İnsanlar, acının zamanla haffleyeceğini söylerdi. Oysa Derviş için geçen her gün, bir öncekinden daha ağırdı. Kaya Konağı'nın taş duvarları hâlâ Gülnihal'in sesini taşıyor gibiydi. Avluya her çıktığında rüzgâr, onun kahkahasını kulağına fısıldıyor; bahçede açan güller, Gülnihal'in ellerinin toprağa nasıl sevgiyle dokunduğunu hatırlatıyordu. Hayat herkes için kaldığı yerden devam etmişti. Devam etmeyen tek şey Derviş'in hayatıydı.
Gülnihal'in ardından günlerce konağın kapısı hiç kapanmadı. Taziye bitmişti ama dervişin sevenleri dervişi yanlız bırakmamıştı.Sabah başka, akşam başka misafir geldi. Köyün ileri gelenleri, akrabalar, dostlar... Her gelen aynı acıyı paylaşıyor, aynı cümleyi kuruyordu.
"Başın sağ olsun Derviş Ağa..."
Derviş ise yalnızca başını eğmekle yetiniyordu. Ne teşekkür edecek gücü vardı ne de konuşacak hâli. Çünkü biliyordu; bazı acılar paylaşıldıkça hafiflemezdi. Bazıları, her dile gelişinde insanın yüreğini yeniden parçalıyordu.
Kırk gün boyunca ne şehirdeki işlerine gitti ne de konağın dışına adım attı. Masasının üzerinde duran telefon gün içinde defalarca çalıyor, sustuktan birkaç dakika sonra yeniden çalmaya başlıyordu. Derviş her defasında sessizce telefonu izliyor, çalması bitince başını başka tarafa çeviriyordu. Bir sabah telefon yine çaldı. Bu kez uzun uzun susturulmayı bekledi. Ardından kısa bir mesaj sesi duyuldu.
Derviş istemsizce telefonu eline aldı.
"Başınız sağ olsun Ağam... Sana ihtiyacımız..."
Mesajın devamını okumadı.
Parmağıyla ekranı kapatıp telefonu tekrar masanın üzerine bıraktı.
O an ne şehir umrundaydı...
Ne de onu bekleyen insanlar...
Dünyada onun için zaman, kırk gün önce durmuştu.
Derviş derin bir nefes aldı. Çalışma odasının penceresinden görünen bahçeye baktı. Gülnihal'in kendi elleriyle ektiği güller açmıştı. Onları ilk gördüğü günü hatırladı.
"Bak ağam," demişti Gülnihal, avuçlarında ki toprağı silkelerken. "Bir gün bu bahçe rengârenk olacak."
Derviş o gün gülümseyerek ona bakmıştı.
"Sen istedikten sonra çöl bile çiçek açar gülüm ."
Gülnihal utana sıkıla gülmüş, elindeki toprağı şaka olsun diye Derviş'in üzerine savurmuştu.
Şimdi aynı bahçe karşısındaydı.
Güller gerçekten açmıştı.
Ama onları görecek Gülnihal yoktu.
Derviş gözlerini güllerden ayıramadı. Bir zamanlar hayat dolu görünen o bahçe, şimdi ona koca bir mezar kadar sessiz geliyordu. Rüzgâr dalları usulca sallıyor, açan güller hafifçe birbirine değiyordu. Gülnihal'in, "Çiçek de insan gibidir Derviş... Sevildiğini hisseder." deyişi kulaklarında yankılandı Derviş demesini bile özlemişti. Elini pencerenin pervazına dayadı, gözlerini kapattı. Bahçeye her bakışı, Gülnihal'i bir kez daha kaybetmek gibiydi.
Başını yavaşça çevirip odadan çıktı. Ağır adımlarla koridorda yürümeye başladı. Konağın her köşesi, her duvarı, her eşyası ona Gülnihal'i hatırlatıyordu. Mutfaktan geçerken sabahın ilk ışıklarıyla tandırın başına geçip sıcak ekmek yaptığı günler canlandı gözlerinin önünde. Avluya çıktığında akşamüstleri türkü söyleyerek çamaşır astığı, rüzgârın bakır rengi saçlarını savurduğu anlar geldi aklına. Merdivenlerden çıkarken ise uzun eteğinin taş basamaklara usulca sürtünüşünü duyar gibi oldu.
