B Ö L Ü M -XIV-

4992 Words
Gül Dikeni Sıcak bir yaz günü pikniğe gelmiştik. Havaların Ankarada etki ettiği günlerin birinde hazırlanıp yola koyulmuş ve kendimizi yemyeşil ağaçlarla donatılmış ormanda bulmuştuk. Annem ve Selma teyze kendi aralarında masayı hazırlarken babam ve Ferhat amca mangalı yakmaya başlamışlardı. Bir iki ağacın ilerisinde gencinden yaşlısına kadar top oynayan ve ip atlayan amca ve teyzeler vardı. Ben de oynamaya gelmiştim fakat Aybars’ın hayallerini dinlemek için iki ağaca bağlanmış hamağa kendimi boylu boyunca atmıştım. Herkes öyle çok eğleniyordu ki yaşlı amcanın ip atlayışını görünce içimden koca bir of çektim. “Böyle kocaman bir bahçesi olacak, en çokta kamelya koyduracağım. Pikniğe gitmeyi sevmiyorum.” Kolumu başımın arkasında birleştirip hamağın içinde gerindim. Güneş tam tepemde beni yakarken Aybars’ın hayallerini tekrar dinlemeye başladım. Her pikniğe geldiğimizde aynı hayalleri kuruyordu. Bana da dinlemesi düşüyordu tabi. “Bence burada aldığın tadı başka yerde alamazsın. Ortama baksana top oynayanlar, ip atlayanlar, mangal yakanlar... Bunu kurduğun evde yapman imkansız.” Dedim etrafta eğlenen çocuk, genç, yetişkin ve yaşlılara bakarak. Aybars güneşlendiği yerden doğruldu. Dirsekleri yere temasıyla acıttı kollarını ama sesini çıkarmadı. “Görürsün bak. Neler yapacağım eve... İstersen senin istediğin gülleri de ekerim. Ya da beraber ekeriz. Her açıdan beraber olduğumuz için bunu da yaparız.” Az önce Aybars’ı tiye alışım aradan kalktı. Gül’ün en çok bana yakıştığını söylerdi. Gül gibi korktuğumu, sinirlendiğimde ve öfke duyduğumda Gül olup dikenlerimi batırdığımı... “Şaka yapıyorsan çakarım bak.” Eliyle gözlüğünü burnuna indirip bana baktı. “Benim ne zaman şaka yaptığımı gördün kızım?” Liseye başladığından beri bir farklı konuşuyordu. Ağzı bozuk gibi. “Bilmem... Gülleri ne kadar çok sevdiğimi sen daha iyi bilirsin. Kullanmanı istemem.” Aybars uzandığı yerden ayağa kalktı. “Kullansam ne olacak batırırsın gene dikenlerini.” Somurtup ben de hamağın iplerine tutunarak oturma pozisyonuna geçti. “Ama sen de seviyorsun. “ Elini yakasına koyup çekiştirdi. “Allah yazdıysa bozsun kızım. Ben sadece gül severim.” Dudaklarımı büktüm. Ayağımla hamağın sallanmasını sağladım fakat Aybars’ın oturmasıyla ağırlığından dolayı sallama sırası ona geçmişti. Elini omzuma atınca başımı omzuna yasladı. “Bir de dikenini.” Kocaman sırıtmasıyla elimi yumruk haline getirip karnına çaktım. “Ne dikenmiş arkadaş!” diye konuştum. “Düşünsene dünyanın en güzel çiçeğisin ama kusurun var.” Ayağıyla bir ileri bir geri yapıp sallıyordu. Dudaklarım aşağı kıvrıldı. “Ama güzel.” Dedim kusuru yok sayarak. Aybars güldü. “Tabi sen alışmışsın diken olup bana batmaya.” Kollarımı göğsümün altında birleştirdim. “Sen de bu dikeni seviyorsun ama!” “Ama, ama... Gider böyle. Asıl sevgi bile isteye dikenleri olduğunu bilip, bilerek yetiştirende.” Geldiğimizde beri ilk defa doğru bir şey söylemişti. Kafamı aşağı yukarı salladım. “O zaman sevgi acıtan bir şey.” Benim gibi kafasını salladı. “Çook.” Doyasıya sallandığımız hamaktan ipin azizliğine uğrayıp yere çakılmıştık. Büyük kıkırtılarla beraber ailelerimizin yanına gitmiş evlere gidene kadar oyunlar ve sohbetler etmiş günü gecenin kör karanlığına sürüklemiştik. “B-bilmiyordum. Yani hiç bahsetmez o böyle konulardan.” Yüzümde kırık bir tebessüm oluştu. Bas bas bağırdığı yalnızlık duygusu tokat gibi çarptı yüzüme. Kız şaşırdığı gibi ağzından, ”Aybars abi gitmeden önce söyleyeceğim demişti ama...” Dedi düşünür gibi fakat ben gitmesinin ne alaka olduğunu anlamadığımdan dolayı derin nefes aldım. “Gitmek?” “Birkaç aylığına Sur ‘a göreve gidecekti. Doğum gününde bu yüzden aceleye geldi. Aslında bir sürü şey düşünmüştü. Süsler her yerde olacaktı. Balonlar patlatacaktın, ışıklar her yeri aydınlatacaktı. Ama böyle de güzel oldu.” Kulağım tüm ses girişlerini kapatmıştı sanki. İçimde kendimi inandıramadığım o ayrılığın vakti en mutlu günümde beni vururken daha ne kadar sınanacağımı merak etmeye başlamıştım. “T-teşekkür ederim. Söylediğin için.” “Bilmiyor muydun?” Kafamı boş ver dercesine yukarı kaldırdım. “Gidiyorum eğer bir şey istemiyorsanız?” “Yok canım. Kolay gelsin.” Benim yanımdan geçip içeri girerken araya giren saniyelerle Aybars’ta yanıma gelmişti. Ruh halim enkazdan yeni kurtulmuşçasına berbatken elindeki telefonu cebine koydu. Dudaklarında sahici bir tebessüm, gözlerinde ki o içten parlaklıkla karnım hareketlendi. “Beklemezsin sanıyordum.” Yanıma gelerek bir iki adım mesafe