa biraz daha kolaydı. Kalbim hâlâ acıyordu. Onu hâlâ seviyordum. Bunu inkâr edecek değildim. Ama sevmek her şeyi kabul etmek demek değildi. Üç yıldır beklemiştim. Üç yıldır susmuştum. Üç yıldır Kerem ne zaman hazır olursa o zaman ilişkimizi yaşayabileceğimizi düşünmüştüm. Şimdi ilk kez karar veren bendim. Kerem dört ay istemişti. Ben ona dört ay verecektim. Hatta çok daha fazlasını. Benden istediği gibi hayatından çekilecektim. Ama dört ay sonra geri dönmek için değil. Bir daha dönmemek için. Çünkü o gece Kerem’in bilmediği bir şey vardı. Onun istediği dört ayın benim hayatımda hiçbir anlamı yoktu. Benim yalnızca bir haftam kalmıştı. Ve bir hafta sonra… Ben artık burada olmayacaktım.