Bir an durdu.
Sanki biraz daha yürürse Gülnihal koridorun sonundan çıkıp gülümseyerek ona seslenecekti.
Ama biliyordu...
O ses bir daha hiç duyulmayacaktı.
Konağın içinde yankılanan tek şey, hatıraların insanın yüreğine bıraktığı derin sessizlikti.
Nereye baksa onu görüyordu.
Nereye gitse ondan kaçamıyordu.
Bu kırk gün boyunca konağın sessizliğini bozan tek ses ise Asmin'in ağlayışı olmuştu.
konağın duvarlarından ses çıkardı da diyardan çıkmazdı varla yok gibiydi.
Geceleri...
Sabaha karşı...
Bazen de gün ortasında...
O küçücük bebeğin ağlayışı taş duvarlara çarpıp bütün konağın içine yayılıyordu.
Hizmetkârlar sessizce birbirlerine bakıyor, kime üzüleceklerini bilmiyorlardı, diyara mı asmine mi derviş Ağa ya mı?
konağın kadınları gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu.
Ama Derviş...
Her ağlayışta aynı geceyi yeniden yaşıyordu.
O ses ona bir bebeği değil, Gülnihal'in son nefesini hatırlatıyordu.
Bu yüzden ne zaman Asmin ağlasa, bulunduğu odanın kapısını kapatıyor, avluya çıkıyor ya da çalışma odasının penceresinden saatlerce boşluğa bakıyordu.
Bir bebekten kaçmıyordu...
Hatıralardan kaçıyordu.
Asmin yüzünden diyarı da unutmuştu...
Kaya Konağı'nın avlusu bir kez daha insanlarla dolmuştu.
Sabahın erken saatlerinden itibaren kazanlar kurulmuş, kadınlar mevlit için hazırlıklara başlamıştı. Konağın büyük salonunda Kur'an sesleri yankılanıyor, edilen dualar taş duvarlara çarpıp bütün eve yayılıyordu.
Derviş ise başköşede diyar ise yanınbaşında sessizce oturuyorlardı kimsesiz kalmış gibi.
Okunan her ayette başını biraz daha öne eğiyor, ellerini dizlerinin üzerinde sımsıkı kenetliyordu derviş. Yüzünde tek bir ifade yoktu.
Sanki kırk gündür aynı acıyı yaşamaktan bütün duygularını kaybetmişti.
Diyar ise sadece ağlıyordu olanı biteni kimseden duyamıyor sadece gözleri ona bir daha annesini görmiyeceğini bildiriyor gibiydi. çoçuktu ama ev ahilisi onu kocaman biri görüp görmezden geliyorlardı.
Mevlit sona erdi.
Misafirler tek tek ayağa kalkıp Derviş'in yanına geldi.
"Allah sabır versin ağam."
"Allah mekânını cennet eylesin." diyip diyarın başını okşayıp gidiyorlardı.
Derviş yalnızca başını sallıyordu.
Ne teşekkür ediyordu...
Ne de konuşuyordu.
Gün batımına doğru konağın kapısı son kez kapandı.
Avluda derin bir sessizlik kaldı.
İlk defa...
Kaya Konağı gerçekten boştu.
Derviş ağır adımlarla ayağa kalktı.
Kimseye tek kelime etmeden konağın içinde yürümeye başladı.
Gözü avlunun kenarında , dizlerini karnına çekmiş, taşın üzerinde tek başına oturan diyar ilişti. Elinde annesinin ördüğü küçük bez top vardı. Ne oynuyordu ne de ağlıyordu. Sadece boş gözlerle bahçeye bakıyordu.
Derviş bir an durdu.
Oğlunun yanına gitmek istedi.
Omzuna dokunup, "Ben buradayım." demek istedi.
Ama yapamadı.
Çünkü kendi acısını bile taşıyamayan bir adamın, oğlunun acısını nasıl hafifleteceğini bilmiyordu..
Önce mutfağa girdi.
Bakır tencereler hâlâ yerli yerindeydi.