oluşturdu. Konuşuyordu ama algılayamıyordum. Az önce söylenenler hafızamdan çıkmıyordu. Dudaklarımın üzerinde dilimi gezdirip kuruluğu geçirdim. O söyleyene kadar belli etmeyeceğimi kendimi inandırmaya çalıştım. “Demek ki bekliyormuşum.” Dedim gözlerine son derece net bakışlar atarken. Hâlâ kafamda oturmayan ve cevaplanması yarıda kalan sorular vardı. Kafasını ağırca salladı. Gözleri yüzümde mıhlandı. “Pastanı yediysen gidelim.” Kafamı tezgâhı görecek şekilde çevirdim. Yarım kalan pastaya baktım. Az önce duyduklarımdan sonra midem alır mıydı hiç bilmiyordum. Sanki yaşadıklarım bir an da puf olup uçmuştu. “Yemeyeceğim... Lavaboya gitmem lazım. Sen git.” Dedim kısık sesle mırıldanarak. Neden yemediğimde pek durmasa da kaşlarını çattı. Eli bileğimi tuttu. “Sen bilmezsin şimdi. Ben seni götüreyim.” Onun attığı adımla ben de peşinden gidiyordum fakat bileğimi yavaşça çektim. “Ben bulurum. Hem biraz dolaşmak istiyordum.” Kaşlarını daha çok çattı. “Tamam işte. Beraber dolaşalım. Ben biliyorum burayı.” Gözlerim kapanıp açıldı. Başımı kaldırdım. “Doğru ya... Ne de olsa senin evindi değil mi?” Yüzüne soğuk bir su çarpmışım gibi iyiden iyiye kasıldı. Bunu bilmemi beklemediğinden şaşkınlığı kaşlarını yukarı kaldırmasına ve ağzının aralanmasına sebep olmuştu. “Ne zaman öğrendin?” “Bence hiçbir cevabın bir önemi yok artık.” Gözlerimi değdirdiğim gözlerinden çekip mutfaktan çıktım. Adımlarım evi tararken odalarını merakımla gezmeye başladım. Mutfaktan çıktıktan sonra güzel bir koridor karşılamıştı beni. Oldukça büyük ve ferahtı. Tam da Aybars’ın istediği gibi. Koridorun iki yanındaki odalara girdim. Salonun içinin genişliği beyaz ve gri renklerin birbirine geçmiş eşyalarına baktım. Televizyonun, altındaki oyun konsolu... Oradan çıkıp oturma odasına girdim. Tam tersini burası. Biraz canlı renklerden oluşuyordu. Sarı ve toprak rengi her yere yansımıştı. Oradan ayrılıp lavaboya es geçtim. Zaten tuvaletim de yoktu. Yukarıya çıkan merdivenlere adım atarak üst kata çıktım. Topuklu ayakkabımın sesi mermere vuruşuyla kulağımı çınlatırken burada dört oda bulunuyordu. İlk kapıya gidip araladığım gibi karşıma yepyeni hatta dokunulduğundan bile şüphelendiğim yatak odasına girdim. Duvarlar beyaza boyanmışken yatağın başlığının üstüne resmedilmiş yarısı kurt yüzü, yarısı belli belirsiz bir kadın yüzü vardı. Kapıda durmayarak odaya adım attım. Kapıyı aralık bırakarak içeri girdiğimde elimi pürüzsüz duvarda gezdirdim. Odanın etrafında tur atıp yatağın önüne geldiğimde eteğimi düzelterek oturdum. Yumuşak yatağın konforuna söz edecek bile değildim. Oturduğum yerden kalkacaktım ki komodinin üzerinde ters çevrilmiş beyaz çerçeveyi elimi uzatıp aldım. Ve çevirdim. Karşımda çocukluğumla göz göze geldim. Neşeli günlerim gözlerimin önünden geçti. Baş parmağım yüzlerimizin üzerinde gezdi. Yüzüm şimdi ki halinin tam aksine kahkahalarla gülüyordu. Aybars’ın sarıldığı tek fotoğrafım bu iken başka da bulunmuyordu. Bu resmi çekildiğimiz gün tatile gitmiştik. Benim çiçekli cıvıl cıvıl cıvıldayan elbisem sırılsıklam olmuştu. Orta uzunluktaki saçlarım kurumaya yüz tutmuştu fakat hâlâ yüzüme yapışıktı. Güldüm. Aybars’ın da benden bir farkı yoktu. Beraber suda ıslanmış annem de bizim fotoğrafımızı çekmişti. Herkes çok eğlenmişti ama biz daha çok eğlenmiştik. Çünkü çocuktuk. Bir yerde de kendini övmesen... Gülüp gözümden akan yaşı elimin tersiyle sildim. Güldürmek bu kadar kolayken neden insanlar ağlatmak için çaba sarf ediyorlardı ki? Elimdeki çerçeveye öpücük kondurup aynı şekilde bıraktım ve elimi yatağa koydum. Yastığında dolaştırdım. Burada hiç kaldı mı acaba diye aklımdan geçen soruların cevaplanmasını öyle çok istiyordum ki beni dürten şeytana engel olamayarak yastığını çekip elime aldım. Burnumu yastığa yasladığım gibi kokusunun sindiği yeri kokladım. Şampuanın naneli ferah kokusu burnuma doldu. Buradan koku gitmediğini göre dün kalmıştı. Görevli kızın söyledikleri aklıma geldi. Burayı hazırlamak için gelmiş olmalıydı ya da kalıyordu muhtemelen. Yastığı bir kez daha burnuma değdirip gözlerimi kapattım. Ayrı kalacaktık. Kaç ay olduğu belli olmayan belirsizliğe yine tek başıma girecek ve mücadele edecektim. Elimdeki yastığı aynı yerine koyarak örtüyü üstüne örttüm ve ayağa kalktım. Pencerenin olduğu yere gittim. Odanın boydan penceresi arka bahçeyi gösterirken kafamı eğdim. Herkes farklı yerlerde müziğin ritmiyle kendini sallarken bir yandan da konuşup gülüşüyorlardı. İçim onların mutluluğuyla ısındı. Aybars’ın hükmettiği kalbim kendine daha büyük alanlar açtı. Gözlerimi arkadaşlarımdan çekip köşede Eylül işe konuşan abimde takıldı. Kaşları çatılmış Eylül’le hararetli bir konuşma içerisindelerdi. Çoktandır buluşup dertlerimizi anlatamamıştık. Yakın bir zaman buluşacağımızı aklıma not edip pencerenin gördüğü kadarıyla gözlerimi gezdirdim. Aybars yoktu. Yatak odasından çıkıp kapıyı kapattım ve diğer odalara girdim. Birinde banyo diğer ikisinde ise sadece duvarlar boyanmıştı. Neden bu kadar çok oda olduğunu içimden sorguladım fakat çok fazla düşünmeden aklımdan çıkarttım o düşünceyi. Daha erkendi. Elbet biri olurdu ama erkendi işte! Banyonun içine girip musluğu açarak ellerimi yıkadım. Çokta bir özelliği olmayan banyoydu. Toprak tonlarıyla döşenmiş seramik ve mermerin parlak dokusuyla duş kabin ve boydan küveti bulunuyordu. Ensemi elimin tersiyle ıslatıp musluğu kapattım. Duvarda asılı olan havluyla kurulandıktan sonra asarak çıktım. Evi hayal ettiğinden bile güzel olmuştu. Merdivenleri tek tek indim. Arka bahçeye çıktığımda müzik sesiyle kendime geldim. Sevenler gerçekten gider mi? Gitmekle sevgi biter mi? Gözüme ilk geldiğim gibi çarpan gülleriyle sarmalanmış kamelyaya doğru ilerledim. Gül kokusu kalır sana dokunanın elinde... Görüntüsü öyle büyüleyiciydi ki bakanın bir daha bakası, içine girenin de hiç çıkmayası geliyordu. Son bir adımla demir kapıya ulaştım. Güllerin sardığı demirliğe elini koymuş dudaklarının arasına ateşlediği sigarasını götüren Aybars’ı görmüştüm. Gözleri uzaklara bakıyorken bir adım attım. O adımla yüreğim titredi. Vücudum terlemeye aksi halde buz tutmaya başladı. Umursamamaya çalışarak avucuma elbisenin kumaşını tutup sıktım. Unutma dikenin güzelliği yalnız gül sayesinde. Aylar önceki gibi bir olay yaşayacağım korkusu nüksetti. Gözlerim dolarken derin bir nefes alıp kendimi cesaretlendirmeye ve her türlü sonuca karşı ayarladım. Hazır hissettiğim gibi kamelyanın kapısını açtım. Zaten Aralık olan kapının küçük gıcırtısıyla içeri girdim. Şarkı bitti. Yeni bir şarkı başladı. Gel gönlümü yerden yere vurma güzel, ne olursun... Sarmaşık güllerin arasına karışmış peri ışıklandırmalarının içinden geçtim. Gözlerim Aybars’ın üzerinden ayrılmaksızın gitmezken başını sabit baktığı yerden hiç çekmedi. Zaten topuklu ayakkabı sesiyle de benim olduğumu anlamış oldu. O sigarasını dudaklarının arasına yollayıp bir nefes çekerken ben derin bir nefes bıraktım. Gel gönlümü yerden yere vurma güzel, ne olursun... Yine bir ayrılık vakti gelip çatmıştı. “Evin, kurduğun hayallerinden bile daha güzel olmuş.” Dumanı üflediği sigarayı tekrar dudaklarının arasına götürecekken söylediklerimle parmakları duraksadı. Yüzünde yan görüntüsünden belli olan bir gülümseme belirdi. Onun tebessümüyle dudaklarım yukarı kıvrıldı. Öteki yanağına göre küçük olan gamzesinden gözlerimi çekemedim. “Normal bir ev işte. Dışında bahçesi, içinde odaları olan bir ev. ” Dedi öyle sıradan bir evden bahseder gibi söylenip sigarasından bir nefes çekti. Eskiden olduğu gibi hâlâ kaçak göçek içerdi sigarasını. Gören ayıp karşılar diye de değildi böyle yapması. Kimse rahatsız olmasın. Büyüklere saygısızlık küçüklere kötü örnek olmasın diyeydi. Zaten çok sigara tüketmiyordu. Ayda yılda toplasan on tane anca içtiğine şahit olur ve görürdüm. Bakışlarımı üzerinden çektim ve baktığı yere baktım. Sarmaşıkların arasından şehrin uzaktan gözüken ışıklarına bakıyordu. Görüntünün muazzamlığıyla ben de gözümü çekemedim. Bulunduğumuz yer uzaktan gelen korna sesleri ve şehrin gürültülü seslerini uzaklaştırıyordu. Serin esintisi gelen sonbaharın habercisiydi. “Niye evini sadece dört duvar arası küçük penceresi olan bir yer olarak görüyorsun? Baksana şuraya. Kim istemez böyle bir evim olsun, içinde sabahlayayım. Bahçesinde günümü değerlendireyim?” Gözlerimi parlayan şehrin ışıklarından çektiğim gibi Aybars’ın kararan havayla koyulaşmış gözleriyle buluşturdum. Bana baktığını hiç hissetmediğimden kalbim tekrar hızlanmaya başladı. Homurtulu sesiyle huysuzca konuştu. “Ben istemem.” Gözlerimi devirdim. “Yıllar önce kurduğun evi inşâ ettirmişsin ve şimdi istemem mi diyorsun? Gerçekten delisin sen.” İki kaşının arası benim son cümlemle kırıştı. Elimi önünde salladım. “Hiç bakma öyle! Senin hayallerini dinleyerek büyüdüm ben. Ayrıca şarkı listesini sen mi ayarladın?” Dudaklarına götürmek için kaldırdığı elini indirip demir kolun üstüne koyduğu küllüğe sigarayı bastırarak söndürdü. Başını sola döndürüp boş alana nefesini üfleyerek bana döndü. Kaşları şimdi düzelmişti. “ Dinledin ama bir