Gülnihal onları her akşam kendi elleriyle parlatır, ışık vurduğunda çocuk gibi mutlu olurdu.
Derviş elini tencerelerden birine sürdü.
Üzerindeki soğukluk, içindeki boşluk kadar derindi.
Koridora geçti.
Duvarın kenarında Gülnihal'in ördüğü küçük bir kilim duruyordu.
Gözleri istemsizce yukarıya, yatak odasının kapısına kaydı.
Kapıyı yavaşça açtı.
İçeriye aynı lavanta kokusu sinmişti.
Sanki Gülnihal biraz önce odadan çıkmış gibiydi.
Yatağın kenarına oturdu.
Dakikalarca hiçbir şey yapmadan odanın içine çöken sessizliği dinledi.
Tam ayağa kalkacakken gözü yavaşça dolaba kaydı.
Eli istemsizce dolabın kulpuna uzandı.
Kapağı ağır ağır açtı.
Gülnihal'in elbiseleri, kırk gündür kimsenin dokunmadığı hâliyle yan yana asılı duruyordu. Üzerindeki çiçek desenli elbiseyi görünce eli titreyerek ona uzandı.
Kumaşı avuçlarının arasına aldı.
Birkaç saniye öylece baktı.
Sonra elbiseyi usulca yüzüne yaklaştırdı.
Gözlerini kapattı.
Derin bir nefes çekti.
Gülnihal'in yıllardır kullandığı o tanıdık koku hâlâ elbisenin üzerine sinmişti.
Derviş'in boğazı düğümlendi.
Bir nefes daha çekti.
Sanki o kokuyu ciğerlerine değil de, ömrünün geri kalanına hapsetmek ister gibiydi.
Göz kapaklarının ardında yaşlar birikti.
Dudakları titredi.
Ama ağlamadı.
Yalnızca elbiseyi göğsüne bastırıp gözlerini biraz daha sıkı kapattı.
"Kokun bile gitmemiş..." diye fısıldadı.
O an anladı...
Gün gelecek, bu koku da silinecekti.
İşte buna dayanamıyordu. Dolabı bir hışımla ağlamamak için kapattı. odaya göz gezdirken gözü pencerenin önüne ilişti
Oradaydı...
Aylarca aradığı pes edip büyük uğraşlarla yaptırdığı yapay Asmin çiçeği.
Gülnihal onu her sabah pencerenin önüne koyar, tozunu alır, sonra gülümseyerek,
"Gerçeği olmasa da bana yetiyor." derdi.
Derviş yavaşça çiçeği eline aldı.
Parmakları yapraklarının üzerinde dolaşırken boğazına oturan düğüm daha da büyüdü.
İlk kez...
Kırk gündür tutmaya çalıştığı gözyaşları sessizce yanaklarından süzüldü.
Derin bir nefes aldı.
Başını eğdi.
"Ben burada yaşayamıyorum Gül..."
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Her köşede sen varsın."
"Sensiz bu Konak bana mezar" diyerek
Uzun süre öylece kaldı.
Sonra çiçeği dikkatlice küçük bir kolinin içine yerleştirdi.
Başka hiçbir şeye dokunmadı.
Sabah olduğunda bütün hizmetkârları avluda topladı.
Kimse Derviş'in neden herkesi çağırdığını bilmiyordu.
Derviş ağır adımlarla merdivenlerden indi.
Bakışlarını tek tek herkesin üzerinde gezdirdi.
Sonra konağa döndü.
Uzun süre taş duvarlara baktı.
Sanki vedalaşıyordu.
"Bugün bu konaktan ayrılıyoruz." Dedi içinden parça parça ciğeri sökülürcesine.
Avluda derin bir sessizlik oldu.
Yaşlı hizmetkârlardan biri cesaretini toplayıp öne çıktı.
"Ağam... Eşyaları hazırlayalım mı?"dedi çünkü hizmetkarlar bile artık konakta gülnihalsiz yaşamak istemiyordu.
Derviş başını yavaşça iki yana salladı.
"Hayır."
Herkes birbirine baktı.
"Bu evden hiçbir şey alınmayacak." Dedi sert ve içi acı dolu sözlerle.