şeyi atladın Almıla. Aynı benim gibi... Bir evin bacası varsa o evdir. Ya da içinde lezzetli yemekler pişiyorsa ona ev denir. Ben bu hayalleri kurdum kurarken mutluydum çünkü yalnız değildim. Sen vardın. Beni o evi hayal ettirende sıcacık yuvaya çevirmek isteyende senin beni hiç bıkmadan sessizce dinlemendi. Düşünüyorum... Herkes. Ailem bile. Bana inanmazken sen sanki gerçekleştirebilecekmişim gibi dinlerdin beni. Ben bu evi yaptırırken bunu unuttum. Aklımdaydın fakat yanımda yoktun. Hayallerim gerçekleşti, evet.” De inkar etmeyerek “Ama mutlu değilim.” Sanki şu an karşımda yirmi beş yaşında bir adam değil de on beş yaşında, bana hayallerini anlatan o genç çocuk vardı. “Ayrıca, evet. Şarkı listesini ben ayarladım.Beğendin mi?" ” Bir yanı hep buruk kalmıştı. Yalnızım diye bağıran sesi kulağımda yankılanırken dolan gözlerimi bana dönen gözlerinden alamadım. Kafamı salladım beğendim der gibi. “Bana söyleyebilirdin?” Dedim ılımlı bir şekilde yaklaşımda bulunarak. Omuzları düşer gibi oldu. Kuruyan dudaklarımı ıslatma ihtiyacıyla yaladım. “Aybars, ben... Ben yanında olurdum.” Dediğimde o farklı bir yere çekti. “Şimdi olsan. Olmaz mısın?” Gözleri bir yol arar gibi gözlerime baktı. Kafamı sağa sola salladım. Gül dururken dikenleri derme güzel, ne olursun... “Oldurmazsın sen. Yazık edersin bana.” Bir iki adım atıp hemen dibime girdi. Eli çenemi bulup başımı kaldırınca gözlerine baktım. Kendimi öyle çok kasmıştım ki dişlerim ağrımaya başlamıştı. Yemin eder gibi konuştu. “Asla! Asla kıyamam ki sana.” Baş parmağıyla yanağımı sevdi. “Oldurmaya çalışırız. Hayallerimizdekinden bile daha güzel hayat yaşarız.” Alnını alnıma yumuşak bir biçimde değdirdi. Gözlerim anın büyüsüyle kapandı. “Olmaz mı?” Nefesi dudaklarıma çarparak tenimde eridi. Gül dururken dikenleri derme güzel, ne olursun... Gözlerimi zorlukla açtım. Daha dün itip kakıyordu. Gidiyor diye miydi bunca lafı, sözü. Burnundan aldığı yavaş nefesi yüzüme vuruyorken konuşmak öyle zordu ki geri çekilmemi istiyordu. “Neden?” dedim fısıltılı sesimle konuşarak. “Daha önceden yapmadın da şimdi yapıyorsun bu kon-nuşmayı.” Alnını çekerek derin bir nefes aldı. Gel gönlümü yerden yere vurma güzel ne olursun... “Denedim. İnan şimdi bile senden uzak durmak istiyorum.” Vücudum anlık bir titreşime girip Aybars’ın ellerinden kurtulmak için bir hamle yapınca hemen bir eliyle ince belimi kavradı. “Yemin ederim...” Dedi söylediklerinin üstünü kapatmaya çalışarak. ”Bir nebze olsun seni görmeden yatamadım. Uzaklaşmak ne demek lan,” dedi birden hırlayarak. Kendine olan kızgınlığını da ortaya atıyordu. “Ne uzaklaşması amına koyayım. Gül yüzünü görmeden, gül kokulu saçlarının kokusunu içime çekemeden geçen günlerim zehir gibiyken senden ayrı durmak ne! Bunu isteyen aklımı sikeyim.” Elimi kaldırıp dudaklarını kapatmak için üstüne koydum. “Sus, bağırma.” Dudakları elimin altında hareketlenince çekeceğim zaman öpüşüyle sarsıldım. Aybars benim şaşkın yüzüme bakıp güldü. “Susturma Almıla. Şimdi susturma. Bırak bağırıp çağırayım. İçimdekileri haykırayım sana.” Dedikleriyle elimi ağzından çekip yere indirdim. “Konuş.” Dedim itiraz etmeyerek. Dinlemek istiyordum. Sonu kötü de bitse içindekileri bana döksün, haykırsın. Bir daha da karşıma çıkmasın istedim. “Sen de susma.” Elini tekrar çeneme koyup kaldırdı yüzüne doğru. “Sen de en çok ama en az benim gibi konuş.” Git diyemem, kal diyemem, sen goncasın, gül diyemem... Başımı olumsuzca salladım. Benim Aybars’a söylemediğim bir şey kalmamıştı ki. İstediğim kadar bağırıp çağırsam da yerine gelmeyecek şeyler için nefesimi bile tüketmek istemiyordum. Demiştim ya. Ben artık kendimi yormak istemiyordum. Yeterince darbe almışken daha fazlasını kaldırmaya mecalim yoktu. “Almıla,” dedi karanlık gecenin lacivert gökyüzünün altından koyulaşmış gözleriyle bana bakarak. “Ben burayı yaptırırken bi’ kız çocuğuna söz vermiştim... O kız çocuğunu ben çok kırdım. Parçaladım. Bazen hırpaladım. Her yerini yara bere ettim. Beni büyüttüğü kalbinde bir sürü delik açtım.” Kendini özetleyebilmesi bile büyük bir gelişmeydi bence. “Böyle bahsedince kendime küfredesim geliyor... Demek istediğim sümüklü kız çocuğu, şu an karşımda büyümüş, yetişkin bir kadın olmuş.” “Almıla!” diye bağıran Eylül’ün sesiyle sesin geldiği tarafa döndüm. “Doğum günü kızı, kül kedisine dönmene elli dokuz saniye kaldı.” Sırtım Aybars’ın sert ve sıcak göğsüne yaslandı. Telaşla geri çekilme isteğim elini bel oyuntuma koymasıyla duraksadım. Sıcak nefesi eğildiğini belli edercesine kulağıma değdiğinde vücudum buz kesti. Git diyemem, kal diyemem, sen goncasın, gül diyemem... “Kal böyle bebeğim.” Diyen yumuşak fısıltısını duyunca kafamı da yaslama ihtiyacı güderek boynu ve omzu arasına yasladım. Parmakları belime daha çok gömüldü bu sebeple. “Kül kedisi olmadan gitsem iyi olacak.” Kısık kıkırtısıyla göğsü sırtıma çarparak inip kalktı. “Ben seni o halinle de beğenirim.” Kafamı istemsizce boyun girintisinde oynattım. Kalbim kanat gibi çırpınırken, “ Nasıl?” dedim mayışmış bir sesle mırıldanarak. Gülerek nefesini kafasını yüzüme doğru çevirdiğinden yanağıma vurdu. Çok severim, söyleyemem, sorma güzel ne olursun... “Bugün bir başka güzel olmuşsun.” Eli belimde duruyorken gözleriyle ağır çekimde süzdü. Gözlerim kapandığı gibi açıldı. Kafamı biraz geriye atıp kaşlarımı çatıp gözlerine baktım. “Elbise ve ayakkabılara gerek yoktu ama teşekkür ederim.” Suratındaki şaşkınlığa minikçe güldüm. “Rica ederim. Lafı bile olmaz ama onu da mı a-“ edeceği küfrün devam etmesine izin vermeden araya girdim. “Ya ben anlayamayacak kadar aptal biri gibi mi duruyorum senin gözünde?” Geri çekilerek ona doğru döndüğümde sinirli bir es verdi. “Öyle mi dedim ben Almıla.” Uzak mesafemizi kendine yedirememiş olsa gerek bileğimden tutup kendine çekti. Eli yine bel oyuntumu buldu. “Şaşırdım.” Dedi elini belimden çekip beni değil ama Aybars’ı rahatsız eden alnıma düşmüş saç tutamı mı kulağımın arkasına sıkıştırarak. “Anlayacağını beklemiyordum.” Kaşlarımı tam çatacağım zaman işaret parmağıyla iki kaşımın arasına bastırıp düzeltti. “Çatma hemen kaşlarını. Kim olsa böyle tepki verir. Hem herkesin ağzı öyle geniş ki ne söylediysek en duymasın dediğim kişiye başta söylemişler.” Dediğine dayanamayarak yüksek sesli bir kahkaha attım. Başım geriye doğru düşerken Aybars işini saplama almak istermiş gibi diğer elini de bel oyuntuma koyup iki elini parmaklarından geçirerek kollarını uzattı. Sırtım belimdeki ellerinden dolayı omurgamı düzleştirirken gülmemi yavaşça durdurdum. Çok severim, söyleyemem, sorma güzel ne olursun... Başımı eğdiğim yerden çektiğim gibi gözlerim Aybars’ın koyu kahve gözleriyle buluştu. “Benden bir şeyleri gizlemeyi artık bırakırsın diye düşünüyorum.” Kafasını aşağı yukarı oynattı. Işıktan dolayı kısılan göz kapağı dediğimle açıldı. “Ne demek istiyorsun?” Derince bir yutkunma geçirdim. Bir an da ciddi bir imaja bürünmek kolay değildi. Hele ki bu kişi sizin nevrinizi dünya gibi güneşin etrafında döndürüyorsa... “Bilmem sen söyleyeceksin onu...” Yaptığım imâ ile kaşları derinden çatıldı. Bir anda eski soğuk haline bürünen Aybars geri gelmişti. Kolları bedenimden ayrıldı. Bir iki adımla mesafemizi arttırdığında boğazım düğümlendi. Sevgin nefes, sevgin candır, sevgin bana heyecandır... Sayısı asla belli olmayan. Gidişi de gelişi de iki kelimeye sığdırmış, bir cümleye bakıyordu: Vatan sağ olsun! Kalbim elektrik akımına kapılmışçasına atarken bu doğayla iç içe olan kış bahçesinin içinde boğuluyormuş hissine kapıldım. Hazırlıksız yakalandığım bu veda öyle sessizdi ki sadece birbirimize bakıyorduk. Ne o konuşuyordu, ne de ben. Sadece gidişini duymuştum. Kendisinden değil, bir görevliden. Belki iki belki de üç aydır tanıdığı birinden... Öyle habersiz öyle sessiz... Kalbimi sıkıştırmış, rahatsız hissetmeme sebep olmuştu. Parmaklarım yumuşak saten elbisenin kumaşına kapanarak sıkıştırdıkça kırıştı. Yüzümdeki kalıcı makyajın içinde nasıl gözüktüğümü bilmiyordum fakat gözümün önüne geliyordu beş karış olan suratımın çöktüğü hali. En güzel günüm en kötü günüm olmuştu. Ben doğduğum günü kutlarken sevdiğim adamın gidişini eğlenerek izlemiştim. Ve ben bunu gözünün içine baka baka yapmıştım. Gözleri, saatlerdir bana bir şeyleri anlatırken ben kapılmıştım bana sunduğu eğlenceye. Hepsini özenle seçmişti. Dinlediğimiz şarkıları bile listelemişti. Sadece benim için. Sadece... Sert ve mimiksiz çehresini dikleştirip göğsünü gerdi. Hareketlerinin tutarsızlığı beni de telaşa sürüklerken içimden kendimi telkin edeceğim birkaç kelime geçirdim ne kadar etki ederse... Bahçenin ağaçlarla sık olan yerine küçük kalın tahtalarla ve çiçeklerle kaplı kış bahçesinin az önce ki neşeli hâli ağaçların arasına karışmıştı. İçerinin gürültüsüne tezat sessizliğin ihtiyacıyla hemen oradan ayrılıp kasvetli soğuğun içeri girmesini sağlayan, çıplak kollarımdan açık baldırlarıma vuran rüzgarı ilk defa tenimde buz kesmesini hissetmiştim. Aybars’ın durgun yüzünü incelerken altında bugüne özel giyindiği siyah kumaş pantolon üzerine ince karın kaslarını hafif