Şaşkınlık büyümüştü.
Derviş sözlerine devam etti.
"Her odanın üzerini örtün."
"Kapıları kilitleyin."
"Bu ev..."
Bir an durdu.
Bakışları Gülnihal'in odasının penceresine kaydı.
"...olduğu gibi kalacak." Dedi çünkü hülnihalin hatırasına dokunmaya bile kıyamadı.
Kimse tek kelime etmedi.
Çünkü herkes biliyordu...
Derviş bu evi terk ediyordu.
Ama Gülnihal'i...
Asla bırakamıyordu.
Gün doğmadan hazırlıklar tamamlanmıştı. Derviş'in emriyle konağın bütün odalarının üzeri beyaz örtülerle kapatılmış, kapılar tek tek kilitlenmişti. Ne bir sandık arabaya yüklenmişti ne de yılların birikimi olan eşyalar...
Sadece depolanmış erzeklar gülnihalin hayrına köyün fakir ailelerine dağıtılmıştı. Gülnihal her ay bunu yapardı madi durumu kötü olan aileleri araştırır bulur kimseye paylaşmadan sessizce yardım ederdi. Dervişin bundan haber vardı ama gülnihale bildiğini bildirmiyordu o mutlu olsun diye. Gülnihal hayrın gizli olanı güzeldir derdi hep göze sokmadan yapılanı. Derviş son kez avluya baktı konağın büyük kapısının önünde birkaç saniye durdu. Bakışları taş duvarların üzerinde dolaştı. Gülnihal'in güldüğü avlu... Güllerle uğraştığı bahçe... Penceresinde saatlerce oturup gün batımını izlediği oda...
Hepsi olduğu yerde duruyordu.
Elindeki küçük koliye baktı.
İçinde yalnızca yapay Asmin çiçeği vardı.
Başka hiçbir şey almamıştı.
Sessizce arabaya bindi.
Motor çalıştı.
Kaya Konağı, ağır ağır arkalarında kalırken Derviş bir kez bile dönüp bakmadı.
Çünkü biliyordu...
Arkasına bakarsa gitmeye cesaret edemeyecekti.
Saatler süren yolculuğun ardından araçlar Mardin merkezindeki konağın önünde durdu.
Yıllardır her hafta sonaları gelip gittiği bu ev, bugün ona yabancı geliyordu.
Geçen 40 günde yabancılaşmıştı sanki Konak.
Arabanın kapısını açıp ağır adımlarla aşağı indi.
Kapıyı açan yaşlı hizmetkâr, Derviş'i karşısında görünce şaşkınlıktan olduğu yerde kaldı.
"A... Ağam..." Diyebildi sadece.
Derviş başıyla selam vermekle yetindi.
Hiçbir şey söylemeden avluya doğru yürüdü. Daha birkaç adım atmıştı ki konağın içindeki olağan dışı hareketlilik dikkatini çekti. Hizmetkârlar telaş içinde bir o yana bir bu yana koşuyor, kadınlar ellerinde bakır leğenlerle odalara girip çıkıyordu. Yaşlı ebe, bir yandan dua ediyor bir yandan da genç kızlara yetişmeleri için emir veriyordu.
Derviş kaşlarını çattı.
Kırk gündür ilk defa, bulunduğu yere yabancı gibi bakıyordu.
Tam karşısındaki yaşlı hizmetkâra dönüp,
"Ne oluyor burada?" diye soracaktı ki...
Konağın içinden yükselen o acı dolu çığlık, avlunun sessizliğini paramparça etti.
Derviş'in yüreği bir anda sıkıştı.
Kulaklarında yankılanan ses, onu istemeden kırk gün öncesine götürdü.
Yine bir doğum...
Yine ebelerin telaşı...
Yine aynı korku...
Ayakları olduğu yere mıhlanmıştı.
Gözleri, çığlığın geldiği kapıya kilitlendi.
O an avludaki herkes telaşla içeri koşarken, Derviş tek başına olduğu yerde kalmıştı.
Çünkü bu kez korktuğu şey bir doğum değildi...
Bir kadını daha toprağa vermekti.
Dudakları istemsizce aralandı.
"Berivan..."