belli eden siyah iki düğmesini açık bıraktığı gömlekle karşımda duruyordu. Dalgalı saçları özenle taranmış tel tel haline gelip alnına düşmüştü. Gözlerimin dolduğunu hissedince başımı çevirip burnumu çektim. Bu bile aramızda tebessüm oluşturmamıştı. İçimdeki hasret daha çiçek açmamışken ayrılığın sessiz elvedası, ciğerimi yakıyordu. İkimizde galiba ilk defa ne diyeceğimizi kestiremiyorduk. Ne söylesek, dudaklarımızın arasından çıkıp bizi ateşe sarıp kül edecekmiş gibiydi. Birbirimizi izleyen gözlerimiz saniyesinde iç içe girerken çekmedim, hasret kalacağım gözlerinden kendimi. Bana söylemediği için dilime kadar gelen kelimeler ayrılığın acısıyla geriye kaçıyordu. Ayrılık... İnsanlar neden ayrılık vakti gelince sessizleşiyordu? Ağlamamak için kendilerini kastıkları için mi yoksa öylece bakışmak, ruhlarını hafifletmek için mi böyle bakardı birbirine? Dudaklarımın iç kısmına işkence etmeyi bırakıp dişlerimin eziyetinden kurtardım. Dudaklarımda kırık bir kıvrılmayı hareketlendirdim. Elimi elbisemin eteğinden çektim. İkimiz tek kalınca sıcak basıyordu. Ellerim, bacaklarım, cansız saçlarım bile sanki hareketleniyordu. Cebinde olan ellerinden sebep kollarını içe doğru büküp göğsünü sıkıştırdı ve aynı şekilde genişletti. “Var. Senden sakladığım iki şey var.” Kalbim sanki aşkını ilan edermişcesine ağzımda atmaya başladı. Soğuk ses tonu düzeldi, bakışları yumuşadı. Kafamı aşağı yukarı hızla salladım , söyle der gibi. “Ne, söylesene?” Ağzını açtığı gibi Eylül’ün sesiyle kapattı. “Kül kedisi! Araban bal kabağına çoktan dönüştü. Neredesin? Prens’ini bulup kaçtın mı? Valla öyle bir şey yaptığını Fatih duyarsa vay halimize... Niye kendini de kattın diye soracak olursan, kendisi benden hiç haz etmediğinden ben soktum sanacak.” İlkin yüksek çıkan sesi abimin adının geçmesiyle alçalmıştı. Aybars duyduklarıyla kısık, erkeksi sesiyle güldü. "Eylül işte... Abimle illa kavga edecek.” Gözlerini üstümden ayırmadan, "Doğru.” Dedi söylediklerime ekleme yaparak. Konuşmanızda bir gariplik seziyorum Almıla... İç sesime bile cevap verecek gücüm yoktu. Omurgam vardı ama aşkın karşısında dik durmayı hiç kimse öğretmemişti. Gözlerim söylediğine inanamamış gibi açıldı. Sağ elimi uzatıp parmağımı doğruca hedefi olarak buldu. "Sen," diyerek parmağımı göğsüme çevirip bastırdım. "Biraz önce benim görüşümü doğru buldun..."Dedim hâlâ inanmamıştım. Başını eğerek güldü. “Eeee, oluyor arada öyle hatalarımız.” “Hata mı?” “Hatasız kul olmaz gül güzeli.” Öyle, dercesine kaşımı kaldırdım. Aramızda açtığı mesafeye bakarken Aybars’ın gözleri yavaşça yüzümde, saçlarımda, giyindiğim elbisemde gezindi. Kalbim ince bir fidandır. Kırma güzel, ne olursun... "Çok, çok güzel olmuşsun... Ama ben bakmaya kıyamıyorum anasını satayım. " Gözleri davetkâr bir biçimde bana bakarken yaklaşıp nasırlı, baruta bulanmış eli yanağımda ince bir çizgi oluşturup açık saçlarımın uçlarını, parmağına dolayarak çevirdi. “Nasıl oldu da huyuma, suyuma gider oldun.” Yutkunmamaya özen göstererek, “Hıı?" Dedim içime kaçan sesimle. Saçımla oynamayı bırakıp elini hafif eğdiğim kafamdan dolayı çeneme koyup kaldırdı. "Benim küçük kızım, büyümüş. Sevda ateşine düşmüş." Ellerim, iki yanımda sımsıkı tırnaklarımı avucuma batırırken devam ediyordu hareketine kaldığı yerden. Gözlerime kadar gelen yaşları tutmakta öyle zorlanıyordum ki Aybars’tan asla beklemediğim hâl ve hareketleri sözleriyle daha da zorlaştırıyordu. "Aybars..." Eli hafif bir baskıyla çenemi yanlış bir şey demişim gibi sıktı. "Cihad. Almıla... Eskisi gibi. Haftalar önce söylediğin gibi." Gözlerim sık sık inip düşen göğsüne takılırken kalbim tekledi. "A-aybars," Çenemde duran eli oradan ayrılıp sessizlikle yarışır bir yavaşlıkla ince belime inerek tek koluna sarıp kendine çekti. Biraz önce ki tutuşu gibi değildi. "Aybars, ne yapıyorsun!" Sabah olduğu tıraş losyonunun kokusunu en yakından soludum. Yüzünü yana çevirip pürüzsüz yanağını hafif bir sertlikle yanağıma değdirip kulağıma doğru üfleyerek nefesini bahşetti. Sevgin nefes, sevgin candır, sevgin bana heyecandır... "Cihad. Almıla’nın Cihad'ı." Her kelimesini vurgulayarak söylerken son kez değen nefesiyle geri çekildi. Ne zaman kapattığımı bilemediğim gözlerimi kırpıştırarak açtım. Cihad. Almıla'nın bitmek tükenmek bilmeyen, yarım kalan. Tek taraflı aşkı. Yumruk yaptığım ellerimi açarak sızısını aldım. Gözlerimi kısıp elimi göğsüne koyup sertçe vurarak ittirdim. "Neydi bu? Giderayak Almıla'nın kafası karışmasın, bana zaten körkütük aşık. Deli danalar gibi seviyor! Ama ben gidince başkasına kapılır... Aman kapılmasın... Tüm bunlar onun için mi?" Dediklerim onda fırtına etkisi yaratmış gibiydi. Yüzü gerilmiş, çene hattı dişlerini birbirine bastırmasıyla belirgin iki oyuk yapmıştı. Kalbim ince bir fidandır. Kırma güzel, ne olursun... Belimin üzerindeki kolu olduğu yerden kayboldu. Minik birer kıkırdama döküldü dudaklarımdan. Bu kadardı işte. Gel deyince gelen. Git deyince giden. Ne kaldı daha. Neyim kalmıştı? "Kim söyledi?" Kendini düzelttiği gibi sormuştu sorusunu. Elimle başımı oluşturup gözlerimi diktim üstüne. "Söylemediğin iki gizli konudan kaldı bir. Bakalım onu kimden öğreneceğim? Onu da benden başka birine söyledin mi? Bak kesin söylemişsindir o konuyu da öyle öğrenirim belki, ha? Sana gerek kalmaz.” Bedenini önüme seren Aybars'tan gitmek için bir hamle yaptığımda elimi tutup önüne çekti. "Kimden duydun?" Baskın sesi beni çıldırtırken karşısında diklendim. "Ne önemi var ki? Ne yaptığın apaçık ortada.” Ama yok... Bu yetkiyi de sana ben verdim. Merak ediyorum... Ailende ailen, diye zırvalıyordun bir ara. Ne oldu o konuya? Ne oldu ki bu iğrençliği yaşattın bana!" Elini bileğimden çekerek belimi tutup sakinleştirmeye çalıştı. "Doğum günümdü bugün benim. Niye iki ayrı hüzün yerleştirdin kalbime. Sen böyle değildin. Sen benim tanıdığım o ince düşünceli adam değilsin." Dedim isminde atıfta bulunarak. Git diyemem, kal diyemem, sen goncasın, gül diyemem... Beni sakinleştirdiği gibi belimden tutup masaya oturttu. Elleri kafamın iki tarafında yerleşip avuçları içine aldı. "Biliyorum, biliyorum güzelim. Özür dilerim. Öyle düşünmeni sağladığım için de özür dilerim. Asla öyle bir şey düşünmedim. Kendi hislerimle hareket ettim. Bildiğini bilsem yine yapardım." Kafamı sağa sola sallayıp bırakmasını isterken daha çok asıldı kafama. Eliyle yüzüne doğru kaldırdıktan sonra gözleriyle göz göze geldim. "Söylemek istemedim." Kafamı sen inanır mıydın buna dercesine oynattım. Kime neyi anlatıyordu ki. "Niye söylemeyeceğin kadar mı uzağız, söylemeyeceğin kadar mı körsün, komşu kızı olarak da mı sevmiyorsun?" Gözleriyle bana acı dolu bir ifadeyle baktı. "Hayır! Öyle değil." Dedi alnını alnıma yaslayıp arada bir nefeslik boşluk bırakarak. Büyük elleri saçlarıma dolanıp beni telaşla kendine çekiyordu. "Üzülüyorum dedin bana. Ağlıyorum dedin. Üzmek istemedim." Git diyemem, kal diyemem, sen goncasın, gül diyemem... Ellerimi kafamı tutan parmaklarının üstüne koyarak çekiştirdim. "Ya sen dediğim cümleden bunu mu çıkardın? Sen beni anlamıyorsun Aybars! Ben senin gitmene değil. Beni, aileni çöp gibi kenara atmana üzülüyorum. " Elimin tersiyle gözyaşımı silmek isteyince baş parmağıyla düşmesini engelledi. Sevgin nefes, sevgin candır, sevgin bana heyecandır... "Ağlama... Ben senin yerine ağlarım. Gözün olurum. Duymazsın kulağın olurum. Dokunmazsın," dedi lafını bölüp elini iki yanımda sallanan elimden birini tutup parmaklarımın içinden geçirerek. "Ben dokunur elin olurum. "Sen sadece sev. Bıkmadan, usanmadan. Öylece sev. Düşmesin gözünden incilerin. Sevmiyorum ağlamanı." Karşımda gördüklerimle duyduklarım birer yanılsamadan ibaret olmalıydı. Kesinlikle şu an uykumdan uyanmam gerçekliğe kavuşmam gerekiyordu. Kafamı olumsuzca salladım. “Ben artık sevmek istemiyorum!” Ben artık sevilmek istiyordum. Yıllardır kölesi olduğum bu aşkın ıstırabından geri çekiliyordum. Gül dururken dikenleri derme güzel, ne olursun... Baskılı ses tonumla yüzümde ki elleri dondu kaldı. İyice kısılan sesiyle kafasını hafifçe alnıma bastırdı. “Ne?” dedi ilk defa güçsüz çıkan tonlamasıyla mırıldanarak. Aldığım kesik kesik nefesleri dudaklarımın arasından verdim. “Ben...” diye güçlü sesimle vurgulamaya çalıştım. Kalbime batan onlarca bıçak darbesi kanın oluk oluk akıp öldürmeye başlamıştı. “Ben, seni sevmek istemiyorum.” Gül dururken dikenleri derme güzel ne olursun... “Hayır, hayır! Bunu yapamazsın Almıla. Bunu yapamazsın.” Alnını sertçe alnıma değdirirken gözlerinde gördüğüm kaybetme duygusuyla ilk defa karşılaşmıştım. Bir iki sene önce olsa asla bırakamam, bırakırsam biterim diye ağladığım günlerin acısı katlanarak artmıştı. O zaman içimden bile dillendiremediğim ve asla diye nitelendirdiğim cümleyi Aybars’ın gözlerinin içine baka baka dillendirmiştim. Ellerinin arasındaki kafamı oynattım. “Niye? Senin de istediğin tam olarak buydu.” Dedim kaşlarımı kaldırıp sinir bozucu bir tavırla takınarak. “Neden bi’ anda hayır, yapamazsın demeye başladın anlamıyorum ben?” Avuçları içerisine aldığı yüzümü kendine doğru çekti. Tek bir mimiği dahi oynamadı bunları yaparken. Zorlukla ademelmasını oynattı. Dudaklarını araladığı gibi nefesi yüzümü nemlendirdi. “Seviyorum... Çok seviyorum.” Eskiler her mutlu haberin yanında kocaman bir şer'in habercisi olduğunu söylerlerdi. Nitekim geçmişime bakarken bunu daha net bir şekilde görebiliyordum. İlk kez tatil hayalleri kurarken babamın ikinci günü, görev çıkmış gidiyorum demesi gibi... Ya da en basitinden sevgiyle kurulan cümlelerin bozguna uğratan cevapları gibi... Çok severim, söyleyemem, sorma güzel, ne olursun... Gözlerim Aybars’ın dediğiyle kocaman açıldı. Kavrayamadığım onca sonuç vardı ancak bunu anlamak oldukça zordu. “Nee?” Diyebildim sadece. “O gün sen de asla unutamayacağın hatta bizden umudunu kesecek bir iz bıraktım." Sesi tükürürcesine, iyi bir bok yemişim der gibi çıkmıştı. O gün dediği aylar önce misafirlerin geldiği gece, beni tutup dışarı çıkardığını kastediyordu. “Bir kez söyleyeceğim ve sen beni son kez dinleyeceksin. O yüzden kesme sözümü.” Başımı tamam anlamında salladın. İçine soluk çekti. “Söylediğimle yaptıklarımın arasında uçurumdan hallice bir yol olduğunu bilmek... Özür dilerim. Bu kaçıncı özrüm bilmiyorum...” Gözlerim kendiliğinden bir tepki ortaya atmak ister gibi irice açılıp büyüdü. Benim yüzüme aldırış etmeden kafasını olumsuzca sağa sola salladı. “Fakat bu da fayda etmiyor. O gün kırdığım kalbini susturmaya yetmiyor!” Sesinde ki pişmanlık gözleriyle bile okunurken bunu dile getirip aktarması kuyuda mahsur kalmış bir insanın oradan hiç kimsenin gelmemesine rağmen bağırıp çağırması gibiydi. İçinde ki umudu o kadar azdı ki kendini bile affedemiyordu. “O gün senin sevgine basit bir şeymiş gibi kesip atmama haksızlık. O gün senin heyecanına, gülümsemene, bahsettiğin gözyaşlarına, anneme... Gözlerindeki heyecan ve korkuyla. Benim cesaret edemediğim kelimeyi gül dudaklarının arasından çıkardın sen Almıla... Biz, kelimesini gönlümden zorlukla çıkartmaya çalışırken yine soktun sen.” Körük gibi içine çektiği nefesle göğsü yükselip alçaldı. “Senin haklı oluşunu kabullenmemek öyle zordu ki Almıla...” Dedi yara bere içindeki elinin baş parmağını yanağımda uzunca gezdirdi. Onun, böyle bir anda tepki göstermesi beni ne yapacağımı bilmediğim bir çıkmaza sokarken ılık nefesini yüzüme vurdu. Şarkı başa döndü. Gel gönlümü yerden yere vurma güzel, ne olursun... “Her Allah’ın günü yüzüne bakarken seni bile isteye reddetmek çok zormuş. Yalnızım deyip bunun öfkesini senden çıkarmam... Meğer hiçbir zaman yalnız olmamışım ben.” Ritmi hızlanan kalbimi elimi yumruk yapıp dur, yeter diyerek dövmek istiyordum. “ Yalnız oluşum kimsesizlik değilmiş.” Ağzımı kapattığım gibi araladım ama elini uzatıp durdurdu beni. Geri sildim kabuğuma. “Sensizlikmiş... Sen yokmuşsun.” Çekildiğim kabuğuma çekildikçe çekildim. Gidiyor diye mi bu konuşmayı yapıyordu. "Bu iki haftada bunu anladım." Abimin bitmek bilmeyen istekleri yüzünden bir araya gelme fırsatımız olmamıştı. Ben o iki haftada göremediğimden üzülürken o da mı üzülmüştü bilmeden? "Abin, bir şeylerin farkında," Dedi sesinde alaylı bir tonlama kullandı. Ben de biliyordum. "Şerefsiz iki hafta sırf yataktan çıkamıyor. Onu kullanmayayım diye seni kullandı." İnkâr etmek için ağzımı açtığımda baş parmağıyla dudağımın üstünden geçip susturdu. "Hiç yok mok deme! Sen de en az benim kadar bu durumun farkındasın. Adam ikimizin köşe kapmaca oynamasını keyifle izledi tüm hafta lan." Dedi içi yana yana. "Tutup dövse daha iyi." "Dayak yemeye bu kadar meraklısın yani..." diye mırıldandım. Gözlerine bakarken öyle huzur doluydum ki bir an her şeyi ama her şeyi unuttum. İşaret ve baş parmağı, parmağına doladığı saçımı alıp kulağımın arkasına sıkıştırdı. Derin bir nefes aldı. Göğsü yükseldi. "Seni bana getirecekse eğer... Ölümün sillesini yemeye bile razıyım." İki dudağının arasından çıkan kelimeler beni şaş şaşkınlığa uğratıyordu. Gül dururken dikenleri derme güzel ne olursun... İlk defa onu böyle görüyordum. Tüm korkularını ardında bırakmış tüm saf gerçekliğiyle bana kendini bir şekilde açıyordu ama içimde anlamlandıramadığım bir korku tüm bedenimi ele geçirdi. Ayak parmak uçlarımdaki sinir uçlarım dâhi hissetti bu korkuyu bedenim titredi. "Ölüm, eğer seni bana getirmeden girecekse aramıza... Beklerim. Ölümü isterim. Belki erken kavuşmak için ama mahşere kalırsa sonumuz, mahşerde kavuşuruz." Sözümü kesmeden gözlerimin içine baka baka beni dinledikten sonra eliyle yanağımı okşayıp sevdi. Bölüm sonu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD